Kurumsallaşan faşizme karşı kadınların mücadele hattı
Kadınlar, sermayenin ‘kutsal aile’ ve esnek çalışma dayatmalarıyla sömürüyü derinleştiren bu karanlık tabloya karşı sokaklarda hesap soruyor.

2026’nın 8 Mart’ını yoksulluğun, savaşın ve şiddetin gölgesi altında karşılıyoruz. Ancak bugün Türkiye’de kadınlar sadece ekonomik sıkışmışlıkla değil; aynı zamanda toplumsal yaşamın her zerresini denetim altına almaya çalışan faşizmin inşa süreciyle karşı karşıyadır. Bu karanlık tablo tesadüf değil; sermaye sınıfının sömürüyü derinleştirmek ve işçi sınıfının birleşik direnişini kırmak için devreye soktuğu politikaların bir sonucudur.

Sermaye düzeni, kendi bekasını korumak için kadını eve hapsetmeye ve emek gücünün yeniden üretimini kadının karşılıksız emeği üzerinden sağlamaya ihtiyaç duyar. “Aile yılı müjdeleri” adı altında pazarlanan “komşu anne” projesi, evlilik teşvikleri ve esnek çalışma modelleri; kadınlara bir lütuf gibi sunulsa da aslında kazanılmış haklara yönelik büyük bir gasptır. Devletin üstlenmesi gereken çocuk ve yaşlı bakımı gibi kamusal hizmetler “Bütçe yok” denilerek kadınların omuzuna yıkılmaktadır. Oysa asıl neden kaynak yokluğu değil; tüm kaynakların sermayeye ve savaş politikalarına aktarılarak faturanın emekçilere kesilmesidir.

Bu süreçte aile; rollerin biçildiği, herkesin hizaya sokulduğu bir denetim aygıtı olarak kutsallaştırılır. Demokratik hak arayışları “Aile yapısını bozmak” suçlamasıyla bastırılırken; cemaat ve tarikatların aile yaşamına müdahalesi, faşizmin yereldeki denetim aygıtı haline gelmiştir. Medeni haklara ve laikliğin kırıntılarına dahi tahammül edilmemesi, kadınları bu gerici kuşatma içinde savunmasız bırakmayı hedefler.

Yoksulluk sadece şiddeti doğurmaz, korumasız bırakır

Sermaye için “esnek çalışma”, işçinin canını çıkarma özgürlüğüdür. Kadına “Hem çocuğuna bak hem işini yap,” denilerek sunulan bu model; mesai saatlerinin belirsizleşmesi ve kadın işçilerin birbirinden koparılarak ortak bir mücadele hattı kurmalarının engellenmesi girişimidir. 2026 Türkiye’sinde kadınlar için bu durum; gündüz fabrikada, gece evde bitmeyen bir mesai ve güvencesiz bir yaşam demektir. Yoksulluk sadece şiddeti doğurmaz; kadını temel ihtiyaçlara erişemez hale getirerek aile içindeki şiddete karşı korumasız bırakır.

Yeni dönemde faşizmin inşası; kadını kamusal alandan dışlayan ve ona ev içi roller biçen “kutsal aile” söylemi üzerine kuruluyor. Faşizm, toplumsal denetimi sağlamak için önce aileyi, aile içinde de kadını kontrol altına almayı hedefliyor. Tüm bu baskı dalgasına rağmen 2026’nın 8 Mart’ı bir yas günü değil, bir hesaplaşma günüdür. Kadın bedenini denetleyen, emeğini aile masallarıyla gasbeden bu düzene karşı kadınlar; sokaklarda, meydanlarda ve fabrikalarda “hayır!” demeye devam ediyor.

Karanlığa karşı tarihsel miras: Teslim olmayanlar

Geçmişe baktığımızda faşizmin en karanlık dönemlerinde bile kadınların teslim olmadığını görüyoruz. Nazi Almanyası’nda Hitler faşizmine karşı canı pahasına mücadele eden kadınlar, bugün bizlere büyük bir miras bırakıyor. Anton Saefkow gibi direniş gruplarının içinde yer alan Elli Lotte Voigt ve niceleri; gestaponun işkencelerine ve idam sehpalarına rağmen, “Hayat umuduyla ölüme gidiyorum,” diyerek insan onurunu savundular. Onlar, faşizmin en güçlü göründüğü anlarda bile birer direnç odağı olunabileceğini kanıtladılar.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tehditler geçmişin yöntemleriyle benzerlik gösterse de kadınların örgütlü mücadelesi her zamankinden daha hayati bir önem taşıyor. Faşizmin bölmeye ve yalnızlaştırmaya çalışan politikalarına karşı “Faşizme geçit yok!” demek, mücadelenin temel taşıdır. Kadınların, emekçilerin ve baskı altındaki tüm kesimlerin birleşik mücadelesi; karanlık tünelden çıkışın tek anahtarıdır. Tarih göstermiştir ki kadınların mücadelesi olmadan faşizme karşı zafer kazanmak mümkün değildir.

 Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden