Dr. Gülçin Özge Tan ile söyleşi: Seküler milliyetçilik kadınlara ne vadediyor?
19 Mart sonrası görünür hâle gelen seküler milliyetçi eğilimler kadınlar açısından ne ifade ediyor? Dr. Gülçin Özge Tan ile bu siyasetin kadınlara ne vadettiğini konuştuk.

Türkiye’de 19 Mart süreciyle görünür olan seküler milliyetçi eğilimler, kadınlar açısından da belli ölçülerde etkili oldu. Bu etki henüz kadınların kitlesel olarak bir araya geldiği alanlarda baskın hâle gelmemiş olsa da bu eğilimler etrafında örgütlenen gruplar, kadınların hak talep ettiği çeşitli alanlarda görünür olmaya başladı. Biz de Gaziantep Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden Dr. Gülçin Özge Tan ile kendini göstermeye başlayan seküler milliyetçiliği ve kadınlara ne vadettiğini konuştuk.

2024 yılının ekim ayında Ayşenur ve İkbal’in katledilmesinin ardından başlayan protestolardan 2025 yılı 19 Mart eylemlerine kadar uzanan süreçte, özellikle gençler arasında daha görünür hale gelen bir milliyetçi eğilim dikkat çekiyor. Siz bu eğilimi nasıl tanımlıyorsunuz?

Öncelikle, sorunuzdaki temel varsayıma bir şerh düşerek, kavramsal bir ayrım yaparak başlamak isterim. Çünkü 2024 Ekim ayında Ayşenur ve İkbal’in katledilmesiyle sonuçlanan vahşeti, doğrudan “seküler milliyetçilik” dosyasına dahil etmek, hem o cinayetlerin arkasındaki özgün karanlığı ıskalamamıza neden olur hem de yükselmekte olan Incel hareketini kamufle etme riski taşır. Ayşenur ve İkbal cinayetleri, kökeni Amerika’ya dayanan ve “Involuntary Celibate” (Gönülsüz Bekar) ifadesinin kısaltması olan incel hareketiyle doğrudan ilişkilidir. Incel hareketi, temelinde ağır bir mizojini (kadın düşmanlığı) barındıran, erkeklik üzerinden terör eylemleri kurgulayan ve kadınları hedef alan küresel bir nefret ağıdır.

Peki, bunun aşırı sağla bağı nerede kuruluyor? Aşırı sağ, ırkçı, göçmen karşıtı, radikal dindar ya da en iyi ihtimalle koyu muhafazakar ve en önemlisi anti-feminist bir eklemlenme zinciriyle ivme kazanır. Neredeyse dünyanın her yerinde bu böyle işliyor. Aşırı sağ siyasetçiler, sadece sokaktaki kadına değil, mevkidaşı olan kadın siyasetçilere de cinsiyetçi bir dille saldırdıkça, “hiper-maskülen” bir retoriği ve dolayısıyla pratiği normalleştiriyorlar. Bu normalleşen nefret dili, Incel gibi marjinal ve şiddet odaklı gruplar için bir meşruiyet zemini ve tetikleyici güç oluşturuyor. Türkiye’de de eylemlerini görmeye başladığımız bu incel yapı, aşırı sağın söylemsel olarak döşediği yollardan geçerek ‘erkeklik’ adına ve ‘erkeklik’ için cinayet işleme noktasına varabiliyor. Dolayısıyla Ayşenur ve İkbal cinayetlerini, aşırı sağın beslediği bu Incel şiddeti odağında değerlendirmek daha doğru olacaktır. Ancak 2025’in 19 Mart’ında, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla Saraçhane’de kristalize olan tablo, bana kalırsa başka bir olguya işaret ediyor. Burada, kendisini ‘muhalif’’ bir güç olarak konumlandıran, sokak enerjisi yüksek ve Incel şiddetinden farklı bir siyasal zeminde yükselen seküler milliyetçilik ile karşı karşıyayız. Bu iki hattın birbirini beslediği noktalar olsa da Saraçhane’deki yükselişi anlamak için seküler milliyetçiliğin ‘yeni muhalefet’ iddiasına ve daha da önemlisi kadın haklarını araçsallaştırma girişimlerine daha yakından bakmamız gerekiyor.

Burada Cenk hocanın (Saraçoğlu, 2023) da işaret ettiği o çok kritik noktaya geliyoruz bence: Türkiye bugün aslında bir “milliyetçilik krizi” yaşıyor. Aşırı sağın bu kadar yükseldiği bir noktada çok şaşırtıcı geliyor, değil mi? Devletin son yıllarda kurumsallaştırmaya çalıştığı, İslami milliyetçilik olarak adlandırılabilen yapı, milleti Sünni-İslami değerler ve Osmanlı geçmişi üzerinden tanımlıyor. Yeni-Osmanlıcılık etrafında da şekillendirilen bu kurgu, toplumun geniş kesimlerinde, özellikle cumhuriyetçi modernleşme pratikleriyle yoğrulmuş kentli sınıflarda ve gençlerde bir rıza üretemedi. Aksine, bu kesimleri devlete ve onun resmi ideolojisine yabancılaştırdı. İşte Saraçhane mitinglerinde gördüğümüz ve CHP seçmeni dışına kalan o ‘muhalif enerji’, tam da bu resmi ideoloji ile egemen ideoloji arasındaki kopukluktan doğan devasa boşluğu dolduruyor. Bu yönüyle de hocanın da belirttiği gibi, seküler milliyetçilik aslında doktriner, her konuda (ekonomi, dış politika vb.) tutarlı ve bütünlüklü yeni bir ideoloji değil; daha ziyade bir “reaktif bir yönelim.” Hem de etkisi azımsanmaması gereken bir yönelim.

Bu noktada, seküler milliyetçiliği, çok katmanlı bir tahayyül biçimi olarak tanımlamak gerekiyor. Bu yönelimin merkezinde, dinsellik karşıtı bir ulusal kimlik arayışı, yoğun ve küresel düzlem tarafından da körüklenen göçmen karşıtlığı ve bilhassa Z kuşağını içine alan ama onunla sınırlı kalmayan genç kuşakların, erişilebilir bilgi ve sosyal medya aracılığı ile uzak kalamadığı bir yaşam stili var. Ancak feminist bir perspektifle baktığımızda, bu tanımın ötesine geçmek zorundayız. Zira, seküler milliyetçilik, her ne kadar dini referanslardan arındırılmış bir kamusal alan vaat etse de kurmaya çalıştığı normatif yurttaşlık kurgusu ve dolaşıma soktuğu duygulanım rejimleri (öfke, hınç, beka kaygısı) bakımından oldukça cinsiyetçidir. Bu yeni siyasal tahayyül içinde kadınlar, genellikle ve geleneksel anlatıya uygun biçimde ‘modernliğin simgesi’ veya ‘korunması gereken milli değerler’ olarak araçsallaştırılıyor. Yani seküler milliyetçilik, dini patriyarkayı reddederken yerine ‘seküler bir patriyarkayı’ veya hiper-maskülen bir güvenlik dilini ikame ediyor. Dolayısıyla bu hareketin kadınları hangi toplumsal rollerle özdeşleştirdiği ve onlara bu ‘yeni ulus’ içinde nasıl bir temsil alanı açtığı -veya kapattığı- sorusu, bugünkü feminist mücadelenin en kritik tartışma konularından biri olmalıdır bence.

Bu eğilim; 8 Mart alanlarında taşınan dövizlerden, çeşitli kadın gruplarının ve milliyetçi yapıların görünürlüğüne kadar farklı biçimlerde ortaya çıktı. Kadın hareketi içinde bu yönelimin görece görünürlük kazanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

8 Mart alanlarındaki o çok sesli ve bazen de gerilimli manzara, aslında küresel bir fenomenin Türkiye şubesi gibi. Biz bu durumu literatürde “femonasyonalizm” (femonationalism) kavramıyla tartışıyoruz. Sara Farris’in (2017) kavramsallaştırdığı bu terim, aşırı sağ ve milliyetçi yapıların, kadın haklarını kendi ırkçı veya göçmen karşıtı ajandalarını meşrulaştırmak için bir kalkan olarak kullanmasını ifade eder. Bugün Avrupa’daki aşırı sağın en büyük argümanı, kadın haklarının ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin “dışarıdan gelen, medeniyetsiz ve ataerkil göçmenler” tarafından tehdit edildiği iddiasıdır. Benzer bir savunu, son birkaç yıldır Türkiye’de de karşılık bulmaya başladı. Seküler milliyetçi söylem de tam da bu bam telinde, kadın haklarını bir tür milli beka meselesine indirgeyerek güvenliği sadece göçmen karşıtlığı üzerinden tarif ediyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor: Türkiye’de feminizm ile milliyetçiliğin teması yeni değildir. Erken Cumhuriyet dönemindeki “devlet feminizmi”, kadın haklarını modernleşmenin ve ulus inşasının bir vitrini olarak kurgulamıştı, bu anlamda. Fakat bugünkü seküler milliyetçilik, CHP’nin geleneksel ulusalcı kanadındaki o bildik Kemalist kadın hakları savunuculuğunun çok daha sağında, daha dışlayıcı ve daha reaktif bir yerde duruyor.

Bana kalırsa, tam burada, Türkiye’deki bu yönelimi anlamak için Lauren Berlant’ın (1997) “duygulanımsal yurttaşlık” kavramına bakmak yararlı olabilir. Berlant, yurttaşlığın sadece hukuki bir statü değil, bir tür “doğru hissetme rejimi” olduğunu söyler. Türkiye’de de kadınların kamusal görünürlüğü her zaman modern ulusun ilerici yüzü olarak kurgulandı ama bu görünürlük beraberinde ağır bir duygusal yük getirdi. Seküler milliyetçilik ise bugün kadına sadece modern olmayı değil, doğru biçimde duygulanmayı da dayatıyor: “Cumhuriyet kadını sadece eğitimli olmayacak; aynı zamanda devlete sarsılmaz bir bağlılık duyacak, doğru bir şekilde sevecek ve ulusal fanteziye uygun hissedecek. Burada kurulan ulusal fantezi, kadını birey olarak özneleştirmek yerine onu “Cumhuriyet’in annesi” veya “modernleşmenin yüzü” olarak bir feda figürüne dönüştürüyor. Kadın, kendi taleplerini milletin bekası için geri plana ittiği ölçüde makbul sayılıyor. Üstelik bu iyi kadın yurttaş tasviri, son derece dışlayıcı; çünkü, devletin ideal imgesiyle örtüşmeyen kadınları bu his dünyasının, dolayısıyla yurttaşlığın dışına itiyor. Bu durum, seküler milliyetçiliğin kadınlara yüklediği bir tür “duygulanımsal denetim mekanizması” olarak görülebilir.

Ayrıca 8 Mart alanlarında gördüğümüz o milliyetçi semboller ve sloganlar, sadece bir görünürlük yarışı değil; seküler söylemin kimin tekelinde olacağına dair bir kavga. Bu kavga, sekülerliği Türk olmayana yönelik bir karşıtlıkla (göçmenler, Kürtler gibi) bir güvenlik barajına ve dışlayıcı bir ulusal kimliğe daraltmak isteyen daha bir sağ sekülerizm ile onu her türlü tahakküme karşı gerçek bir özgürleşme ve eşitlik zemini olarak gören sol/sosyal demokrat sekülerizm arasındadır.

Bugün ortaya çıkan seküler milliyetçi eğilim, kadınlara bakış açısı bağlamında klasik Türk-İslam sentezci milliyetçilikten hangi yönleriyle ayrılıyor?

Aslında her iki akım da özünde patriyarkal bir omurgaya sahip olsa da kadına biçtikleri roller ve bu rolleri meşrulaştırma biçimleri daha farklı yerlerden besleniyor. Klasik Türk-İslam sentezci milliyetçilikte kadın, ailenin kutsallığı, iffet ve dini ahlak üzerinden tanımlanır. Orada kadın, milletin bekası için kutsal aile birimini ayakta tutan, mahrem alana ait, ana kimliğiyle yüceltilen ama kamusal iradesi “dini” normlarla sınırlandırılmış bir figürdür. Bugünkü seküler milliyetçilik ise bu mahremiyet ve iffet odaklı dili terk ediyor gibi görünüyor. Aksine, kadını kamusal alanda son derece görünür, eğitimli ve modern bir özne olarak kurguluyor. Ancak buradaki fark, ne yazık ki yine özgürleştirici bir kadın hakları savunusu değil. Benzerini erken AKP döneminde de gördüğümüz bir araçsallaştırma stratejisi.

Buradaki temel fark, kadının gerçek anlamda özgürleşmesi değil, Berlant’ın ifadesiyle duygulanımsal bir denetim mekanizmasına tabi kılınmasıdır; yani klasik yapı kadını dini normlarla baskılarken, seküler milliyetçilik ondan modern yaşam tarzına yönelik tehditlere karşı sürekli teyakkuzda olmasını, göçmenlere karşı hınç duymasını ve Cumhuriyet idealine duygusal bir feda figürü olarak bağlanmasını bekliyor. Türk İslam sentezine dayalı milliyetçilikte kadını bozan şey Batılılaşma, modernleşme iken yeni seküler milliyetçilikte tehdit gericilik ve göçmenlerin ataerkilliği olarak kodlanıyor; böylece kadın hakları, femonasyonalist bir yaklaşımla yabancı düşmanlığını meşrulaştıran bir güvenlik aparatına dönüştürülüyor. Sonuç olarak, dini patriyarkanın yerini alan bu seküler tınılı patriyarka, kadını geçmişin taşıyıcısı olmaktan çıkarıp istikbalin savunma hattı olarak cepheye sürse de onu, kendi bedeni ve iradesi üzerinde söz sahibi bir özne olarak değil, hâlâ o büyük ulusal fantezinin bir parçası ve imgesi olarak tutmaya devam ediyor.

Ancak burada çok önemli bir parantez açmak ve bir durumu teslim etmek şart: İster o günün tarihsel koşullarından bakıldığında çok da haksızlık etmememiz gereken Erken Cumhuriyet dönemi olsun, ister bugünün yeni seküler dalgası, bu gelenek, Türk-İslam sentezine dayalı milliyetçilikle kıyaslanamaz düzeyde kadınlara geniş bir fikri alan açmaktadır. İslam temelli bir milliyetçilik anlayışı, kadını baskılama konusunda son derece ısrarlı ve köktenci bir tavır sergiler. Yıllarca son derece “maço” ve hiper-maskülen bir doğayla hareket eden bu yapının, kadına siyaseten bir yer açmak veya onu bir fikir öznesi olarak kabul etmek gibi bir derdi hiç olmamıştır. Bu anlamda seküler milliyetçilik, her ne kadar kadını kendi ulusal kurgusuyla sınırlandırsa da kadının tartışmalara dahil olabildiği, kamusalda ses çıkarabildiği ve siyasi arenada yer bulabildiği bir zemin sunması bakımından o katı, baskıcı yapıdan yapısal olarak ayrılır.

Bugünkü seküler milliyetçilik kadınlara nasıl bir rol biçiyor?

Bugünü anlamak için dünün mirasına bakmak şart, çünkü karşımızda hem bir süreklilik hem de çok sert bir kırılma var. Erken Cumhuriyet döneminde seküler milliyetçilik, kadın bedenini ve görünürlüğünü modern ulus-devlet inşasının bir vitrini olarak kurguladı. Pek çok feminist kuramcının da vurguladığı gibi, kadınlar o dönemde ‘milletin devamlılığını sağlayan anneler’ ve ‘kültürün taşıyıcıları’ olarak yüceltildi ama gerçek anlamda birer siyasi özne haline gelmeleri hep sınırlandırıldı. Deniz Kandiyoti hocanın o meşhur tespitiyle; kadınlar “kurtarıldı ama özgürleşemedi.” “Verilen haklar” çoğunlukla devletin modern-laik imajını pekiştiren araçsal haklardı ve laiklik adına çizilen bu sınır, başörtüsü gibi dini pratikleri olan kadınları kamusalın dışına iterek aslında kadın bedeni üzerinden yeni bir ahlaki düzen ve denetim mekanizması kurdu.

Bugünkü seküler milliyetçilik dalgası ise bu mirası devralıyor ama onu yepyeni bir duygulanımsal rejim ile harmanlıyor. Artık devlet sadece anayasayla değil, aileyi “ulusal mikrokozmos” olarak kodlayarak, kürtajdan evliliğe kadar “özel” sayılan her alanı ulusal kimliğin bir parçası haline getiriyor. Yani sağ siyaset de milliyetçilik de kadınları kamusal alana “güçlendirmek” için değil, kendi ideolojik kurgusuna uygun “doğru duyguları hissetmeleri” için çağırıyor. Yetmiyor, buna kadınları ikna etmek için feminizmden yararlanıyor; kadın haklarını araçsallaştırıyor.

Bu çağrının bugünkü yansımalarına baktığımızda, aslında temelde iki farklı varyant görüyoruz: İYİP örneğinde kadınlar, ana, vicdan ve erdem gibi özcü simgeler üzerinden kamusallaştırılırken; sınıfsal, etnik veya cinsel kimlikleriyle farklılaşan talepler dışsallaştırılıyor. Zafer Partisinin temsil ettiği daha reaksiyoner ve güvenlikçi çizgide ise kadınlar, doğrudan bir siyasi özne olmaktan ziyade göçmen tehdidi karşısında korunması gereken birer değer olarak simgeleştiriliyor. Femonasyonalizmin Türkiye versiyonu diyebileceğimiz bu tabloda, korku, öfke ve beka kaygısı üzerinden kadınlar üzerinde yeni bir denetim rejimi kuruluyor.

Her iki dönemde de seküler milliyetçilik kadınlara alan açıyor gibi görünse de aslında onları yeni normatif kalıplara hapsederek gerçek politik öznelliklerini silikleştiriyor.

Dünya genelinde yükselen aşırı sağ hareketler, aynı zamanda çeşitli kadın örgütlenmeleri üzerinden de söz söylüyor. Bu örgütlenmeler hangi ekonomik ve siyasal temeller üzerine kuruluyor?

Dünya genelinde yükselen aşırı sağ ve yeni otoriter rejimlerin kadınlarla kurduğu ilişki, sanılanın aksine sadece dışlayıcı değil, aynı zamanda son derece içerici ama bir o kadar da araçsal bir karakter taşıyor. Bu stratejinin temelinde yatan ilk boyut semboliktir: Kadın, “ulusun rahmi” ve “ailenin taşıyıcısı” (Mudde, 2022) olarak kurgulanır. Bu kurguda vatan ve kadın, sürekli dış tehditlerden korunması gereken, ahlaki olarak saf ama fiziksel olarak zayıf birer arzu nesnesi haline getirilir. Bugünün otoriter rejimleri, vatanın ve kadının sözde düşmanlarının (göçmenler, azınlıklar, bozguncu fikirler) arttığı illüzyonunu yaratarak, bu alanı hoyratça bir müdafaa girişimine soyunur ve kendi baskıcı sınırlarını bu koruma vaadiyle genişletirler.

Siyasal temelde ise bu rejimler, kadın haklarını bir tür otoriter meşrulaştırma aracı olarak kullanır. Birçok yeni otokrasi, uluslararası arenada demokratik ve modern görünmek, dış desteği sağlamak ve içerideki kadın seçmenin sadakatini kazanmak için bazen demokrasilerden bile daha ileri görünen haklar tanıyabilir. Ancak buradaki gaye asla cinsiyet eşitliği değildir. Aksine, iktidarlar kendi “kadın örgütlenmelerini” yaratarak sivil alanı bölmeyi hedeflerler. Sistem basittir aslında: iktidara yakın kadın örgütlerinde yer alan kadınlar, sistemin pastasından pay alarak ödüllendirilirken; özerk kadın hareketi bu kaynaklardan mahrum bırakılarak nefessiz kılınır. Böylece kadınlar kendi içinde bölünür; iktidara sadık olanlar makbul yurttaş olarak meclislerde, akademide, medyada, bürokraside vb. birçok alanda yer bulurken, hakiki bir eşitlik talep edenler sistemin dışına itilir.

