Bir süredir gündemimizde bir yanda borsa fonları üzerinden servetine servet katanlar, diğer yanda emekli maaşını yatırıp fon getirileriyle borçlarını ödemeye çalışan ya da az biraz birikimini değerlendirip ev alma hayali olan ama parası buharlaşan yüz binler var.
Yaşananlar, Saray rejiminden bağımsız bir mekanizma gibi gösterilmeye çalışılsa da aslında kamu kaynaklarının denetim dışı, hesap verilmeyen ilişkiler ağı içerisinde dağıtılmasının, iktidar çevresindeki güç ilişkilerini besleyen bu düzenin parçası. Saray oligarşisinin atadığı, ekonomiyi ve kamuyu yönetenlerin, görevi bu işleri denetlemek olanların fon soygunu gündemi içinde konuşulması bunu açık ediyor. Mesela yakından tanıdığımız AKP eski Genel Başkan Yardımcısı eski Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya neredeyse Bakanlığın kadınlara ayırdığı bütçe kadar bir servet kazanmış. Bir asgari ücretlinin 6 bin yılda kazanacağı ama Bakan'ın sadece birkaç ayda bu soygun düzeniyle kazandığı, kamuoyuna yansıyınca iade etmek zorunda kaldığı milyarlar, acaba kaç yüz bin çocuğun bir öğün yemeği, şiddetle ve ölümle yüz yüze kalan kadınlar için kaç sığınma evi eder?
Kadınların yoksulluğu pahasına zenginleşen kim?
Eski Aile Bakanından ve kurumlar üzerinden uzanan bu ilişkiler ağı, halkın yoksulluğu, kadınların güvencesizliği pahasına işlemeye devam eden Saray oligarşisi çevresinde şekillenen bu güç ilişkileri, fonların, teşviklerin, kamu kaynaklarının kimlerin çıkarına dağıtıldığını sorgulamayı zorunlu kılıyor. Bu, doğrudan Saray oligarşisinin tercih ve öncelikleriyle ilişkili. Çünkü birilerinin zenginleşmesi, milyonlarca kadının yoksullaşması, güvencesizliği, bakım yükünün artması demek.
Çocuklara verilmeyen bir öğün ücretsiz yemek, açılmayan sığınma evleri, tıbbi malzemesi bulunmayan hastaneler, inşa edilemeyen güvenli ve nitelikli eğitim kurumları ve kreşler, hepsi saray rejiminin kamu kaynaklarını kullanırken neyi önceleyeceğinin açık sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Kadınların yaşam hakkı sarayın önceliği değil
Bugüne kadar tecrübelerimiz gösterdi ki Saray rejiminin kamusal kaynakları aktardığı önceliklerle biz işçi ve emekçi kadınların en asgari yaşamsal öncelikleri birbirine hiç benzemiyor. Benzemediğini her gün kadınlar hayatlarıyla tecrübe ediyor. Son beş yılda bin 617 kadın erkekler tarafından öldürüldü, bin 266 kadının ölümü de şüpheli. 2022 yılında kadın konukevi sayısını 2025 yılında 112’den 169’a çıkarmayı hedefleyen Bakanlık, bu sözünü bile tutamamış. Demek ki Saray iktidarının öncelikleri arasında kadınların yaşam hakkı yok.
Ekmek ve Gül’ün yıl içerisinde binlerce kadına ulaşarak yaptığı Kadın Yoksulluğu Panoraması Araştırması, kadınların borç ve açlık kıskacında yaşadığını, buna karşılık devletin ekonomi ve sosyal politikalarının kadın yoksulluğunu azaltmak yerine derinleştirdiğini ve kamusal kaynakların kadınların ihtiyaçlarından uzaklaştığını gösteriyor. Kadınlarla yapılan röportajlarda artık daha sık gördüklerimiz: “Boş buzdolapları”, “kaynamayan tencereler”, “çocuğunu okula aç gönderen anneler”, “pazara gidemeyen kadınlar”, “aylardır mutfağına et, meyve girmeyen evler” ve daha nicesi.
Emek sömürüsüne kelime oyunlarıyla yeni kılıflar
Saray rejimi her fırsatta kadın istihdamını artırmakla övünüyor ama aslında gerçek, sayılardan çok öte. Kadınların hâlen yüzde 63,8’i iş gücüne dâhil değil, kadınlar erkeklerin yarısından daha az istihdamda. Genç kadınlarda geniş tanımlı işsizlik yüzde 49’u geçmiş durumda. Kadınlara “lütuf”muş gibi sunduğu ve reklamını yaptığı “istihdam” balonunun arkasındaki gerçek ise yarı zamanlı, düşük ücretli, örgütsüz, güvencesiz çalışma biçimleri. Örneğin okullar, hastaneler gibi kamu kurumlarında güvenceli istihdam biçimleriyle çalıştırmak yerine kelime oyunlarıyla “annelik” diyor, “ev” diyor, “iş” diyor, “uyum” diyor. Emek sömürüsüne “masum” kılıflar giydiriyor. Kadınların evde görünmeyen ve değersizleştirilen emeği yetmiyormuş gibi kamunun iş yükü de ucuz emek sömürüsüyle kadınların üzeri yıkılıyor.
