Üç nesil kadının gözünden: Vatan Millet Samatya
'Vatan, Millet, Samatya Türkiye’de kapitalizmin aşamalarını, sınıfsal gerçekliğin bütün yüküyle İstanbul’da bir yaşam kurmaya çalışan bir ailenin kız çocuklarının gözünden bizimle buluşturuyor.'

Melek, Samatya’da Davutpaşa İlkokulu 1. sınıflarının başarılı fakat en sönük talebesi olarak 2. sınıfa geçiyor ve anlatmaya başlıyor: “Sokaklar benim: İncir ağaçları, Samatya bostanları, bütün sahili titreterek gelip geçen trenler, deniz kenarı, midyeler, köprü altları, köprü üstleri benim. ‘Cüneyt Arkın geldi!’ diyorlar, koşuyoruz istasyona artist görmeye. Pazar günleri Sigorta Hastanesinin önünden ayrılmıyorum. Çünkü orada uçan baloncular oluyor...”

Melek Samatya’yı anlatıyor anlatmasına ama çocuk gözüyle görüp şaşırdıkları, Samatya’nın geçireceği değişimi düşününce solda sıfır kalıyor. İstimlak, kentsel dönüşüm, mutenalaştırma, gentrifikasyon... Adına denmeyen kalmıyor. Annesi ve Melek ile Samatya’da tanık olmaya başladığımız metropolün bu yolculuğu, en çok da sürekli sürülenler ve kovulanlar için başkalaşıyor. Bir ailenin üç kuşağına tanıklık ederek bir Türkiye panoraması izliyoruz sevgili Şahiner sayesinde: Melek’in annesi, Melek ve çocuk dilini kendime yakın bulduğum için kendimce şefkatle sarmaladığım Melek’in kızı İnci. İstanbul’un, Türkiye’nin geçirdiği politik ve ekonomik dönüşümlerde kendilerince iktidar arayışları; bir yanıyla da sistemi gözlemleme, anlatma ve karşılama tarzları... Özellikle bu çekirdek ailelerin babaları açısından Seray Şahiner’in mevcut dönemlerin siyasal iktidarlarıyla bir paralellik kurduğunu biliyoruz. Melek’in dedesi, tek parti iktidarının seçim özgürlüğü sunmayan, dediğim dedik yanıyla; Melek’in babası 70’lerin sessiz failliğiyle; İnci’nin babası ise 90’ların şımarık şiddetiyle örtüşüyor. Peki ya kadınlar? İşte “Vatan, Millet, Samatya” boyunca kendilerine çizilen sınırlar içinde özerk bir yaşam kuran, kendi tarzlarını tüm politikliğiyle ortaya koyan, günahıyla sevabıyla özne olma özlemi içinde yanarken kızlarını da bir biçimde şekillendiren kadınların hikayelerini okuyoruz.

Faili arayan sorularımız sisteme yöneliyor
Melek’in ailesi Anadolu’dan İstanbul’a göçmüş; kentlileşen köylünün deneyimiyle tanışırken kentin kodlarına da kendince cevaplar üretmiş ailelerden biri. Melek’in annesi, pek çok şiddet aracına cevabını evin içinde kendi iktidarını oluşturarak vermiş bir kadın. Melek’in gözünden annesine baktığımız zaman, kendi sessizliğinin ve birçok başka kötülüğün faili olarak gördüğü biri karşımıza çıkıyor. Babası ise sessizliğiyle askeri vesayet döneminin hiçbir emri kendi vermeyen ama susarak her şeyi onaylayan, eli kirlenmeyen suç ortağının mükemmel bir temsili. Annesinin ev içinde kurduğu, sınıfsal inkara dayalı düzen Melek’i yok olmaya daha çok iten bir unsur olarak karşımıza çıksa da kuşakların birbirine aktardığı travmanın kitapta kurgulanışı açısından başka bir hikaye anlatıyor bize. Mağduriyetten çok sınıfsal gerçekliğin temelleri üzerinde yükselen, faili arayan sorularımızı sisteme yönelten bir hikaye bu.
Melek’i bir kız çocuğu olarak ilk dinlediğimiz yer; 60’larda denizle olan bin yıllık bağının kopmasıyla, 6-7 Eylül Olayları’yla da mülksüzleşen Anadolu köylüsünün barınabileceği bir iç mahalle haline getirilen, Türkiye kapitalizminin yolculuğunu gözler önüne sermiş olan Samatya. Son dinlediğimiz yerse, verili adıyla Turgut Özal Millet Caddesi; bildiğimiz adıyla sadece Millet Caddesi. Bulvarlaşmanın ilk yıllarında Samatya’da istimlak sonucu evinden ayrılan Melek ve ailesi, dedelerinin Millet Caddesi’ndeki evine yerleşiyorlar. Dedesinin koluna bıçağı saplayıveriyor Melek; onun hayatının da kitabın da bu bölümü sona eriyor.

