Kadınlar COP31’den mor yeşil kamucu dönüşüm bekleyebilir mi?
COP31’in yeşil ve mor dönüşüm vaatleri, sermayenin doğayı ve emeği sömürmeye dayalı yapısını sorgulamadıkça eşitsizlikleri ortadan kaldıramaz. Zira gerçek dönüşüm, sermayeye karşı mücadeleden geçiyor.

COP31 Zirvesi bu yıl 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da yapılacak. Bu zirve, iklim değişikliğine karşı mücadele etmeyi hedeflediğini iddia eden ülkelerin bir araya gelerek “küresel iklim krizine karşı mücadele yöntemlerini belirlemek, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşılmasını hızlandırmak ve uluslararası iklim politikalarını müzakere etmek” perdesiyle düzenleniyor. Ancak amacıyla çelişecek şekilde, bu zirvenin katılımcıları iklim krizine neden olanlardan oluşuyor. 

Türkiye’de gerçekleştirilecek zirve yaklaşırken, “İklim Adaleti İçin Mor, Yeşil, Kamucu Dönüşüm Çağrısı” başlığıyla bir imza kampanyası başlatıldı. COP31’e yapılan “mor dönüşüm” çağrısına itirazlarımızı yazmadan önce, bu zirve nasıl bir zirve, zirveye kimler katılıyor hep birlikte bakalım.

Zirveye kimler katılıyor?

En çok petrol üreten ülkeler listesine, günlük 10 milyon 533 bin 244 varil petrol üretimiyle giren Rusya, yine aynı listeye günlük 5 milyon 334 bin 336 varil petrol üretimiyle giren Çin, yine petrol üretimleriyle bilinen Birleşik Arap Emirlikleri ve Azerbaycan zirveye katılan ülkeler arasında. "Kick Big Polluters Out" (KBPO) koalisyonunun geçtiğimiz yılki COP30 Zirvesi öncesinde yaptığı analize göre, zirveye katılan her 25 kişiden biri fosil yakıt lobicisi. Ayrıca Euronews'un aktadığına göre, COP30 zirvesine 1600'den fazla fosil yakıt lobicisine erişim izni verildi. COP29 Zirvesinin Başkanlığını ise Azeri bir petrol devi olan Azerbaycan’ın Ekoloji ve Doğal Kaynaklar Bakanı Mukhtar Babayev yaptı. Babayev aynı zamanda ülkemizde de faaliyet gösteren SOCAR’ın eski bir yöneticisi.

Sermayenin iklim zirvelerindeki ağırlığı yalnızca fosil yakıt lobicilerinin varlığıyla sınırlı değil. Sermayenin doğada yarattığı tahribatın sonuçlarını doğrudan yaşayanların ihtiyaçları yerine, doğayı ve yaşamı sermaye birikiminin yeni alanları olarak görenlerin öncelikleri öne çıkıyor. Bunun sonuçlarını yaşadığımız kentlerde de görüyoruz. Örneğin daha geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da yağan en ufak yağmurda sel felaketi meydana geldi. Hepimiz biliyoruz ki bu felaketlerin arkasında havzaların ve dere yataklarının yapılaşmaya açılması, kentin doğal su yollarının tahrip edilmesi var. Buna rağmen COP31’de havzaları korumak için davalar açan İSKİ’ye yer verilmemişken, İstanbul’un yarısına su sağlayan Ömerli havzasına Biyoteknoloji İhtisas Organize Sanayi Bölgesi kurmak için çalışmalara başlayan BİYOSAD’a “Türkiye’nin yeşil sanayileşme modeli” sunumu için yer verildi. Yani toplumun suya erişimini önceleyen bir kurum yerine, su havzalarını kâr için yapılaşmaya açan kurum katıldı.

Bu zirve neden düzenleniyor? 

Öncelikle son yıllarda literatüre giren “greenwashing” yani “yeşil yıkama, yeşil aklama” kelimesi boşuna yaygınlaşmadı. Orman alanlarını maden ve petrol için talan edenler; doğaya siyanür gibi tonlarca zehir saçanlar; orman yangınlarını önlemek için bütçe ayırmayanlar; kısaca doğayı altın, hammadde, petrol gibi fosil yakıtlar için yakıp yıkanlar içinde yaşadığımız dünyayı sona hazırladıklarını saklamak istiyorlar. Bunun yanında da “Biz doğamız için önlemler alıyoruz, zirvede tedbirler koyuyoruz” diyerek asıl sorumluların kendileri olduğunu görmemizi istemiyorlar.

Paris Anlaşması'nda hedef olarak belirlenen, küresel ortalama sıcaklık artışının, sanayi öncesi döneme (1850-1900) kıyasla 1.5 derece ile sınırlandırılması hedefi, bir dönem bu zirvenin ana gündemlerinden biriydi. Ancak bu kotanın geçerliliği kalmadı ve hedefler yükseltildi. Hem bu kotaya uymak hem de dünyayı belli bir gaz emisyonu kotasında tutmak için ülkeler, COP Zirvelerine Ulusal Katkı Beyanı sunuyor. Bu beyan o ülkenin yıllık üreteceği emisyon kotasını belirliyor. Ancak emisyon azaltmak için uygulanan bu yöntemde, eğer bir ülke bildirdiğinden daha az emisyon salgıladıysa, kalan emisyon kotasını başka bir ülkeye satabiliyor. Yani doğayı kirletme “hakkı” bir metaya dönüştürülüyor. Örneğin Yatağan Termik Santrali gibi havamızı kirleten, mahsulümüzün verimini etkileyen kirletici santraller GES veya RES kurmaları halinde karbon vergisinden kurtulabiliyor. İsdemir, Erdemir ve Kardemir gibi şirketler, sınırda karbon vergisinden kurtulmak ve ülke içinde ETS kapsamında “temiz hava” alma peşine düşmemek için her şeyin bedava olduğu 6. Bölgede, 15 ilde GES tarlaları oluşturuyor. Hatta bazı şirketler, kendilerine karşı çıkan, yaşam alanını savunan halkı, “Buraya GES kurmamıza izin vermezseniz maden gelir” diye tehdit etme cüretinde bile bulunuyor. 

