Barış dediğimizde hepimizin aklına başka bir şey gelebilir. Kimi için çocuğunun gece korkmadan uyuması, kimi için bir annenin evlat acısı yaşamaması, kimi için kimliği ve dili nedeniyle ayrımcılığa uğramadan yaşamak… Bir kadın işçi için geçim derdinin, yoksulluğun ve güvencesizliğin olmadığı bir hayat; bir başkası için adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün olduğu bir ülke.
1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle kadınlara sorduk: “Barış sizin için ne anlama geliyor? Barışı sağlamak için ne gerekli?” Aldığımız yanıtlar, barışın kadınların hayatında ne kadar somut ve yakıcı bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Savaşın, şiddetin, yoksulluğun, eşitsizliğin ve ayrımcılığın yükünü en ağır biçimde taşıyanlar arasında kadınlar ve çocuklar var.
Kadınların sözlerinde kimi zaman umut, kimi zaman öfke, kimi zaman da yaşananlardan süzülen büyük bir umutsuzluk var. Ancak hepsinde ortak bir ısrar duyuluyor: İnsanların birbirine düşman edilmediği, bütçenin silahlara değil, kamusal hizmetlere ayrıldığı bir yaşam mümkün. Ve bu yaşam, bekleyerek değil; yan yana gelerek, dayanışarak ve barış için mücadele ederek kurulabilir.
Kısa kısa...
Van’dan Hira: Şu anki dünya durumundan dolayı aklıma gelen ilk şey barışın zıttı olan savaş. Barış ancak insanların ortak paydada buluşup bunu sürdürebilmesi ile mümkün olur.
Malatya’dan bir kadın işçi: 1 Eylül dendiğinde aklıma önce yeğenim geliyor, onun doğum günü... Savaşın ne demek olduğunu anlamadan barışı da anlayamayız. Ülkemizde, Ortadoğu’da savaş politikalarının sonucu ölüm, yoksulluk, nefret, ırkçılık oluyor. Savaşın olduğu yerde medeniyet yoktur o yüzden her zaman barış diyoruz.
Malatya’dan bir kadın işçi: Hiç kimse ölmesin, herkes güzel ve mutlu yaşasın. Ekonomik gücümüz daha da iyi olsun. Herkes bu ülkenin vatandaşı, karınca bile incitilmesin. Bu dünyada herkese yetecek kadar yer var. Savaşarak değil kalemle kazanalım.
Kocaeli’den bir kadın: Barış, kişi veya kişiler arasında uyuşulmayan fikir ayrılığından doğan anlaşmazlık sonucunda sağlanan uzlaşma. Barış nasıl sağlanır? Bir tarafın veya iki tarafın savunduğu fikirden belli bir noktaya kadar gerek empati duygusuyla gerek adalet duygusuyla taviz vererek barış sağlanır.
Kocaeli’den bir kadın: Savaşın, kavganın, olmadığı; insanlar arasında huzurun, güvenin, herkesin eşit yaşadığı bir Türkiye diliyorum. Barış adaletle sağlanır.
Dersim’den Duygu: Barış deyince ilk aklıma gelen huzur ve adalet. Barışı sağlamak için empati kurmak, adil olmak gerekli.
Kocaeli’den bir kadın: Barış, savaş ve çatışmanın olmaması, bireyler ve toplumlar arasında huzur, uyum ve güven ortamının sağlanmasıdır. Sadece silahların susması değil; adaletin, insan haklarının ve toplumsal düzenin korunduğu sürdürülebilir bir huzur halidir. Toplumda önyargıları yıkan, farklılıklara saygıyı ve şiddetsiz çözümleri teşvik eden bir eğitim anlayışı benimsemek ise barışı sağlanabilmenin kurallarından biri olabilir.
Korkusuz geceler, acısız anneler için kalıcı barış
Diyarbakır’dan Zelal: Barış; küçük bir çocuğun yaşanan siyasi olaylar nedeniyle kabuslar görmediği, geceleri korkuyla uyanmadığı; annelerin yüreğinin yanmadığı, evlat acısı çekmediği, yıllarca yol gözlemediği ve çocuğunun kemiklerine ulaşmak için yıllarca beklemediği bir süreç. İnsanların kimliği ve dili nedeniyle ırkçılığa maruz kalmadığı, kimliğini ve dilini gizlemek zorunda bırakılmadığı bir yaşam.
Kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için tarafların daha gerçekçi ve somut adımlar atması gerekiyor. Tek taraflı atılan adımların kalıcı olması mümkün değil. Sürecin ilerleyebilmesi için karşılıklı ve somut adımların atılması, bunun yanı sıra toplumun sürece dahil edilmesi ve gerekli desteğin sağlanması gerekiyor.
Sürecin hızlandırılması ve halka karşı daha açık ve dürüst olunması gerekiyor. Geçici düzenlemeler yerine, kalıcı ve sürekliliği güvence altına alan yasal düzenlemeler en acil şekilde hayata geçirilmeli. Barışın yalnızca bir dönem ya da bir sürecin konusu olmaması, kalıcı bir yaşam biçimine dönüşmesi için atılacak adımlar buna göre şekillendirilmeli.
‘Barış için hukuk ve adalet şart’
Diyarbakır’dan bir sağlık emekçisi: Ne yazık ki önceki barış süreçlerine kıyasla bugün içimde hiçbir umut taşımıyorum. 2015 yılındaki süreç beni çok heyecanlandırmış, barış ihtimali beni gerçekten mutlu etmişti. Ancak bugün, barışın sağlanması için ortaya konan yasal dayanaklar veya taslaklar bana inandırıcı gelmiyor. Çünkü ortada işleyen bir hukuk veya adalet sistemi olduğuna artık inanmıyorum.
Eskiden meselenin sadece dağlardaki ve askeriyedeki silahların susması olduğunu düşünür, bunun hem Türkler hem de Kürtler için yeterli bir adım olacağına inanırdım. Ancak bugün sorun artık çok daha derin ve karmaşık bir boyutta. Mesele sadece çatışma değil; bir ekmek ve yaşam mücadelesine dönüştü. Toplumda şiddet normalleşti, insanlar etnik kimlikleri veya sudan sebeplerle birbirinin canına çok rahat kastedebilir hale geldi. Trabzon'da Amedspor forması giyen birine yapılanlar, bu zehirli algının en basit ve acı örneğidir. Bizler samimi duygularımızla barışın gelmesini istesek de 20 yılı aşkın süredir toplumda yaratılmak istenen o kutuplaşma algısı maalesef hedefine ulaştı.
Bugün resmiyette bir barış sağlansa ve silahlar sussa bile, toplum birbirine düşürülmüş durumda. En ufak bir anlaşmazlıkta insanların birbirini asılsız iftiralarla şikayet edip hapse attırabildiği, kimsenin fikirlerini özgürce ifade edemediği, muhalif veya aydın insanların keyfi olarak tutuklandığı bir düzendeyiz. Hukukun, hak arama hürriyetinin ve yasal hakların işlemediği böyle bir ortamda, sadece resmiyette kalacak sözde bir barış sürecinin hiçbir anlamı ve mantığı yoktur.
Bu umutsuzluğumun bir diğer sebebi de siyasete olan inancımı tamamen yitirmiş olmamdır. Siyasetin karşılıklı menfaatler ve yalanlar üzerinden yürüdüğünü düşünüyorum. Örneğin, iki yıldır var olduğu söylenen bu yeni süreçte, Selahattin Demirtaş gibi suçsuz yere içeride yatan insanların durumu neden çözülemiyor? Siyaset öylesine çirkinleşti ki kendime en yakın hissettiğim yapılarda bile menfaat çatışmaları görüyorum.
Sonuç olarak; bütün bu hukuksuzluk, toplumsal çürüme ve yozlaşma karşısında, barış ihtimaline artık ne yazık ki sıcak bakamıyorum. Keşke Sırrı Süreyya Önder’in o kadar yaşadığı zorluğa rağmen içinde taşıdığı o güzel duyguların ve umudun onda biri bende de olsaydı. Ancak mevcut tabloya baktığımda, içimde barışa dair hiçbir heyecan ya da umut kırıntısı bulamıyorum.
Ayrışmadan yaşayabildiğimiz bir dünya
Antep’ten Elif Çelik: Barış benim için insanların korkmadan ve ayrışmadan yaşayabildiği bir dünya. Savaşların, şiddetin ve nefretin olmadığı; çocukların güvenle büyüdüğü bir hayat. Farklılıklarımızla birbirimizi anlayabildiğimiz, huzur içinde yaşayabildiğimiz güzel günler. Barışın insanların birbirini anlamayı ve birlikte yaşamayı seçmesi olduğuna inanıyorum. Barışın hayatımızda olduğu günleri diliyorum.