Kamusal kaynakların güvenceli istihdam olanaklarına, kreşlere, kamusal bakım hizmetlerine, sosyal haklara aktarılmayışı; kadınları güvencesizliğe, yoksulluğa, çalışma yaşamının dışına iten eşitsizliği yeniden üretiyor. Türkiye’de şu an aktif olarak hizmet veren kamu kreşi sayısının sadece 349 olması, yapılmayan her kreşin, getirilen kısıtlamaların Saray rejiminin bakım yükünü kadınlara yıktığının göstergesi. Her seçim dönemi verdiği “çocuk bakım hizmetlerini yaygınlaştırma” vaadi ise aslında sistemin bakım emeği yükü üzerine yaşadığı çelişkiden ibaret. Vaat, kadınlara değil aslında sermayeye. Çünkü, sistemin çıkarları ve ihtiyaçları, ucuz emeğe ihtiyaç duyduğu dönemlerde duyuyoruz bu vaadi daha çok. Zaten başı sıkıştığında ilk vazgeçtiği de bu oluyor. “Tasarruf” denilerek önce kamuda kreşlere kısıtlama getirilmesi, sonrasında kreşler “muaf” dense de devletin zaten yenisini açmaması, bütün bunlarla yetinmeyip muhalefeti baskı altına almaya yönelik kıskacın faturasını belediye kreşlerini engelleyerek kadınlara ve çocuklara kesmesi bile niyetini açık ediyor. Dertleri ne kadınların hayatını kolaylaştırmak ne bakım yükünü kamusallaştırmak ne de bu ülkenin çocukları.
Seçim nedeniyle kadınların bir öğün ücretsiz yemek talebine kulak vermek zorunda kalan Saray iktidarı, bunun kamuya maliyetine bile sadece dört ay dayanabildi; seçim bitti, sözlerini unuttu. Seçimlerde kesenin ağzını açıp kadınların mücadele taleplerini bol keseden vaat olarak sunan, her fırsatta dünyanın en “güçlü” ülkelerinden olmakla övünen Saray rejimi, kamu okullarına suyu, sabunu, yemeği sağlayacak bütçe nerde denilince birden kaynakların “sınırlı” olduğunu hatırlayıverdi.
Yük ücretliye, şirketlerin vergi artışı enflasyonun gerisinde
Saray rejimi söz konusu kadınlar ve çocuklar olunca “kaynak sınırlı” diyor ama sermayeye her yıl destek yağdırıyor. 2025’te 561 milyar, 2026’da 713 milyar olan patronlara ve şirketlere verdiği desteği, 2027 yılında 1 trilyon 9 milyara çıkarmayı konuşuyor. 2023-2025 arasında gerçekleşen yüzde 89’luk enflasyonun yükünü kim sırtladı dersiniz? Kamu kaynaklarını dağıtırken sermayeyi önceleyen Saray rejimi, tabii ki kaynakları toplarken bu kez önce işçi ve emekçileri seçiyor. Ücretlilerden kesilen gelir vergisi aynı aralıkta yüzde 311 artarken şirketlerden alınan kurum vergisi sadece yüzde 55 arttı. Şirketlerin vergi artışı enflasyonun bile gerisinde.
Bir avuç sermaye grubuna, ayrıcalıklı şirketlere, iktidar çevrelerine aktarılan her kaynak, aslında kadınların kreş, sığınma evi,okullarda bir öğün ücretsiz yemek gibi talepleri ya da eşit yaşam hakkı için kullanılmayan kamusal kaynaklar olduğu bir gerçek. Bütçeye “kadının güçlendirilmesi” yazınca kadınların hayatlarına değecek politikalar üretildiği anlamına gelmediğinin de gerçek olması gibi.
Çünkü yoksulluk da şiddet de güvencesizlik de olduğu yerde duruyor, hatta her geçen gün derinleşiyor. Mücadele etmemiz ve değiştirmemiz gereken; saray ve etrafında şekillenen bu güç ilişkileridir.
Fotoğraf: DHA
İlgili haberler
Dosya: Kadınları kuşatan karanlık: Saray oligarşisi
Dergimizin bu sayısı; grev kırıcılığına, tacize ve cezasızlığa direnen kadın işçilerin karşısındaki fon vurguncularının gerçekliğini ortaya seriyor.
Güvende olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu
‘Güven, yalnızca birilerinin bize sağlayacağı bir his değil; haklarımızı birlikte savunabildiğimiz, sözümüzün karşılık bulduğu, birbirimizin arkasında durabildiğimiz koşullarda yeniden kurabileceğimiz
Selden sonra işçi kadınların vücudunda yaralar oluştu: ‘Çeşme suyundan nasıl makine yağı geliyor?’
‘Sen burada ölsen bile ses çıkaramazsın’ diyorlar. Bu durum hepimizi korkutuyor. En ufak bir ses çıkardığımızda bizi işimizle tehdit ediyorlar.’
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN























