Bu yıl tatilde kendimi sık sık aynı sorunun içinde buldum: Gerçekten dinleniyor muyum? Sabah bavullar hazırlanıyor, tren saatleri kontrol ediliyor, çocuklardan biri acıkıyor, diğeri telefonunu şarj etmeyi unutuyor, biri "Bugün nereye gideceğiz?" diye soruyor. Bir şehirden diğerine geçerken yalnızca valiz taşımıyoruz; görünmeyen bir organizasyonu da sırtımızda taşıyoruz.
John Berger, Görme Biçimleri'nde bakmanın hiçbir zaman yalnızca bakmak olmadığını söyler. Her bakış, dünyayla kurduğumuz ilişkinin izlerini taşır. Ben son yıllarda bunu yolculuklarda düşünür oldum. Aynı trene biniyoruz, aynı meydanda yürüyoruz, aynı müzeyi geziyoruz ama aynı tatili yaşamıyoruz. Çünkü yalnızca görme biçimlerimiz değil, yaşama biçimlerimiz de farklı.
Bazılarımız bir şehri rotalarla geziyor; bazılarımız insanların yüzleriyle. Bazılarımız saatleri takip ediyor; bazılarımız bir sokağın çağrısını. Ama bütün bunların arasında çoğu kadın, kimsenin fark etmediği başka bir mesaiyi de sürdürüyor.
Kim güneş kremini sürdü? Çocuk yeterince su içti mi? Yarın sabah ilk tren kaçta? Akşam dönüşte market açık olur mu? Bunlar yüksek sesle konuşulmuyor çoğu zaman. Tatilin sessiz uğultusu gibi kadınların zihninde dönüp duruyor.
Sosyolog Arlie Hochschild'in "ikinci vardiya" dediği görünmeyen emek, yaz tatilinde ortadan kalkmıyor. Sadece kıyafet değiştiriyor. Evdeki yemek planı, tatilde restoran aramaya; okul çantası hazırlamak, bavul kontrolüne; günlük ev düzeni ise bütün ailenin ritmini ayakta tutmaya dönüşüyor.
Tatilde beni en çok düşündüren şeylerden biri de çocukların anneleri nasıl böldüğü. Aynı masada dört kişi oturuyor ama çocuk susadığında, canı sıkıldığında ya da bir şey göstermek istediğinde ilk baktığı kişi çoğu zaman anne oluyor. Anne kitap okumaya çalışırken omzuna dokunuluyor. Denize girerken peşinden geliniyor. Sohbet ederken sözü yarıda kesiliyor. Dinlenme hakkı en çok ihtiyaç duyan kişinin elinden en kolay alınabiliyor.
Bir de tatilin ritmi var.
Yıllardır şunu gözlemliyorum: Kadınlarla erkekler aynı yolculuğu bazen farklı zaman duygularıyla yaşıyor. Elbette bunun istisnaları var; cinsiyet insanın kaderini tek başına belirlemiyor. Ama erkeklerin önemli bir kısmı tatili yönetilecek bir proje gibi yaşamaya daha yatkın. Hesap yapılacak, plana sadık kalınacak, bütçe aşılmayacak, rota değişmeyecek...Oysa hayat bazen tam da plan bozulduğunda başlıyor.
Rebecca Solnit, yürümeyi yalnızca bir yer değiştirme biçimi olarak değil, dünyaya açık olmanın bir yolu olarak anlatır. Yanlış sokağa sapmak, kaybolmak, hiç hesapta olmayan bir meydana çıkmak bazen yolculuğun en güzel anına dönüşür. Belki de iyi bir tatil, kusursuz bir plan değil; sürprizlere direnmemeyi öğrenmektir. Yol sormak da bunun küçük ama öğretici örneklerinden biri.
Ben kaybolduğumda birkaç dakika içinde birine sorabilirim. Bu bana eksiklik gibi gelmez. Başkasının bilgisinden yararlanmak, dünyayla ilişki kurmanın doğal yollarından biridir. Ama pek çok erkek için yol sormak, yanlış yaptığını kabul etmek gibi algılanabiliyor. Dakikalarca yanlış yöne yürünüyor, navigasyonla tartışılıyor, sonunda yine birine soruluyor ama bu kez herkes yorulmuş oluyor.
Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünüyor. Oysa aslında iktidarla, kontrolle ve bize öğretilen rollerle ilgili. Birileri dinlenirken, birileri dinlenmenin mümkün olabilmesi için çalışıyor.
Yine de bu yazıyı kadınlarla erkekler arasına kalın duvarlar örmek için yazmıyorum. Hayat bana bunun tersini de gösterdi. Bavulu birlikte hazırlayan, çocukla aynı sorumluluğu paylaşan, "Sen otur, ben hallederim" diyen erkekler de tanıdım.
Sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değil, emek verilen bir eylem. Sanırım birlikte tatil yapabilmek de biraz böyle. Birinin sürekli hizmet ettiği, diğerinin sürekli dinlendiği yerde ortak bir mutluluktan söz etmek zor.
En güzel yolculuklarımı düşündüğümde aklımda müzelerden çok insanlar kalıyor. Bir bankta uzayan sohbetler, birlikte gülünebilen aksilikler, kaybolunca suçlu aramak yerine birlikte yön bulmaya çalıştığımız anlar...
Belki de tatilin en büyük lüksü, deniz kenarında olmak değildir. Bir süreliğine kimsenin zihni olmak zorunda kalmamaktır.
Yolun yükü de neşesi de şaşkınlığı da ortaklaştığında insan gerçekten dinlenebiliyor.
Belki Berger'i biraz değiştirerek söyleyebilirim: Nasıl gördüğümüz, nasıl yaşadığımızdan bağımsız değil. Tatil de bunun küçük bir provası aslında. Birlikte yaşamanın, birlikte yorulmanın ve birlikte dinlenmenin provası...
Ve belki de gerçek tatil, bavullar hafiflediğinde değil; birbirimizin yükü hafiflediğinde başlıyor.
*[email protected]
Fotoğraf: Pexels
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















