Yoksulluk ve şiddet sarmalında: Kadınlar yaratan ve yaşayan olmakta ısrarcı
‘Yoksulluk ve yoksunluk işçi ve emekçi kadınlar için hayatın ta kendisine dönüşürken, aynı zamanda şiddetin sinsi bir biçimi halini alıyor.’

2026 yılı kadınlar için daha sert koşullarla başladı. “Aile yılı değil, mücadele yılı” diyerek geride bıraktığımız senenin çıktılarına bakılırsa bizi daha zorlu bir sürecin beklediğini konuşuyorduk. İktidarın “aile on yılı”nın ilk senesi 2026 da beklentilerimizi karşılamakta gecikmedi. Kadınların güvencesizlikle sarmalanan yaşam mücadelesi; aileye dönük propagandalar, yargı paketleri, cezasızlık politikaları, artan yoksulluk ve baskıyla kadınlar, iktidarın hedefi haline gelmeye devam ediyor. Bu planlanmış saldırılar, iktidarı girdiği sınıf kavgasında güçlendirirken, kadınları her gün ama her gün bir yaşam savaşıyla karşı karşıya bırakıyor.

Şiddet yönetenler için bir araç

Yaşlarımız, yüzlerimiz, hayatlarımız farklı olsa da karşılaştıklarımız birbirine çok benziyor. Kimimiz güvende olacağımızı sandığı evlerin içinde, kimimiz çıkmaz sokaklarda sınanıyoruz. Kimimiz kampüse giderken bir sonraki öğünün hesabını yapıyor, kimimiz akşam pazarında dökülenleri kovalıyoruz. Kendini emeğin sömürüsüyle var eden bir sistemin içinde, bir şekilde günü bitirmeye çalışıyoruz. İçinde yaşadığımız kriz koşulları da ilk bize fatura ediliyor elbette. “İş ve aile uyumu” adı altında esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkum bırakılıyor, yeni “normal” olan asgari ücretin açlık sınırının altında olduğu bir gerçeklikte ev idaresini yükleniyoruz. Ortaya çıkan enkazın ise kadınlara yüklenmesi yeni bir refleks değil. Sistem ne zaman darboğaza girse yükü kadına bırakma refleksi gösteriyor.

Kamusal harcamaların kısıldığı dönemlerde, kadının çekirdek aile için tüm bakım yükünü üstlenmesi ve bunu kendi de çalışırken yapması sistemin yeniden üretimi için zorunlu bir mekanizma. Bu mekanizmanın işçi ve emekçi kadınları sürekli yoksullaştırarak ve insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarına “İkna edilerek” devam edebilmesi için ise şiddet yönetenler için olmazsa olmaz bir araç.

İndirimli ürünler için aktüel kataloglarını takip ettiğimiz zincir marketlerden, ulaşıma harcadığımız paradan kısmak için yürüdüğümüz yollara kadar birbirimizi halimizden tanıyoruz. Yeni bir hobi edinmeyi bırakın, nefes alabileceğimiz bir saati bir çatının altında geçirmek için bile para ödememeye çalışıyoruz. Yoksulluk ve yoksunluk işçi ve emekçi kadınlar için hayatın ta kendisine dönüşürken, aynı zamanda şiddetin sinsi bir biçimi halini alıyor; diğer tüm şiddet türlerine alan açan bir biçim.

Haklarımız neden budanıyor?

Sömürü mekanizmasının sürdürülebilmesi için kadınların hayatlarının dört bir yandan baskı altına alınması, birçok başka hakkın da yok edilmesi anlamına geliyor. Yani; emek emek, mücadeleyle kazanılmış tüm hukuki dayanaklarımız da bu çerçeve etrafında budanıyor.

Önce İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan, daha sonra tüm uygulamalarıyla 6284 gibi önce kadını koruyan yasaları fiilen işlevsiz hale getiren, boşanmaları zorlaştıran, nafaka tartışmalarıyla kadının ikincil konumunu perçinlemek isteyen iktidar, bütün bunları da bu kapsamlı saldırının bir parçası olarak ortaya koyuyor. Söz konusu AKP iktidarı olunca pek çoğumuz bütün bunları, sürekliliğini de borçlu olduğu muhafazakar saldırının bir doz aşımı olarak okumaya meyilliyiz. Ancak bugün hayatımızın her alanında katmanlı biçimde karşımıza çıkan şiddeti anlamlandırabilmek için, hem siyasal iktidarın hem de beslendiği sistemin bekasının neden kadın emeğine ve kadının toplumsal konumunun aynen sürdürülmesine bağlı olduğunu, tüm engellere rağmen görmek ve tartışmak zorundayız.

‘Hayatlarımızda ve haklarımızda ısrarcıyız’

Sorunlarımız tesadüfi olmadığı gibi yanlış bazı hamlelerin, kültürel dogmaların, başarısız planların da eseri değil. Dört duvar arasında kaldığımız, “neden?” sorularımızın üstünün mistik yanıtlarla örtüldüğü, çaresiz ve yapayalnız hissettiğimiz her an bu resmin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Maruz kaldığımız şiddetin köklerini onu yaratan sistemde arama yolculuğumuz engellerle karşılaşsa da yolumuza ışık tutacak olan şey sahip olduğumuz mücadele birikimi. 8 Mart, hem dayanışmamızın hem de bizimle birlikte bizden önceki kız kardeşlerimizin mücadele mirasının günü. 8 Mart’ın kadınların taleplerini ortaklaştırdığı ve sömürünün esas koşullarına savaş açmak için yan yana geldiği bir gün olarak belirlenmesinin üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçti. Yönetenlerse bugün hâlâ kâr hırsı uğruna çarkları döndürüyor, kadınları yüz yıl öncenin çalışma koşullarına hapsediyor, dünyayı bir savaş alanına dönüştürerek hem yıkım hem yapımdan alacağı payı kovalıyor, halkları zorlu bir yaşam kavgasına veya bunun korkusuna sürüklüyor. Böylece kadınları şiddet sarmalının ortasında bırakıyor. Ancak bütün bu olanlara kadınlar dört bir yandan mücadelenin azmiyle yanıt veriyor. İran’dan, Filistin’den, Türkiye’den, çeşitli coğrafyalardan sesler yükseliyor, direniş hep devam ediyor. Bugün bize düşen, her günümüzü 8 Mart gibi yaşamak, daha çok kız kardeşimizin elini tutmak ve aydınlığa beraber yürümek olabilir ancak. Hayatlarımızda, haklarımızda, hatıralarımızda ısrarcıyız; hayatı yaratan ve yaşayan olmakta da.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden