İspanyol yapımı olan "Las 13 Rosas" filminde geçen bu replik, seyirciyi özgürlük ve barış kavramlarını yeniden sorgulamaya yöneltiyor. Senaryo yazarları Pedro Costa, Ignacio Martínez de Pisón ve aynı zamanda filmin yönetmenliğini yapan Emilio Martínez Lázaro’nun 1940'larda İspanya İç Savaşı'ndan sonraki dönemde yaşanan olayları ele aldığı filmde, devrimci kadınların bu süreçte yaşadıkları, kurdukları dayanışma ve faşizmin yıktıklarını izliyoruz.
Faşizmin gölgesinde bir ülke
Franco İspanya’sından önce ülke Cumhuriyetçiler ve Milliyetçiler olarak ikiye bölünmüştür. Bu iki kampın aralarında yaklaşık üç yıl süren savaşın kanlı galibi Francisco Franco ve taraftarları, yani Milliyetçiler olmuştur. Franco ise Hitler ve Mussolini’ye yakın duran ve Avrupa’yı kana bürüyecek savaşa sürükleyecek isimlerden biri olacaktır. Bu yüzdendir ki, aksi düşünülmeyecek şekilde, iktidara gelir gelmez ilk adımlarından biri Cumhuriyetçileri ve sosyalistleri sürmek, gözaltına almak, tutuklamak ve hatta idam etmek olmuştur.
Hikayenin başında Franco iktidarında halk maaş istediği için işten atılır; açlık ve sefaletle boğuşur. Öyle bir baskı ortamı vardır ki bu atmosfer çocukların oyunlarına dahi yansımıştır. Çocuklar diktatörleri örnek alarak, bombalarla oyunlar oynamaya başlamıştır. Tabi bu sırada ekmek için koşmalarını da atlamamak gerek.
Savaşa karşı 13 kadın
Bu atmosferde birbirini tanımayan kadınların bombardıman sırasında nasıl tanıştığını görürüz. Bu tanışmalar, ilerleyen süreçte seyirciye en zor zamanlarda birbirlerinden güç alarak nasıl direndiklerini de gösterecektir. Savaşa karşı barışı, özgürlüğü, eşitliği ve kuracakları güzel yarınları savunan; onlar için mücadele eden 13 gül: Carmen Barrero Aguado (24), Martina Barroso García (22), Blanca Brissac Vázquez (29), Pilar Bueno Ibáñez (27), Julia Conesa Conesa (19), Adelina García Casillas (19), Elena Gil Olaya (20), Virtudes González García (18), Ana López Gallego (21), Joaquina López Laffite (23), Dionisia Manzanero Salas (20), Victoria Muñoz García (19) ve Luisa Rodríguez de la Fuente (18).
Filmde 13 gülün hayatlarının ayrıntılarından ziyade; Franco rejiminde, baskıcı uygulamaların hakim olduğu bir ortamda sosyalizmi savunmayı ve örgütlenmeyi sürdüren bu kadınların umutları ve devrimci mücadeleye bağlılıkları anlatılır. Filmde tam olarak gösterilmese de ağırlıklı olarak İspanya Komünist Partisi (PCE) ve Juventudes Socialistas Unificadas (JSU) üyesi olan bu kadınlar, sosyalist mücadelenin neferleridir.
Yoksulluğa karşı verdikleri mücadelede bir araya gelen kadınlardan özellikle partide öncü konumdaki Carmen, parti gönüllüsü Pilar gibi karakterlerin tutuklanmadan önceki hayatları daha net anlatılır. Ayrıca Madrid Franco yönetimine geçtikten sonra da silahlanma fikirlerinin tartışıldığı, siyasi varlıklarını korumalarının öneminin ve örgütlenmelerinin ne şekilde devam etmesi gerektiğinin konuşulduğu sahneler, kadınların siyasetin ve örgütlü mücadelenin doğrudan öznesi olduklarını gösterir.
13 gülün mücadelesi
Neredeyse yarısı reşit bile olmayan bu gencecik ama mücadele azimleri ve kararlılıkları kocaman 13 kadın, Franco’nun başa gelmesiyle sistematik şiddete maruz kalırlar. Yine de faşist iktidarın karşısında mücadeleyi büyütmeye devam ederler. Franco’nun faşist iktidarını korumak için halka korkular saçtığı ve ihbarcılığın yaygınlaştığı ortamda, yine bir ihanetle bu komünist kadınların neredeyse tüm yoldaşları teker teker yakalanır. Kadınlar işkenceye maruz kalır ve itirafçı olmaları istenir. Fakat hesaba katmadıkları şey, kızıl kadınların direnci ve mücadeleye olan bağlılığıdır.
450 kişilik kapasitesi olan Ventas hapishanesinde 1939’da yaklaşık 4 bin kişiyi tutarlar; insanlık dışı koşullara rağmen birbirlerinden aldıkları güçle gaddar gardiyanların bile vicdanlarına dokunan bu kadınlar, orada da daha iyi bir hayata dair mücadeleyi sürdürürler. Aynı zamanda gülüşleriyle, danslarıyla birbirlerine güç verirler; mahkemeye giderken bile umutları her zaman canlıdır. Kötü yaşam koşullarına dair yazdıkları şarkıda da cezaevinde kalan ve açlıktan ölen çocuklar için faşist Franco’nun şarkısını söylemeyi reddettikleri protestoda da direnişlerinin, umutlarının izlerini görürüz.
