Kadın işçilerin işyerinde maruz kaldıkları şiddet ve sömürüye karşı örgütlenme mücadelesi, bugün çalışma yaşamındaki saldırıların niteliğini anlamak açısından önemli örnekler sunuyor. Saray oligarşisinin sermaye yanlısı politikaları, bu saldırıların üzerinde yükseldiği zemini oluşturuyor. Ve bu zeminin dört ayağı var; sermayeye teşvikler, esnek, güvencesiz, düşük ücretlerle çalışma, hukukun patron lehine işlemesi ve örgütlenme çabasının bastırılması. Kadın işçiler açısından bu tablo, kadın emeğinin ucuz ve güvencesiz kullanılmasıyla işyerindeki ve evdeki şiddetin iç içe geçmesi anlamına geliyor. Ve kadınların bakım yükünü aile içinde üstlenmesi, işsizlik ve gelir kaybı tehdidi karşısında pazarlık güçlerini zayıflatıyor.
Sermayenin işçilerin örgütlenmesine karşı başvurduğu işten çıkarma, tehdit, sendikal yetkiye itiraz, grev kırıcılığı ve baskı yöntemleri yeni değil. Ancak bugün dikkat çekici olan, bu yöntemlerin örgütlenmenin farklı aşamalarını hedef alacak biçimde bir arada ve dizginsizce kullanılması. Temel Conta, Digel Tekstil ve Smart Solar'da yaşananlar, öne çıkan yönleriyle bu saldırıların günümüzde aldığı biçimi ve kadın işçiler açısından ne anlama geldiğini göstermesi bakımından önemli.
Temel Conta: Grev hakkı hedefte
İzmir'deki Temel Conta'da kadın işçilerin maruz kaldığı şiddet doğrudan çalışma düzeninin parçasıydı. Hamile kalmamaları yönündeki baskılar, doktor kontrollerinin engellenmesi, kimyasallara maruz kalma, düşük ücret ve tuvalet kullanımının denetlenmesi kadınların bedenlerini ve sağlıklarını üretimin gereklerine tabi kılıyordu. İşçiler bu koşullara karşı Petrol-İş'te örgütlenerek greve çıktı.
Grev sırasında yeni işçi alınması, üretimin başka işyerlerine kaydırılması ve makinelerin taşınmasıyla grev kırıcılığı yapıldı. Bakanlık müfettişleri ve mahkeme hukuka aykırılık tespit etmesine rağmen uygulamalar durdurulmadı. İşçiler kolluk müdahaleleri, gözaltılar ve evlerine uzanan soruşturmalarla karşılaştı. Gürültü kirliliği gibi bir sebeple işçiler gözaltına alınırken anayasal hakları açıktan çiğneyen patron ifadeye bile çağrılmadı. 595 günün ardından grev sona erdi; fakat baskı bitmedi.
Grev sözcüsü Sinem Kaya, grev sürecinde yaşananları kamuoyuyla paylaştığı açıklamalar nedeniyle “ticari itibarın zedelenmesi” ve “şirket bilgilerinin paylaşılması” gerekçeleriyle gözaltına alınıp ifade verdi. Grev, fabrikanın üretim yapmaması, dolayısıyla siparişlerinin ve ticari ilişkilerinin etkilenmesi demek. Grevin gücü de buradan kaynaklanıyor. Grev sona erdikten sonra buna dair yapılan açıklamalar dayanak yapılarak dava açılması ise kişisel bir husumet gibi görünse de; esasında mücadelenin ekonomik etkisinin yanı sıra toplumsal etkisinin de bastırılmak istendiğini gösteriyor. Böylece işçilerin yalnızca üretimi durdurma gücü değil, kazansın kazanmasın mücadele deneyimi de hedef alınıyor.
Digel: Şiddet, emeğin denetimi ve işten atma
Alman sermayeli Digel Tekstil'de ise çalışanların yaklaşık yüzde 85'i kadın. Ocak 2025'te ücret artışına itiraz ederek TEKSİF'te örgütlenen işçilerden 15'i işten çıkarıldı. Patronun sendikal yetkiye itirazı sonuçsuz kaldı; işçiler işe iade ve tazminat davalarında kazanımlar elde etti. Ancak mahkeme kararları işe dönüşü sağlamadı. 600 günü aşan direniş sürerken sıfır zam dayatması, küçülme ve yeni işten çıkarma tehditleri devam ediyor.
Digel'i farklı kılan, kadın işçilere yönelik şiddetin örgütlenme sürecinde bütün açıklığıyla ortaya çıkmasıydı. TEKSİF Kadın Komisyonunun raporunda hamile kalmama talimatları, ultrason ve röntgen sonuçlarının istenmesi, cinsel taciz, regl üzerinden aşağılama, tuvalet kısıtlamaları ve işe alımda ayrımcılık yer aldı. Kadınlar bu düzene karşı kolektif irade geliştirdiğinde işten çıkarmalarla karşılaştı.
