‘Özel’ olmak üzerine
‘Eğitim sistemi bugün hâlâ şunu söylemeye devam ediyor: Herkes eşit. Ama ben sınıfın içine biraz daha dikkatle bakınca başka bir cümle duyuluyor: Bazıları yarışa birkaç adım önde başlıyor.’

Okulun marşı çalıyor. Öğrenciler hep bir ağızdan söylüyor. Özel bir marş bu, okul için bestelenmiş.

“Siz çok köklü ve özel bir okuldasınız.”

Bu cümleyi son sekiz yılda defalarca duydum. İki farklı “nitelikli” okulda çalıştım. İkisinin de kendine ait bir dili, ritüelleri, sembolleri vardı: marşlar, amblemler, bayraklar… Ve en çok tekrar edilen o cümle: “Siz tarihi geleneği olan, özel bir okuldasınız.”

Bir öğretmen olarak bunun öğrencide yarattığı etkiyi görmemek mümkün değil. Aidiyet duygusu, kendine güven, hatta zaman zaman bir tür seçilmişlik hissi… Eğitim dediğimiz şey biraz da bu değil mi zaten?

Ama sonra başka bir soru giriyor araya. Rahatsız edici bir soru: Gerçekten özel olan ne?

Eğitim tarihine biraz geriden bakınca bu sorunun hiç de yeni olmadığını fark ediyoruz. Modern okul, Sanayi Devrimi ile birlikte yaygınlaşırken, herkese eğitim verme iddiasıyla ortaya çıktı. Aslında hem Sanayi Devrimi hem modern devlet yapılarının kurulmasıyla toplumun ihtiyacı; okuma yazma bilen işçiler, disiplinli, zaman kavramına uyumlu bireyler, ulus-devlete bağlı vatandaşlar olarak belirlendi. Dolayısıyla da zil sistemi, sınıfların yaşa göre ayrılması, standart ve milli müfredat uygulanmaya başlandı.

Ama bu, seçkin eğitimin ortadan kalktığı anlamına gelmedi. Tam tersine, seçkinler için ayrı okullar hep varlığını sürdürdü.

Bizim tarihimizde de modern okulların açılması 19. yüzyıl boyunca sürdü. Osmanlı’da Galatasaray Mekteb-i Sultani, yabancı okullar olarak Robert College ve Fransız liseleri… Bunlar yalnızca iyi eğitim veren kurumlar değildi. Aynı zamanda belirli bir dilin, kültürün, hatta dünyanın nasıl okunacağının aktarıldığı yerlerdi. Bir anlamda sadece bilgi değil, bir “duruş” öğretiyorlardı. Bu açıdan bakınca, bu okulların elitist olduğu açık. Zaten öyle olmak için kurulmuşlardı.

Ama bugünün farkı burada başlıyor. Artık seçkinlik açıkça ilan edilmiyor. Onun yerine daha kabul edilebilir bir hikaye anlatılıyor: başarı. “En iyi öğrenciler buraya gelir, herkes çalışarak kazanabilir.”

Bu cümle yanlış değil. Ama eksik. Çünkü öğrenciler okula eşit başlamıyor. Pierre Bourdieu’nun dediği gibi, bazıları evlerinden getirdikleri bir habitus ile geliyor: Dili daha rahat kullanıyor, kendini daha kolay ifade ediyor, okulun görünmeyen kurallarına daha baştan aşina oluyor. Bizim “çalışkanlık” dediğimiz şey, çoğu zaman bu görünmez hazırlığın üzerine kuruluyor. Ve okul bu farkı çoğu zaman şöyle adlandırıyor: Siz seçildiniz.

Bu noktada sık tekrarlanan bir cümleye de itiraz etmeden geçemiyorum: “Bu okullar çok iyi eğitim verir.” Gerçekten öyle mi?

‘Okulu ‘iyi’ yapan şey ne?’

Son yıllarda, özellikle Proje Okulları Yönetmeliği ile birlikte, birçok “nitelikli” okulun öğretmen kadrosu idari kararlarla değiştirildi. Yıllarını bir okula vermiş öğretmenlerin bir gecede başka yerlere gönderildiğine tanık olduk. Ben de o hareketliliğin içinden geçenlerden biriyim. Bunu sadece kişisel bir kırgınlık olarak söylemiyorum. Ama insanın içine dokunan bir tarafı var: Kendi emeğinin, kendi geçmişinin bir anda yerinden edilebilir olduğunu görmek... Sanki insan, farkında olmadan bir düzenin parçası olmuş da şimdi o düzen değişirken kendini de yeniden konumlandırmak zorunda kalıyormuş gibi.

Belki de asıl soru şu: Okulu “iyi” yapan gerçekten nedir? Eğer iyi okul, güçlü bir öğretmen kadrosuysa, bu kadar kolay dağıtılabilen bir yapı ne kadar “iyi” kalabilir? Eğer iyi okul, öğrencinin gelişimine eşlik eden bir ortam ise, bu ortamın sürekliliği nasıl korunur?

Bugün birçok öğrencinin başarısı, okulun sunduklarından çok, okul dışında kurulan bir emeğe dayanıyor: dershaneler, özel dersler, aile desteği… Okul ise çoğu zaman bu emeğin sergilendiği bir vitrine dönüşüyor.

Bu yüzden belki de cümleyi tersinden kurmak gerekiyor: Bu okullar iyi olduğu için öğrenciler başarılı değil; öğrenciler zaten belirli imkanlarla geldikleri için bu okullar “iyi” görünüyor.

Bir öğretmen olarak ben de iki duygu arasında kalıyorum. Bir yanda öğrencilerimin kendilerine inanmasını, güçlenmesini istiyorum. Diğer yanda, bu “özel olma” anlatısının kimleri dışarıda bıraktığını görmezden gelemiyorum. Çünkü mesele sadece içeridekiler değil. Bir de daha en baştan dışarıda kalanlar var: “başarısızlar”

Kendi adıma ders kitaplarımı satın alamadığımız için eve dönmeden önce utana sıkıla arkadaşlarımın kitaplarındaki soruları defterime yazmak zorunda kaldığım bir okul hayatım oldu. Eşitlik vadeden bir sistemin eşitsizlik ürettiğini çok sonra fark ettim. Çoğu başarısızlığı -ki bu başarı tanımı bile üst sınıfın kabul ettiği şekilde yapılıyor- bizzat benim sandım, başarısızlığı sahiplendim. Yarışı önde göğüsleyenlerin şartlarına bakıp kendime mazeret bulmayı bile ayıp saydım.

Oğlum ve kızım da küçük yaşlardan itibaren edindikleri okuma alışkanlıkları, sınav senesinde dershane ve ders destekleri aldıkları için -ki tek başıma bunu sunmak beni pek çok şeyden mahrum bıraktı- şimdi çalıştığım “köklü bir geçmişi ve özel bir marşı” olan nitelikli okulu kazandılar. Başarılarını takdir etmekle birlikte sırf bir vitrinin içinde okudular diye “özel” olduklarına inanmalarını istemiyorum.

Belki de eğitim sistemi bugün hâlâ şunu söylemeye devam ediyor: Herkes eşit. Ama ben sınıfın içine biraz daha dikkatle bakınca başka bir cümle duyuluyor: Bazıları yarışa birkaç adım önde başlıyor. Ve biz onlara sadece ne kadar iyi koştuklarını anlatıyoruz.

*[email protected]

Görsel: Canva pro yapay zeka


Editörden