Farkındalık kıvılcımları
Vatan Caddesi yılları ise Melek’in kızı İnci’nin anlatımıyla başlıyor. Vatan Caddesi, verili adıyla Adnan Menderes Bulvarı. Metro henüz yapım aşamasında. Melek’in çocukluğunun suskunluğundan eser yok İnci’de; annesi de babası da “Kızın içinde kalmasın” diyorlar. Babası serbest meslek erbabı; duygusal kararlarla işleri batırdığı gibi ilişkileri de batırmakta usta. Türkiye’nin iliklerine neoliberalizmin işlediği 90’lar ruhunu yansıtıyor; evdeki tüm eşyaların dilini öğrenmeye zorluyor herkesi. Kırılmış koltuklarla, masalarla yaşamayı yabancılamayan; unutkan annesinin bütün bunların kullanılabilir hale gelmesinden sorumlu olduğunun farkında olan sakar bir çocuk İnci. Şahiner, çocuk anlatıcıların alametifarikasından bahsederken de anlatıyor; aslında bir şeylerin “normal” olmadığını gözlem gücü ve türlü kıyaslarla fark eden bilinç kıvılcımlarının altını çiziyor. Melek’in arkadaşlarının evlerine girdiğinde duvarlarda yana yakıla belki Hz. Ali’yi ve On İki İmam’ı, belki Zülfikar’ı araması; annesinin Alevi olduklarını saklamasını istemesini anlamaması; İnci’nin annesinin kürtaj yolculuklarına eşlik ederken aklından geçenler ve babasıyla ilgili tüm tedbirleri hemen kavraması… Bütün bu deneyimlerde o kıvılcımlar kendini gösteriyor.

Sistemsel gerçeğin mamülleri
Kitaptaki kadınlar, etraflarından gelebilecek her türlü saldırıya karşı bir tedbirler silsilesi halinde yaşıyorlar. Tedbirler hem sonraki kuşağa miras kalıyor hem de değişen koşullarla birlikte başka biçimler alıyor. Kadınların kamusal alanda var oldukları her an birtakım tedbirlerle yaşadıkları su götürmez bir gerçek; bu durumu sorgulamak adına ne kadar alan açtığımız ise muamma. Evinde kurduğu iktidar alanını temizlik, düzen gibi çeşitli olumlamalarla donatan anneler de; memelerinin çıkmasını istemeyen kız çocukları da ve sonra onlara “seçenekler” sunulsa da evlere kapatılan kızları da aynı sistemsel gerçeğin mamulü. Şahiner, özellikle Şenay Aydemir’e verdiği röportajda altını çiziyor: Çocuklar anne için kamusal alandaki varlığını dayandırabildiği bir özgürlük kostümü, belki bir çıkış bileti gibi. Sokak, tekinsizliğiyle korkulan bir yerken; bir yanıyla da evin tekinsizliğinden kurtulabileceğimiz bir buluşma noktası. Güvenli alan diye bildiğimiz yerlerde hem güveni hem de alanı ne kadar bulabildiğimizi sorgulatıyor bu anlatıların hepsi. Travmalarıyla yüzleşmek bir yana, bu iki tekinsiz mekan arasında yaşayabilmek için mizahı bir zırh gibi kuşanan karakterlerimiz, bize de mahallede dolaşıyor, evlerde oturuyor gibi hissettirse de zihnimizde bu büyük sorulara yer açmayı ihmal etmiyorlar.
“Vatan, Millet, Samatya”, Türkiye’de kapitalizmin aşamalarını, sınıfsal gerçekliğin bütün yüküyle İstanbul’da bir yaşam kurmaya çalışan bir ailenin kız çocuklarının gözünden bizimle buluşturuyor. Anneden kıza hayatta kalma bilgisi miras kalıyor çoğunlukla ve elbette “daha” özgür bir yaşam kurma arayışı da. Soylulaşan mekanlarda (!) soyunun travmalarıyla baş etmek ve yeni koşullara uyum sağlamak üzere kurulu, geçim derdinin hükmettiği hayatlarımızın hikayesi bu. Eminim, bugünden İnci’nin çocuğunu konuşuyor olsak yine bu yükün altında ezildiğini tahmin etmek zor olmayacak.