Ekonomik ve sınıfsal düzlemde ise bu yapı, kadınları heteronormatif ailelerin içine, erkeğin finansal otoritesine tabi ama modern ve eğitimli birer figür olarak yerleştirir. Sağ siyaset, “yakın kamusal alanlar” üreterek kürtaj, evlilik ve aile gibi özel alanları ulusal kimliğin birer tartışma başlığı haline getirir. Sonuç olarak, aşırı sağın kadın örgütlenmeleri, kadınları gerçek birer politik özne yapmak için değil, otoriter rejimin sürekliliğini sağlamak, toplumsal yarıkları yönetmek ve sivil direniş ihtimallerinin önüne bir set çekmek için inşa edilir. Kadınlar bu sahnede görünürdürler hatta liderlik bile edebilirler. Ancak bu görünürlük, istenilen o “ulusal fanteziye” hizmet ettiği sürece meşrudur. Geride kalanlar marjinaldir, patolojiktir ya da tehdittir.

Dünyada aşırı sağ, milliyetçi kadın örgütlenmeleriyle bugün Türkiye’de karşılaştığımız örgütlenmeler ne açıdan benzeşiyor ne açıdan farklılaşıyor?

Dünyadaki aşırı sağ ile Türkiye’deki seküler milliyetçi kadın yönelimleri arasındaki en temel benzerlik, kadın haklarının birer güvenlik aparatı haline getirilmesidir. Küresel ölçekte Marine Le Pen veya Alice Weidel gibi figürlerin yaptığı şeyi, bugün Türkiye’deki yeni seküler milliyetçi partiler de yapıyor: Kadınların özgürlüğünü ve kamusal güvenliğini, “tehditkar öteki” karşısında savunulması gereken bir milli değer olarak kurgulamak. Her iki düzlemde de femonasyonalizm devrededir; kadın hakları, yabancı düşmanlığını ve ırkçılığı meşrulaştıran bir ahlaki kalkan olarak yeri gelir Fransa’da Müslüman bir kadına karşı yeri gelir Türkiye’de Suriyeli bir kadına karşı kullanılır.

Ancak farklılaştıkları nokta, Türkiye’nin son 20yılındaki siyasal İslam tecrübesinde gizli. Avrupa’daki aşırı sağ, sekülerliği Hristiyan kimliğinin bir parçası veya aydınlanmacı bir miras olarak Müslüman göçmenlere karşı bir barikat gibi kullanırken; Türkiye’deki seküler milliyetçilik, bu barikatı sadece dışarıdaki göçmene karşı değil, aynı zamanda içerideki İslami-millet kurgusuna karşı da kuruyor. Yani Türkiye’deki hareket, dünyadaki benzerlerinden farklı olarak reaktif bir sekülerizmden besleniyor.

Bir diğer önemli fark ise dinle kurulan ilişkide ortaya çıkıyor. Avrupa’daki aşırı sağ genellikle İslam’ı tamamen dışsal ve yabancı bir tehdit olarak kodlarken, Türkiye’deki seküler milliyetçiler dinden kendilerini tamamen koparmıyorlar. Onlar için mesele dindarlıkla değil, dinin “Türklük” kimliğinin önüne geçmesiyle veya “Araplaşma” ile ilgili. Bu yüzden Erken Cumhuriyet’in o katı laiklik anlayışından ziyade, Türklüğü merkeze alan, dini ise bu kimliğin altında bir kültürel öge olarak tutan daha gri bir alanda duruyorlar. Son olarak, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında Türkiye’deki yapılar, kadını kamusala çağırırken hâlâ çok daha anaç ve feda odaklı bir dil kullanıyor. İYİP örneğinde gördüğümüz ana ve bacı vurguları veya kadın liderlerin ailenin vicdanı olarak sunulması, Avrupa’daki aşırı sağın bazen daha modern, kariyer odaklı ve birey görünümlü kadın lider profillerinden ayrışıyor.

