Güvende olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu
‘Güven, yalnızca birilerinin bize sağlayacağı bir his değil; haklarımızı birlikte savunabildiğimiz, sözümüzün karşılık bulduğu, birbirimizin arkasında durabildiğimiz koşullarda yeniden kurabileceğimiz

Güven hissine dair çok şey yazabiliriz, hatta pek çok farklı anlam ifade edebilir pek çok insan için. Bir yanındakine güvenmek, güvende hissetmek, geleceğine dair güven duymak, sırtını yaslayabilmek... İnsanın bulunduğu yere ait hissetmesi, istediği bir eylemi gerçekleştirebilmesi, rahat davranabilmesi, kaygısının azalması, güçlü hissedebilmesi için en temel hislerden biri olduğunu söylemek lazım. Ancak her açıdan güven kıtlığı yaşadığımız bir dönem geçiriyoruz maalesef. Bu yüzden bu güven kıtlığını yaratanlar “çocuklar/aile/mahalle güvende” gibi ifadelerle olmayan bir gerçeklikten bahsedip duruyorlar, sanki çok duyarsak inanırmışız gibi... 

Yarınımızdan emin değiliz, gelecek güvencesinden çok uzağız. Yarın işten çıkarılma korkusu, bugün daha kötü şartlarda, daha çok şiddet altında çalıştırılmanın sopası olarak sırtımızda. Gençler hatta çocuklar geleceğinden emin değil, geleceğini kurtarma kaygısı “zenginlik ve güç” vadeden çetelerin eline itiyor, kumara itiyor, intihara sürüklüyor, şiddete ve istismara daha açık hale getiriyor. 

Bir yanımızdakinden emin değiliz, aynı sorunların altında birlikte ezildiğimiz yanımızdaki kişiye güven duymuyoruz ya da duyamıyoruz. “Ondan bir şey olmaz”, “Arkamda durur mu?”, “O anlamaz” diyoruz. Aslında bunu derken harekete geçmek konusunda kendimize de güvenmiyoruz.

Sokakta güvenle yürüyemiyoruz, toplu taşımayı güvenle kullanamıyoruz, evde güvenle bulunamıyoruz; birlikte yaşadığımız insanların sınırlarına uygun yaşamayınca, isteklerini yerine getirmeyince şiddet riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.   

Başımıza bir şey geldiğinde, hakkımız çiğnendiğinde devletin bizi koruyacağına, hakkımızı koruyacağına da güvenemiyoruz. Şiddete uğrayıp başvurduğunda karakol kapısından geri çevriliyorsun, korkarak yardım istediğini belli eden el işareti yaptığında bizzat polis tarafından şiddetinden korktuğun kişiye ifşa ediliyorsun, elinde koruma kararları ile katlediliyorsun...

Hava gibi, su gibi ihtiyaç duyuyoruz oysa güvenebilmeye; kendimize, etrafımıza, geleceğimize, yarınımıza, kamusal hizmetlere... Ama bu güvensizlik hiçbirimizde kendiliğinden gerçekleşmiyor. Mecbur bırakıldığımız günlük yaşamımız, hayat koşulları, ekonomik koşullar, “tasarruf tedbirleri” adı altında minik minik elimizden alınırken; yalnız bırakılma, kendi kendine çözüm bulmaya itilme, etrafına güvensizlikle çözümsüz bırakılma içimizde büyüdükçe büyüyor. 

Dergimizin dosyası bu güven kıtlığının adım adım nasıl ve neden yaratıldığını, saray oligarşisinin ve sermayenin vazgeçilmezinin emekçilerin güvensizlik hissine nasıl mecbur olduğunu, tüm araçlarını biz daha da güvensiz hissedelim diye nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Taleplerimiz gerçekleşmeden güvende hissetmemiz mümkün mü?

Bir örnek ile devam edelim. İstanbul’un en köklü üniversite hastanelerinden birindeyiz. 8-9 aydır kadın çalışanları personel tuvaletinde bir erkek çalışanın kayda aldığı ortaya çıktı. Bu, hastanede hem öğrenciler hem çalışanlarda ciddi bir öfke ve kaygıya dönüştü. İnşaat halinde olan hastanede personel için geçici çözümler, kadın personelin mahremiyet ve güvenliğini gözetmeden planlanmış. Konuştuğumuz sağlık emekçisi kadınlar, farklı birimlerde uzun süredir devam eden tuvalet ve soyunma odası sorunlarının, tüm emekçilerin mahremiyetini, güvenliğini doğrudan etkilediğini dile getirdi. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası güvenli çalışma ortamı talebiyle Çapa’da bir basın açıklaması yapma kararı aldı. Sendika şube yöneticilerine ve iş yeri temsilcilerine yüzlerce kişi mesajla olumlu dönüş yaptı. Basın açıklamasına katılan sağlık emekçilerinin bazıları sayının azlığından yakındı. 

Beklenti ile gerçeklik arasındaki makası ise Çapa yönetimine yakın isimlerin ve kimi hocaların “kurum itibarını sarsmayalım” tehditleri ve “zaten fail yakalandı, adli süreç ilerliyor” diyerek şiddeti münferitleştirme çabaları açtı. Yönetimin sorumluluğu üzerinden atma çabasına karşın sendika çağrısı ile yapılan açıklamada, “Hastanenin birimlerindeki tuvalet ve soyunma odaları sorunu tespit edilmeli, kalıcı ve uygun fiziki koşullar sağlanmalı; taciz ve şiddet bildirimlerinin üzerinin örtülmesine izin verilmemeli, başvuran çalışanların korunacağı, gizliliğinin gözetileceği ve misillemeye maruz bırakılmayacakları güvenilir mekanizmalar oluşturulmalı; sorunlar çalışanlarla birlikte tespit edilmeli ve çözüme kavuşturulmalı” gibi talepler yer aldı. Bu talepler hayata geçirilmeden sağlık emekçisi kadınların kendini güvende hissetmesi, yönetim tehdidi altındayken talebini rahatlıkla dile getirmeye güvenebilmesi mümkün mü? Ama hayata geçirilmesi için yan yana gelirken birbirine güvenmek, diğer kapıları açmanın tek anahtarı.

Kamu kurumlarına uygulanan tasarruf tedbirlerinde göz dikilen hep emekçilerin ihtiyaçları ve hakları oluyor. Çapa’daki eylemde İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Benan Koyuncu’nun dediği gibi; “İktidar hep büyük hastaneler yapmakla övünüyor, şehir hastaneleri yapılıyor ama sağlık çalışanlarının yaşam alanları git gide küçülüyor.” Tasarruf tedbirlerinin kamuya bildirilmesinin ardından gözün kamu iş yerlerindeki kreşlere ve kamu emekçilerinin servis hakkına dikilmesi de bunun başka bir örneği. 

Tüm bunlar nelere göre planlanıyor? Bütçeye. Bütçenin kime, neye nasıl ayrılacağına göre. Emekçi halkın ihtiyaçlarına göre mi bütçe hesaplanacak, dağıtılacak yoksa zaten zengin olanların bu zenginliği sürdürme ihtiyacına göre mi? Emekçi halkın güçlü müdahalesi olmazsa ikincisi maalesef.

Bütçe tartışması şiddetsiz bir yaşam talebinden ayrı düşünülemez

Bu ay Meclis takvimi yoğun; 2027 yılında bütçe nasıl bölüştürülecek, nasıl ayrılacak bu tartışılıyor. Çocuklara bir öğün ücretsiz yemek verilecek mi? Kadınları şiddetten koruyacak mekanizmalar güçlendirilecek mi? Güvenceli istihdam olanakları artırılacak mı? Gençler için daha çok yurt inşa edilecek mi? HPV aşısı ücretsiz olacak mı? İş yerlerinde işçi haklarının gaspına ve kötü çalışma koşullarına karşı devlet denetimlerini artıracak, müdahale edecek mi? İş cinayetleri önlenecek mi? Sokak aydınlatmaları tasarruf tedbiri adı altında kısılacak mı bu yıl da? Sendikalaşma hakkı patron ve devlet eliyle gasbedilmeye devam edecek mi? Çocuklar için olmadığı söylenen para, silahlanmaya daha mı çok aktarılacak? Kamusal bakım hizmetleri güçlendirilecek mi? Huzurevi sayıları artacak mı? Sor sor bitmez. Tümü ve daha fazlasının yanıtı işte bu bütçe teklifi görüşmelerinde yanıt bulacak. Bütçe, iktidarın neyi öncelik gördüğünü, kimin ihtiyaçlarını gözettiğini, kimin yaşamını korumaya değer bulduğunu gösteriyor. Bir çocuğun okula aç gitmemesi, bir kadının şiddet gördüğü evden ayrılabilmesi, bir emekçinin iş yerinde sağlığını ve güvenliğini koruyabilmesi, bir gencin geleceğini kurabilmesi bütçeden bağımsız meseleler değil. 