Nesiller boyu miras aldığımız; yer yer sessizlikle, bazen de haykırışla karşıladığımız güvensizlik ve güvencesizlik sarmalını ne yıkabilir? Bir alana, bir hayata ne zaman güvenli denir? Bu sorularla her birimiz baş başa kalıyoruz; tıpkı sorunlarla baş başa kaldığımız gibi. Güveni ortadan kaldıran, yerine iktidarı bir biçimiyle koyup eşitsizliği yaratan sistemin çarklarına zarar veren bir şey var mı?

Nefes alabildiğimiz, almaya devam etmek istediğimiz her anda arıyorum bunların cevabını. Güvenin yeniden filizlendiği her yerde. Başımıza gelenlerden sonra başımızı koyduğumuz omuzlarda, tuttuğumuz ellerde, yaslandığımız sırtlarda... İşte belki o zaman oradan oraya sürülen, emeğini yok pahasına satmak zorunda bırakılan, şiddetin her türlüsünü yaşarken kendini ve fazlasını korumaya çalışan, varoluşunu kendine ispatlamayı görev edinen bizler; kendimizi iyileştirmenin bir yolunu buluruz. Bugün yaşadıklarımıza karşı yan yana olmanın getirdiği güçle bu birikimden yanıt veririz belki. Kitap boyunca karakterlerin de yüreğinin ferahladığı anlarla birlikte sistem ve taşıyıcıları bize nefes alabileceğimiz alanlar bırakmamakta ısrarcı. Zaten güven, bu çeşit bir lütuftan çok fazlası; bizim omuz omuza vererek geri aldığımız bir hak olabilir ancak.

Kişisel bir huzur ve güven arayışı, karakterlerimizin yaşantısına oldukça uzak. Bu kadar uzak durmasaydı dahi tüm yaşantılara uzak. Başımıza geleni kader deyip kabul etsek de, hatta kadere isyan edip arabesk gibi alt kültürlerde bunu cisimleştirsek de, yan yana gelip bunu bir kavgaya dönüştürmedikçe bizi bulacak huzur kadar uzak. Hep beraber vereceğimiz o kavga; memelerimizin çıkmasıyla kovulduğumuz sokaklara, annemizle babamızla mesafe koyduğumuz sevgiye, korkuyla yaşamaya hiç benzemeyen huzura, birbirimize duyduğumuz güvene kavuşmamızı sağlar belki...

Kolaj: Canva pro

İlgili haberler
Çalışması serbest, yaşaması yasak kızların hikayesi: Vatan Millet Samatya

‘Yoksul ailelerle çevrili bir ortamda, kadınların ve kız çocuklarının hapsedildiği cenderenin çok iyi tasvir edildiği roman, mizah ve trajediyi harmanlayan bir anlatıma sahip.’

BİR KİTAP: Başka Bir Gökyüzünün Altında

"Soluklandığımız duraklarda kimler yok ki? Onları sevdiklerinden ayıran sınırlardaki tel örgüleri sorgulayan çocuklar da var, adları söylendiğinde duraksayan, onu gizlemek zorunda kalan çocuklar da."

BİR KİTAP: Tom Amca’nın Kulübesi

Tom ve tenlerinin rengi nedeniyle doğduğu andan itibaren satışa çıkarılan, oradan oraya sürüklenen kadınlı, erkekli Tom’un ırkı, yol arkadaşları...


  • EN SON
  • ÇOK OKUNAN
  • ÖNERİLEN

Editörden