Dile kolay 25 yıl… Çeyrek asır boyunca yasaları, politikaları ve söylemleriyle işçi ve emekçi kadınların hayatlarının hemen her alanına müdahale eden bir iktidar AKP. İstihdamdan medeni haklara, kadına yönelik şiddetten eğitim ve sağlığa kadar pek çok alanda kadınların yaşamını doğrudan etkileyen politikalar hayata geçirdi.
Bugün 25 yıllık bu dönemin bütün politikalarını tek tek değerlendirmekten çok, bunların bize ne gösterdiğini tartışmak zorundayız. Bu dönem, Türkiye’nin emperyalizmle kurduğu ilişki doğrultusunda devlet politikalarının dönüşümüyle kadınların emeğinin ve hayatlarının da yeniden düzenlendiği bir dönem olarak okunmalı. Aslında mesele yalnızca hangi yasaların çıkarıldığı ya da ne söylendiği değil; devletin ve iktidarın işçi ve emekçi kadınlarla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiği.
İstihdamda esneklik yeni bir gündem değil
Bugün açısından, özellikle kadınlar açısından çokça dile getirilen istihdamda esnekleşme, yeni bir gündem değil. IMF, BM ve birçok diğer uluslararası emperyalizmin temsilcisi kurum ve kuruluşun 90’lardan itibaren gündeme getirdiği bir mevzu işgücü piyasasında esnekleşme. Hatta Türkiye’de henüz İş Kanunu’nda 2003’teki dönüşüm gerçekleşmeden önce dahi IMF’nin Türkiye’deki işgücü piyasasına ilişkin “genel olarak esnek” gibi bir değerlendirmesi söz konusu. Bu değerlendirme, bugün iktidarın söylediği tatlı ama boş sözlerden arındırılmış biçimde ortaya konuyor ve aslında işçi sınıfının karşısında esnek istihdamın nasıl bir sermaye silahı olduğunu itiraf ediyor:
“İş gücünün yalnızca küçük bir bölümü toplu ücret sözleşmeleri kapsamındadır. Toplam 20 milyon çalışan içerisinde sendikal örgütlülük yalnızca 2,5-3 milyon civarındadır ve bunların yalnızca 1 milyonu toplu iş sözleşmelerinden yararlanmaktadır… İşsizlik ödeneğinin, çalışılan son dört aydaki ortalama ücrete oranı yüzde 50 gibi düşük bir düzeydedir ve işsizlik ödeneği ödeme süresi altı ayla sınırlandırılmıştır. Asgari ücret, ortalama ücretin oldukça altında belirlenmektedir...”
100 küsur sayfalık bu rapor, Türkiye’de emek piyasasının hâlihazırda esnek olduğunu ifade ederken bu esnekliğin olumsuz bir şey olmadığını; hatta ücretlerin ve istihdamın “ekonomik koşullara” daha hızlı uyum sağlayabilmesi için daha da esnekleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor. Şimdi bu “ekonomik koşullara uyum” ifadelerinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın 2026 Bakanlık bütçesi Genel Kurul görüşmeleri sırasında esnek ve yeni nesil çalışma modelleri hakkında yaptığı konuşmasındaki karşılığına bakalım:
“Türkiye’nin çalışma hayatını, bu küresel değişimin pasif bir izleyicisi değil; güçlü bir aktörü hâline getirme iradesindeyiz… Bugün, sizlerle paylaşacağım çalışmalarımız, hedef ve önceliklerimiz; Türkiye’nin bu küresel dönüşümde; güçlü, rekabetçi, üretim odaklı ve aynı zamanda ‘kimseyi dışarıda bırakmayan’ çalışma hayatı vizyonunun, açık bir göstergesidir.”
AKP iktidarının ilk yıllarında IMF’nin tartıştığı esneklik, işçi sınıfının toplu iş sözleşmesi, insanca ücret ve iş güvencesi gibi haklarının kolayca gasbedilebilmesiydi. 2026’da ise Bakan Işıkhan, esnekliği “küresel dönüşümün” zorunlu sonucu olarak sunuyor ve devamını vadediyor. Kadınlar için “aile ve iş yaşamının uyumu”, yaşlılar için “aktif yaşlanma”, gençler için “istihdam” politikaları da bu esneklik anlayışına dayanıyor. İktidar böylece işçi ve emekçileri daha ucuz, esnek ve güvencesiz çalışmaya iterken, kadınların da bu koşullara mahkum edilmesini derinleştiriyor.