Tam da bu nedenle bütçe tartışması, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne giderken kadınların şiddetsiz bir yaşam mücadelesinden ayrı düşünülemez. Kadınların başvurabilecekleri, gerçekten işleyen ve erişilebilir mekanizmalara; ekonomik bağımsızlıklarını sağlayabilecekleri güvenceli işlere, çocukları için kamusal bakım hizmetlerine; şiddet gördüklerinde ayrılabilecekleri güvenli barınma olanaklarına ihtiyaçları var. Bunların hiçbiri kendiliğinden var olmuyor. Bütçe ayrılmadığında, kurumlar güçlendirilmediğinde, kamusal sorumluluklar yerine getirilmediğinde kadınlar şiddet karşısında daha da yalnız ve güvencesiz bırakılıyor. Bütçede silahlanmaya ayrılan devasa pay da doğrudan kadınları riske atıyor. Hatta bu da sahte “güvenlik” örtülerinden biri, savaş sanayiye ne kadar bütçe o kadar güvenlik getirirmiş gibi...

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bütçesine baktığımızda da bir kadının güçlenmesi için bir günde ayrılan bedelin sadece 70 kuruş olduğunu görüyoruz. Hatta “kadının güçlenmesi” adı altında kadınları esnek çalışmaya yönlendirme bulunuyor. Yani kadını daha güçsüz, daha bağımlı kılacak bir istihdam biçimine yönlendiriyorlar.

Birbirimize yaslanarak değiştireceğiz 

Evet güvende, güven içinde değiliz. Birbirimize güvenemediğimiz, yan yana gelmekten çekindiğimiz, sesimizi çıkardığımızda yalnız kalacağımızı düşündüğümüz koşullar değiştirilebilir. Çapa'da sağlık emekçisi kadınların taleplerini birlikte dile getirmesi, iş yerlerinde güvenli çalışma koşulları için yan yana gelinmesi, bütçenin emekçilerin ve kadınların ihtiyaçlarına göre hazırlanması için yürütülen mücadeleler bunun bir parçası. Çünkü güven, yalnızca birilerinin bize sağlayacağı bir his değil; haklarımızı birlikte savunabildiğimiz, sözümüzün karşılık bulduğu, birbirimizin arkasında durabildiğimiz koşullarda yeniden kurabileceğimiz bir ilişki.

İhtiyacımız olan, bize sürekli güvende olduğumuzun söylenmesi değil; gerçekten güvende yaşayabileceğimiz koşulların yaratılması. Bunun için de güvencesizliğin, yoksulluğun, şiddetin ve yalnızlaştırmanın karşısında birbirimize yaslanabileceğimiz, birlikte değiştirebileceğimize güvenebileceğimiz bir mücadeleye ihtiyacımız var.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

İlgili haberler
25 Kasım 1960’tan 2026’ya bitmeyen mücadele

25 Kasım, yalnızca katledilen kadınları anma günü değil; onların yarım bırakılan mücadelesini sürdürme, şiddetin ve eşitsizliğin kaynağı olan düzene karşı birlikte mücadele etme günüdür.

Ekmek ve Gül dergisi Kasım 2026 sayısı

Mirabel Kardeşler’den bugüne değişmeyen bir gerçek var: Kadınların yaşam hakkını ve eşitliğini hedef alan hiçbir baskı mücadeleyi sona erdiremedi.

Bir öğretmenin gözünden okulda açlık: ‘Açların göz bebekleri’

‘Açlık ve beslenme yetersizliği onların sadece fiziksel ve zihinsel gelişimlerini olumsuz etkilemiyor, sosyal ilişkilerini de zedeliyor. Öfke artık onların bir parçası haline gelmiş durumda.’


Editörden