‘Haklı olduğumuzu unutma’
Kısa bir süre sonra 13 gülün de içinde bulunduğu, geri kalanı erkek olan 61 kişi, yüksek rütbeli polis memuru Isaac Gabaldon, onun kızı ve şoförüne suikast düzenlemekle suçlanır. Ancak subayın öldürüldüğü sırada suçlananlar hapishanededir. Ne bir savunma ne de adil bir yargılama olur. 48 saat içinde ölüme mahkum edilirler. Son yolculuklarına çıkarken 13 kadının söyledikleri Genç Sosyalist Muhafızların (JSU) marşı Le Chant des Jeunes Gardes'tir. Marş halk ozanı Montéhus tarafından Fransa’daki işçi ve devrimci sınıfın mücadelesi için yazılmıştır. Şarkının sözleri ise filmde yeniden hayat bulmuştur. Herkes için adil, özgür ve barış içinde bir dünya istedikleri haklı davalarına ulaşmanın bedeli kendi canları olsa dahi doğrularından vazgeçmemişlerdir. Bu şarkı, sadece mücadelelerini anmak için değil; arkada bıraktıkları kadınlara da ne kadar haklı bir davanın parçası olduklarını göstermek, başlarının dimdik olması gerektiğini hatırlatmak içindir:
“Biz genç muhafızlarız, acı içinde büyümüş geleceğin gençleriyiz. Evet, nasıl fethedeceğimizi ya da öleceğimizi bileceğiz. İnsanlığı özgürleştirmek için doğru dava uğruna savaşıyoruz. Yolumuzdaki kaldırım taşlarını kanımız sulasa ne olur ki ? Dikkat! Dikkat! Ey kılıç ustaları, burjuvalar, oburlar ve rahipler, işte genç muhafızlar geliyor!”
Son mektuplarını yazarken Blanca’nın söyledikleri belki de tüm kadınların hissettiklerini özetliyordu. 13 gülün en büyüğü olan ve mektubunu oğluna ithaf eden Blanca, “İyi bir insan olmanın gururuyla başım dik öleceğim” der. Julia ise hâlâ idam edilmeyecekleri umuduna tutunan Carmen’e, “En çok neyin önemli olduğunu unutma, Carmen. Haklı olduğumuzu unutma… Bir dava uğruna savaştığımızı… Çok cesur olmalıyız, çok yürekli…Birimizin kalıp yaşadıklarımızı anlatması gerekiyor. Unutma…” der.
Belki de bugün 13 gülün hikayesinin anlatılmasının en önemli tarafı da budur. Çünkü Julia’nın Carmen’e unutmamasını söylediği, bu 13 gülün ve nicesinin mücadelesinin önemini yazacaktır tarih, Franco gibi katil faşist diktatörleri değil. Ve yine tarih yargılanması gerekenleri yargılayacaktır, er ya da geç.
13 Gül, ölümlerinden sonra her 5 Ağustos'ta anılmakla kalmadı; onlar adına tiyatro, sinema, dans ve belgesel gibi çeşitli alanlarda çalışmalar yapıldı. Mücadeleleri kolektif belleğin bir parçası haline geldi. Okullarda anlatılan, her yıl yeniden hatırlanan bu kadınların hikayesi, toplumun hafızasında komünist mücadelede kadın direnişinin sembollerinden biri olarak varlığını sürdürüyor.
13 Gül'ün hikayesi sadece faşist diktatörlüklerin kadınların hayatlarını saran şiddetinin hikayesinden ibaret değil. Onların yaşamları, kadınların en ağır koşullarda dahi birbirleriyle dayanışmasının; siyasi varlıklarından ve örgütlülüklerinden vazgeçmemesinin hikayesidir.
Kolaj: Film afişi (solda), dr_zoidberg/Wikimedia Commons (CC BY-SA 2.0) (arka plan)
İlgili haberler
GÜNÜN BELLEĞİ: 5 Ağustos 1939, Franco faşizminin ‘13 Gül’ katliamı
İspanya’da yıllar boyu süren iç savaş sonrası Franco diktatörlüğü tarafından komünizmi savunan, tarihe ‘13 Gül’ olarak geçen 13 kadın katledildi.
Kanla sulanmış bir coğrafyanın 13 Gül’ü...
Şen kahkahaları, şarkıları, dansları eksik olmuyor. Sevgileri ve muziplikleriyle Ventas hapishanesinin gaddar gardiyanlarını dahi yola getiriyorlar. Kanla sulanmış bir coğrafyanın 13 Gül’ü...
Faşizmin inşasında ve iktidarında kadınlar
8 Mayıs Faşizme Karşı Zafer Günü’nde Ekmek ve Gül yazarı Fulya Alikoç faşizmde kadınları anlatıyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