Savaşı doğuran koşullarla da mücadele ederek barış gelir
Adana’dan Ayşegül: Benim için barış, yalnızca savaşların ve silahların susması değildir. "Barış; sömürünün, eşitsizliğin, baskının ve şiddetin olmadığı bir yaşamı savunmaktır." Çünkü savaş yalnızca cephede yaşanmaz. Savaşın yükünü isçiler, yoksullar, kadınlar ve çocuklar taşır. Birileri karar verir, birileri savaşır; ama bedelini çoğu zaman sadece halk öder. Bu yüzden benim için barış; "insanın insanı sömürmediği bir dünya mücadelesidir." Konuya dünya barışı olarak bakmak istediğimde ise barış; sınırların, milliyetlerin ve farklılıkların insanları birbirine düşman etmek için kullanılmadığı bir dünya demektir. Bir insanın hangi ülkede, hangi dilde, hangi kimlikte doğduğunun onun yaşam hakkını belirlemediği; hiçbir çocuğun savaş uçaklarının sesini öğrenmek zorunda kalmadığı bir dünya...
Barışı nasıl sağlayabiliriz? Öncellikle savaşın ve şiddetin nedenlerini sorgulamalıyız. Yalnızca savaş çıktığında barış demek yetmez. Savaşı doğuran koşullarla da mücadele etmek gerekir. Bunun için eşitsizlik ve yoksullukla mücadele edilmeli. Emek sömürüsüne son verilmeli, insanca çalışma ve yaşam koşulları sağlanmalı. Silahlanmaya ayrılan kaynakların insanlığın ihtiyaçları için kullanılması savunulmalı. Savaştan doğrudan etkilenen halklar barış süreçlerinin öznesi olmalı. Ve en önemlisi; barış yalnızca yönetenlerin bize verdiği bir şey olarak görülmemeli. Barış örgütlenerek, dayanışarak, haksızlık karşısında susmayarak, birbirimizin özgürlüğü kendi özgürlüğümüz kadar önemseyerek kurulabilir. Çünkü sınıfsız, sömürüsüz, cinsiyet eşitliğinin olduğu ve savaşların olmadığı bir dünya hayal etmek romantik bir ütopya değil; uğruna mücadele edilmesi gereken bir insanlık idealidir. Benim barıştan anladığım budur; barış, yalnızca savaşın bitmesi değil, insanın özgürleşmesidir. Ve biz, böyle bir dünyayı istemekten değil, böyle bir dünya için mücadele etmekten vazgeçmemeliyiz.
Bir sözümüz var: Bu ülkeye barış gelecek
Adana’dan Emine Argüç: Şairin, şiirinin en çok can yakıcı sözü, "Çocukların gördüğü düştür barış" diye başlar. Barış... Ne güzel sözcüktür, ne anlamlı şeyler çağrıştırır ki; mutluluk, huzur, refah, eşitlik, yan yana durmak, ötelemeden yaşamak, anaların gözyaşlarının bunca yıldır akmasının bitmesi, daha ne çok kelimelere sığmayan açıklaması vardır barışın. Ülkemizde onlarca yıldır barış için alanlarda, sokaklarda, eylemlerde bir aradayken, haykırdığımız dilimizden düşürmediğimiz en anlamlı sözcüktür barış. Değil midir ki, bu uğurda canice yapılan katliamda yitirdiğimiz yüzlerce canımız, kız kardeşlerimiz, yoldaşlarımız, yeğenlerimiz, Şebnemlerimiz, Dilanlarımız… Acıları daha dün gibi yüreğimizi yakıp kavurmuş, ne anaların gözyaşları ne de yüreklerinin yarası kapanmıştır. Onlara bir sözümüz vardı. Bu ülkeye mutlaka barışı getirecektik. Belki henüz oluşmadı. Ama söz olsun; ne analarımızın gözyaşının akmasına ne gencecik fidanlarımızın toprağa düşmesine, halklarımızın birbirine düşman edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Bu ülkeye barış gelene kadar bütün demokratik güçlerle mücadelemiz sürecektir. Ta ki allı yeşilli mendillerimizle kol kola, omuz omuza barış halayları çekip barış türküleri çığırıncaya dek... Sözümüz olsun.
Fotoğraf: Van_Gogh_The_Olive_Trees
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