Smart Solar: Sendikal iradeye müdahale
Aliağa'daki Smart Solar'da ise işçiler zaten sendikalıydı. Ancak TES-İŞ'in imzaladığı toplu sözleşmedeki enflasyon farklarının ödenmemesi ve sendikanın tutumu nedeniyle topluca istifa ederek daha mücadeleci olduğuna inandıkları Enerji-Sen'e yöneldiler. İşçilerin seçtiği temsilcinin görevden alınması ve temsilci belirleme süreçlerine müdahale edilmesi üzerine Eylül 2026'da üretimi durdurarak fabrikayı 96 saat terk etmediler. Sonuçta 85 işçi işten çıkarıldı; bunların 32'si kadın ve direnişin de bel kemiği.
Smart Solar'da yaşananlar, sermayenin sendikal örgütlenmeye müdahalesinin yalnızca sendikalaşmayı engellemekle sınırlı olmadığını gösteriyor. İşçiler zaten sendikalı oldukları halde, mevcut sendikanın haklarını savunmadığını düşünerek başka bir sendikada örgütlenmeye yöneldiklerinde baskıyla karşılaştılar. İşçilerin seçtiği temsilcinin görevden alınması, temsilci belirleme sürecine insan kaynaklarının müdahil olması ve sendikal tercih değişikliğinin ardından gelen toplu işten çıkarmalar, işçilerin kendi temsilcilerini ve örgütlenme biçimlerini belirleme iradesinin hedef alındığını ortaya koydu. Böylece mesele sendikalı olmak ya da olmamak sınırını aşarak, işçilerin nasıl bir sendikal örgütlenme içinde yer alacaklarına karar verme mücadelesine dönüştü. Bu müdahalenin bir boyutuydu. Diğer boyutu ise sendikal mücadelenin içeriğine ilişkindi. Regl izninin toplu sözleşmede yer almaması, mazeret izninin patron onayına bağlanması, kadın işçilerin özgül ihtiyaçlarının hâlâ patronun denetimine bırakıldığını gösteriyordu.
Smart Solar'ın bir başka özelliği, devlet-sermaye ilişkisini görünür kılması. Cumhurbaşkanlığı kararıyla proje bazlı teşviklerden yararlanan şirkete vergi indirimleri, sigorta primi desteği, enerji desteği ve yatırım yeri tahsisi gibi kamu kaynakları aktarıldı. Buna karşılık işçilerin sendikal hakları güvence altına alınmadı. Devletin sermayeye sunduğu desteklerle işçilerin haklarını koruma yükümlülüğü arasındaki çelişki ve taraflılık burada açıkça görülüyor.
Örgütlenme hakkı, şiddete karşı mücadelenin koşulu
Üç fabrikada da sendikal yetkinin tanınmaması, grev hakkının kağıt üstünde kalması, işten çıkarmalar ve sendika tercihine müdahale, örgütlenme hakkını fiilen kullanılamaz hale getiren yöntemler olarak karşımıza çıkıyor. Ve bu deneyimler, kadın işçilerin şiddete ve sömürüye karşı mücadele ederken neden yalnızca patronla değil, örgütlenme haklarını fiilen ortadan kaldıran bir ilişkiler bütünüyle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. İşçi sendikaya üye olsa da yetki alsa da mahkemeyi kazansa da greve çıksa da örgütlenme hakkını fiilen kullanabilmek için yeniden mücadele etmek zorunda bırakılıyor.
Burada devletin rolü de yalnızca kolluk müdahaleleriyle sınırlı değil. Grev kırıcılığına ilişkin kararların fiilen sonuç üretmemesi, işe iade kararlarının işbaşı sağlamaması, sendikal iradenin patron müdahalesine karşı korunamaması; hukuken tanınan haklarla işçilerin bu hakları kullanma gücü arasındaki mesafeyi büyütüyor. Yani saray rejiminin sermayeye sağladığı politik, ekonomik ve hukuki olanaklar, örgütlenme hakkına yönelik saldırılarla gerçekleşiyor.
Kadın işçiler açısından örgütlenme, aynı zamanda şiddete ve sömürüye karşı koyabilmenin, emekleri, bedenleri ve yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmenin koşulu. Bu nedenle kadın işçilerin bu mücadelelerde öne çıkması tesadüf değil. Düşük ücret, güvencesizlik, taciz, mobbing ve bakım yüküyle kuşatılan kadınlar, bu koşullara karşı örgütlenmenin sağladığı kolektif gücü de deneyimliyor.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
İlgili haberler
Dosya: Kadınları kuşatan karanlık: Saray oligarşisi
Dergimizin bu sayısı; grev kırıcılığına, tacize ve cezasızlığa direnen kadın işçilerin karşısındaki fon vurguncularının gerçekliğini ortaya seriyor.
Saray oligarşisine fon kıyağı, kadınlara kesintisiz yoksulluk
Bir avuç sermaye grubuna, iktidar çevrelerine aktarılan her kaynağın, aslında kadınların temel talepleri ya da eşit yaşam hakkı için kullanılmayan kamusal kaynaklar olduğu bir gerçek.
Bir dava dosyası bize ne anlatır?
Patron Ahmet Aslansoy'un cinsel saldırısına uğrayan işçi kadına "itibarı zedeleme" soruşturması açıldı. Sanık patron polis koridorunda korunurken, kadın işçinin kararlı mücadelesi simge oluyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