İktidar IMF’nin kadın istihdamı politikasını örgütlüyor
Bu noktada kadın emeğinin sermaye açısından özel bir başlık olduğunun altını çizmemiz gerek. IMF’nin yayımladığı “Global Employment Gender Gaps” raporunda şu ifadeler yer alıyor:
“Hem çalışanların haklarını koruyacak hem de işverenlerin ve çalışanların ihtiyaçlarına uyum sağlayabilecek daha esnek çalışma düzenlemelerine olanak tanıyacak şekilde iş yasalarının gözden geçirilmesi gerekmektedir. Daha uyarlanabilir çalışma seçenekleri sunulması, işverenlerin kadın çalışanları işe almasını ve istihdamda tutmasını kolaylaştırarak kadınların işgücü piyasasında aktif biçimde yer almaya devam etmelerini sağlayabilir.”
Kadınlara yönelik esnek çalışma tarifleri IMF ile de bitmemekte; Avrupa Birliği’nin ve Birleşmiş Milletler’in çeşitli raporlarında da kadınların “bakım yükü” göz önüne alınarak esnek istihdam, bir uyum programı ve piyasadaki “şokları” daha iyi bir biçimde göğüsleyebilecek bir yöntem olarak ele alınıyor. Bugün IMF’ye yönelik sert söylemler geliştiren iktidar, sermayenin emek piyasasından beklentileri açısından aynı hattın önemli unsurlarını kendi politikaları içinde yeniden üretiyor; kadınların esnek ve güvencesiz çalışmasını “aile ve iş yaşamının uyumu” adı altında örgütlemeye çalışıyor.
İktidar ucuza çalışan kadın işçi istiyor
“Tüm bunlarla birlikte şu yargıyı düşünelim: ‘AKP kadınları eve kapatmaya çalışıyor.’ Oysa 25 yıllık politikalara bakıldığında AKP’nin kadınları istihdamdan çekmek gibi bir hedefi olmadığı görülüyor. Tam tersine, kadın emeğinin piyasaya dahil edilmesini teşvik ediyor. Ancak bunu kadınların aile içindeki sorumluluklarından kurtularak eşit koşullarda çalışması üzerinden değil; bu sorumlulukları sürdürerek, eşitsiz ve güvencesiz bir konumda çalışması üzerinden yapıyor.
Bakım yükünün toplumsallaşması, bakımın ve ev içi angaryanın kamusal bir hizmet olarak örgütlenmesi; sermaye iktidarı olan AKP açısından tercih edilen bir yol olmadı. Çünkü çocukların, yaşlıların, hastaların ve engellilerin bakımının kamusal bir sorumluluk olarak örgütlenmesi, hem devletin sosyal harcamalarını hem de sermayenin kadın emeğinden yararlanma biçimini dönüştürmeyi gerektiriyor. Bu nedenle Aile Şuralarında dahi “ailenin kendi sorunlarını çözme yeteneğinin artırılması” tartışması yürütüldü. Yani iktidar kamusal hakları sağlama sorumluluğundan çekildi, ancak bunun sonucunu yaşayan aile ve özellikle de kadınlar, bu nedenle ortaya çıkan sorunları çözmekle mükellef oldu.
Kadınların eşit istihdama katılımı için talep edilen kamusal bakım politikaları yerine iktidar, yine emperyalizmin çizgisinde “Komşu annelik” çözümünü öneriyor. Böylece kadınları güvencesiz girişimciliğe iterken kamusal bakım sorumluluğunu da özelleştiriyor.
Böyle baktığımızda, AKP’nin ekonomi ve istihdam politikaları ile aile politikası birbirini tamamlayan iki politika olarak karşımıza çıkıyor. Kadının çalışması teşvik ediliyor; ancak kadın, gelecek işçi nesillerinin bakımından ve ev içindeki yükten kurtarılmıyor. Bu politik yönelim ise “Aile On Yılı” ifadesinde yoğunlaşıyor.
Aile hem kendi sorununu hem de ‘milletin’ sorununu çözmekle yükümlü
AKP, henüz 2002’deki seçim beyannamesinde de sermayenin istediği bir türde aileye ve kadın istihdamına yönelik atıflarda bulunuyor: “Ev içi emeğin saygınlığı korunarak, kadınlar için yeni istihdam alanları oluşturulacaktır.” Beyannamede aile, toplumun temeli ve güçlü bir sosyal güvenlik kurumu olarak tanımlanıyor. Yani krizlerde, kapitalizmin yarattığı tahribatlarda, bu tahribatı göğüsleyip yumuşatacak kurum olarak aile kodlanıyor; kadın da burada birincil sorumlu olarak ilan ediliyor. 2001 krizi ve işçi, emekçi ailelerin aldığı pozisyon, birçok metinde buna örnek olarak gösteriliyor.