Bu yeni milliyetçi eğilimin kadınlar arasında yaygınlaşmasının kadın hakları ve özgürlük mücadelesi açısından ne gibi sonuçları olabilir?

Bu yeni milliyetçi eğilimin kadınlar arasında zemin bulması, aslında kadın mücadelesi için çok ciddi bir yol ayrımına işaret ediyor. En büyük risk, kadın haklarının güvenlikleştirilmesi ve patriyarkanın sadece dışarıdaki ötekine (göçmene, yabancıya) ihale edilerek sistemin asıl erkek egemen karakterinin görünmez kılınmasıdır. Kadınların güvenliğini sadece sınırlar ve yasaklarla korumaya çalışan bu dil, bir yanıyla da kız kardeşlik bağını ulusal sınırlar içine hapsetme tehlikesi taşıyor. Dahası, bu eğilim tek tip bir modern kentli kadın figürünü yücelterek; farklı etnik kimliğe, sınıfsal pozisyona veya cinsel yönelime sahip kadınları dışlıyor. Feminist talepler çoğu zaman “milli çıkarlar” adına öteleniyor; kadın görünür kılınsa da fail olmasına izin verilmiyor. Hatta dini referanslar dışlansa bile, milli aile fikri korunarak ataerki sekülerleştirilip yeniden üretiliyor. Sonuçta kadın, yurttaşlık hakları üzerinden değil, milletle yapılan duygusal bir sözleşme üzerinden var ediliyor. Kendi duygularını değil, ulusun ondan beklediği sadakat ve endişeyi yaşaması isteniyor; bu da öznelliğin silikleşmesine ve marjinal/eleştirel kadınlıkların görünmez kılınmasına yol açıyor.

Ancak bu tablo bizi asla karamsarlığa itmemeli. Çünkü karşımızda yükselen bir aşırı sağ dalga varsa, onun karşısında da sokağı, meydanı ve sözünü asla terk etmeyen, her geçen gün daha da bilinçlenen bir kadın hareketi var. Bugün kadınlar artık sadece üzerine politika yapılan sessiz birer imge değiller; bizzat bu tartışmaların merkezinde duran, ideolojileri sorgulayan ve kendi hayatlarına dair kurulan her türlü ulusal fanteziye karşı kendi gerçekliklerini haykıran siyasi öznelerdir.

En umut verici olanı ise şu: Milliyetçilik her ne kadar duvarlar örmeye, “biz ve onlar” ayrımı yapmaya çalışsa da kadın hareketi bu duvarların üzerinden aşan o muazzam enternasyonal çağrısını sürdürmeye devam ediyor. Türkiye’deki bir kadının hak mücadelesi, bugün İran’da “Kadın, Yaşam, Özgürlük” diyen, Latin Amerika’da “Bir Kişi Bile Eksilmeyeceğiz” diye haykıran ya da dünyanın bambaşka bir ucunda emeği için direnen kız kardeşinin sesiyle yankılanıyor. Milliyetçiliğin dar parantezine sıkıştırılmak istenen kadınlık, bu küresel dayanışma ve yerel kararlılık sayesinde yeniden özgürleşecek. Kadınlar, kendilerini sadece ulusun bekası için feda figürü olarak görenlere karşı, “yaşasın kadın dayanışması, yaşasın sınırları aşan mücadele” demeye devam edecek…

Fotoğraf: Ekran alıntısı

İlgili haberler
Dosya: Yayılan milliyetçilik örtüsü, derinleşen kadın düşmanlığı

Dergimizin bu dosyasında milliyetçilik ve kadın örgütlenmelerine mercek tutuyoruz.

Kadınların vatanı, milleti, bayrağı

‘Vatan kadınların her odasına, her sokağına pasaportsuz ve rahatça girebildiği; yönettiği ve denetleyebildiği tertemiz, büyük evidir. O yuvayı emeğiyle, direnciyle kurmuştur, yine kurabilir.'

Dünyada aşırı sağ kadın hareketi neden yükselişte?

Dünya genelinde kendilerini kadınların sesi olarak sunan sağ hareketler, kadınların öfkesini yapay düşmanlara yönlendiriyor.


Editörden