Size de oluyor mu bilmiyorum; ne zaman otobüste yalnız kalsam, içime bir “Özgecan tedirginliği” çöküyor.
Karanlığın içinden usul usul ilerleyen otobüs, avuçlarımı aydınlatan telefon ekranı ve cama yansıyan yüzüm... Aslında yansıyan yalnızca benim yüzüm değil; kolektif hafızamızın silinmeyen yara izi.
Bir üniversite öğrencisi, evine gitmek için bindiği o minibüste neler hissediyordu? Kamusal alanda çalışan katil bir şoförü, tüm toplumsal bağlamlarından kopararak yalnızca "sapık" ve "cani" diye nitelendirmek yeterli mi? Dahası, cinayeti sadece ortadan kaldırılması gereken bir "pürüz" gibi gören ve faili korumaya çalışan aile fertleri, bu çürümüş sistemden bağımsız değerlendirilebilir mi?
Geceleri işten geç çıkıyorum. Yeni yaşamaya başladığım bu ülkenin yollarını henüz bilmiyorum. Bilmediğim sokaklar, yabancısı olduğum duraklar... Kiremit rengi elbisemle, gece yarısı otobüsün açık klimasında ürperirken, tenime dokunanın soğuk mu yoksa belleğim mi olduğunu ayırt edemiyorum. Son yolcu da indiğinde otobüsteki sessizlik çığ gibi büyüyor. İçim, kalbim, gözlerim seğiriyor. Bir genç kızın ölümüne direnişi; biber gazının ve tırnaklarının onu korumaya yetmediği o son an, zihnimde "oynat" tuşu takılı kalmış bir ekran gibi durmadan, yeniden ve yeniden dönüyor.
Bazı korkular bireysel değildir; onlar, toplumsal hafızanın acı birer tekrarıdır.
Özgecan Aslan'ın aramızdan koparılmasının üzerinden on bir yıl geçti. O gün yalnızca gencecik bir kadın hayattan koparılmadı; milyonlarca kadının gündelik hayatının tam ortasına görünmez, yerleşik bir korku bırakıldı. O günden sonra pek çok kadın için otobüste tek başına kalmak, tenha bir sokakta yürümek ya da gece vardiyasından eve dönmek, sıradan birer eylem olmaktan çıktı. Bu yüzden mesele asla münferit bir cinayet değil. Mesele, o vahşetin ardından bile değişmeyen, erkek egemen bakış açısının her gün yeniden üretilip önümüze konmasıdır.
Kadına yönelik şiddeti yalnızca failin bireysel suçu olarak görmek eksik bir yaklaşım. Çünkü şiddet, onu mümkün kılan, besleyen ve yeşerten toplumsal bir iklimde filizlenir. Siyasetin kullandığı dil, medyanın olayları sunuş biçimi, yargının kararları ve gündelik hayatta normalleştirilen cinsiyetçilik, birbirinden bağımsız değildir. Her biri, kadının toplumdaki yerini ve sınırlarını yeniden çizer.
Kadın, bir yandan "korunması gereken" kırılgan bir varlık gibi sunulurken diğer yandan maruz kaldığı şiddetin sorumluluğunu taşımaya zorlanıyor. "Gece vakti neden dışarıdaydı?", "Neden karşı koydu?", "Neden o araca bindi?" soruları, faili görünmez kılarken kurbanı yargılıyor. Böylece şiddet yalnızca yaşanmakla kalmıyor; bizzat toplum eliyle meşrulaştırılıyor.
Bugün kadınlar, korkuyu yalnızca kendi yaşadıklarından değil, tanık oldukları cezasızlıklardan da öğreniyorlar. Her "iyi hâl" indirimi, her cezasızlık kararı, her cinsiyetçi açıklama, kadınlara şu mesajı fısıldıyor: "Başına bir şey gelirse, seni yeterince korumayabiliriz." Korku, tam da bu yüzden bireysel bir duygu olmaktan çıkıp kamusal bir deneyime dönüşüyor.
Belki yaşadığımız ülke değişiyor. Dil değişiyor, şehirler değişiyor, sistemler değişiyor ama kadına yönelen o karanlık bakış değişmiyor. Var olmanın sancısı beraberinde yeni doğumlar getiriyor; kadınlar ya direnişi doğuruyorlar ya da öldürülüyorlar.
Ve bir toplum, kadınların eve sağ salim dönmesini bir "şans" değil de en temel insani hak olarak gördüğü gün gerçekten özgürleşecek.
Fotoğraf: Evrensel
İlgili haberler
Dün Özgecan bugün Zelal, hiçbir önlem yok
Mersin Emek Gençliğinden Merve Karataş kaçırılan Zelal Topçul’u yazdı: Özgecan için kılını kıpırdatmayanlar Zelal için de kaygılanmıyor. İstediğimiz dünyayı ancak biz kurabiliriz.
Gülsuyu’nun karanlık sokaklarında kadın olmak...
İstanbul'un Gülsuyu mahallesinde kadınlar yetersiz aydınlatmadan, çocuklara okul sonrası aktiviteler için imkan sunulmamasından şikayetçi.
Şiddete karşı tabela kurumlar değil, işleyen mekanizmalar lazım
Aile Bakanı'nın şiddetle mücadele için 'müjde' olarak sunduğu uygulamalardan biri de Kadın İzleme Merkezlerinin kurulması. Peki bu kurumlar şiddet sorununun çözümünde nerede duracak?
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