Bugünün aile politikalarına baktığımızda ise özellikle doğum artış hızının Türkiye’de olduğu gibi dünya genelinde de düşmesi, kamusal bakım yükünün artması ve daha fazla işgücüne duyulan ihtiyaç, kadınları Türkiye’de de yine göreve çağırıyor: Ailenize sahip çıkın!
Bu çağrının altında yalnızca doğum hızının azalması da yatmıyor. Aynı zamanda aile çağrıları, işçi ve emekçilerin altında ezildiği politikalara –bunlar ekonomi politikaları olabilir, savaş politikaları olabilir, demokratik hakların, seçme-seçilme hakkı dahil, gaspı olabilir– boyun eğmelerinin gerekçesi haline getiriliyor.
AKP’nin ilk yıllarında “ailenin kendi sorunlarını çözebilmesi” politikası, ilerleyen yıllarda ailenin “dış güçlere” karşı savunulması, milli birlik için korunması elzem olması gibi birçok nitelikte bir dönüşüm geçiriyor. Bu dönüşüm, kadınların eşitlik taleplerini dahi “düşman” gösteriyor; hâlihazırda var olan medeni haklarına –miras, boşanma gibi– yönelik saldırıları körüklüyor. İşçi ve emekçi kadınların yalnızca Türkiye’de değil; dünya genelinde, tarih boyunca kazandığı haklar hedef haline getiriliyor.
Kadınlar ‘faşizmin inşasından’ ne anlamalı?
Bu hakların hedef alışını ise başta da anlattığımız gibi AKP’nin yalnızca muhafazakar bir parti olmasıyla ilintili değil. Emperyalizm, her alanda tekelleşmeyi ve kendi karşısında bir “muhalefet” gücü barındırmamayı – bu muhalefet zorunlu olarak bir siyasi parti olmak zorunda değil; kendi haklarını isteyen kadınlar da bu muhalefetin bir parçasıdır- bir eğilim olarak içerirken, bu eğilim yalnızca iktisadi meselelerde değil, aynı zamanda siyasi meselelerde de ortaya çıkıyor. İktisadi gücü kim elinde bulunduruyorsa, bu iktisadi gücün asıl üreticilerinin hayatları üzerindeki kontrolü de o sağlıyor. Bugün kadınların yalnızca ekonomik haklarına değil; birçok sosyal hakkına saldırmak da emperyalizmin ve AKP’nin öngördüğü çalışma rejiminin, sömürü ilişkilerinin devamlılığı açısından büyük önem taşıyor.
Bugün AKP’nin işçi ve emekçi kadınların giyinişinden cinselliğine, toplumsal hayattaki temsilinden kendini ifade ediş biçimine birçok alana saldırıyor olmasını da güdüleyen temel nokta bu eğilim. Dünyanın dört bir tarafında kadın haklarına; kürtaja, boşanmaya, annelikten kaynaklanan haklara; şiddete karşı korunmaya vb. yönelik saldırılar, emperyalizmin gericiliğinin geldiği noktayı açıktan bizlere gösteriyor. Ve bu ilişkilerin ortasında Türkiye, bu gericiliği en saldırgan bir biçimde örgütlemeye, uluslararası sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda seçme seçilme hakkı dahil saldırmaya aday bir biçimde öne çıkıyor. Birçok yazımızda da bahsettiğimiz “faşizmin inşası ya da kurumsallaşması” aslında böyle bir zemine oturuyor.
Bütünün vazgeçilmez bir parçası…
Peki, AKP’nin 25. yılında durum böyleyken nasıl bir mücadele yürütmek gerekiyor? Aslında dosyamızda kadınların yürüttüğü mücadelenin birçok örneğine yer verdik. Kendi hakları için; örgütlenme, eşit bir biçimde yaşama, siyasete dahil olma gibi birçok hakkı için mücadele eden kadınlardan bahsediyoruz. Ancak bugün ihtiyaç olan, bu mücadeleleri ve talepleri; hayatı işçi ve emekçi kadınlar açısından yaşanamaz kılmayı hedefleyen, hem iş yerinde hem de toplumsal yaşamda kadınlara kölece bir yaşam dayatan iktidara karşı ortak bir mücadele hattının parçaları olarak örgütleyebilmek.
25 yılın bize gösterdiği belki de en önemli şey şu: Kadınların hayatını düzenleyen hiçbir politika yalnızca “kadın politikası” değil. Bu politikalar, devletin nasıl örgütlendiği ve işçi ve emekçilerle nasıl bir ilişki kurduğuyla ilgili. Bu nedenle kadınların karşısına çıkarılan her saldırıyı da bu bütünün içinde değerlendirmek gerekiyor.
Fotoğraf: TCCB
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