Bir iklim finansmanı durumu var. Sanayi Devrimi’nin ardından gelişen ve iklim krizinde en çok payı olan ülkeler, “gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelere daha az sorumlulukları olduğu ve daha çok etkilendikleri için” para veriyor. Tüm bunlar, “eşitsizliği üreten ilişkilerin” sınıfsal ilişkiler olduğunu ve sermaye sınıfının kurduğu zirvede karar verilebilecek tek şeyin sermayelerini daha güvenli büyütmek olduğunu gözler önüne seriyor.

Doğanın tahribatı en çok işçi, emekçi kadınları etkiliyor

Doğanın kâr uğruna tahrip edilmesinin sonuçları elbette dünyadaki herkes etkileniyor. Ancak burjuvazi ve işçi sınıfının etkilenme düzeyi birbirine yakın bile değil. Patronlar ve onların temsilcisi olan iktidarların politikaları; nice iklim olayının afete dönüşmesine yol açıyor. Bunun sonuçlarına ise işçiler, emekçiler, kısaca bu işin sorumlusu olanlar dışındaki herkes; açlık, sefalet, işsizlik, barınamama gibi pek çok sorunla karşı karşıya kalarak katlanmak zorunda bırakılıyor. 

Bu tahribattan en çok da kadınlar ve çocuklar etkileniyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre, iklim felaketleri nedeniyle yerinden edilen nüfusun yaklaşık yüzde 80'i kadın. Üstelik kadınlar, herhangi bir felakette işsizlik ve kaynaklara erişim sıkıntısı, artan ev içi angarya gibi sorunlarla baş başa bırakılırken hijyenik ped gibi en temel ihtiyaçlara bile ulaşamıyor. 

Bu işin sorumluları da bunu fark etmiş olacak ki geçtiğimiz yıl yapılan COP30 Zirvesinde, karar kısmına bunu da eklediler. Belem Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı'nı kabul ettiler. Plana göre “gelişmemiş veya gelişmekte olan” ülkelere sağlanan iklim fonları, yerel kadın örgütlerine, yerli ve kırsal topluluklardaki kadın liderliğindeki projelere de ayrılacaktı. Ayrıca “kadınların haklarının korunmasını ve yeşil istihdama erişimlerini güvence altına alınacak” ve karar alma mekanizmalarına cinsiyetler arası eşit katılım sağlanacaktı. Kadınlar, temiz enerji projelerinde istihdam edilecekti. 

‘Adım atıyormuş gibi’ görünmelerine kanmıyoruz

Öncelikle biz kadınları yerlerinden edenlerin yine bizi desteklemesini; hayatlarımıza bile göz dikenlerin, bize umut vermesini bekleyemeyiz. Elbette burjuvazi, kadın ve çevre hareketlerinin verdiği mücadele karşısında “adım atıyormuş gibi görünmek” ve kepçeyle alabilmek için “kaşıkla vermek” niyetiyle “olumlu” kararlara imza atmak zorunda kalmıştır. Ancak her şeyi kılıfına uyduran iktidarların, sermayesini doğayı mahvetmesini göze alarak yatırım yapmaya çağırdığı “gelişmiş ülkelerden” aldığı parayı bizim eşit katılımımız için harcamayacağını biliyoruz. Bunu belki de ülkenin dört bir yanındaki madenlerine, en önde kadınların karşı çıktığı, en başta yine kadınların yaşam alanlarına zehir saçan Cengiz Holding’in COP31'in “Sürdürülebilir Dönüşüm Ortağı” olmasından anlayabiliriz. İktidarın, her projesine onay verdiği Cengiz Holding’in karşısına örgütlenerek dikilen kadınlara, yine Cengiz Holding’in “Sürdürülebilir Dönüşüm Ortağı” olduğu zirve nedeniyle alacağı paradan ayırmasını bekleyemeyiz. Örneğin Kaz Dağları’nda 500 bin ağacı kesen Cengiz’in, buna engel olmak isteyen kadınların ve halkın karşısına polisi diktiğini ya da ihaleye bile girmeden aldığı Rize’nin İkizdere ilçesindeki İşkencedere Vadisi’nde maden ocağında halkın itirazlarına ve iki "iptal kararına" rağmen devam ettiğini, orada mücadele eden kadınların üzerine kepçeleri sürdüğünü hatırlayalım.

Çünkü tıpkı “greenwashing” gibi burjuvazi kadına yönelik şiddetle mücadele, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları gibi konularda “purplewashing” yani mor yıkamayı da bir perde olarak kullanıyor. Kadın işçilere, aynı iş yükünü sırtlandıkları, aynı saatler boyunca çalıştıkları erkek işçilerden daha az maaş veren; iş başvurusunda bulunan bir kadına, “Çocuk düşünüyor musun?”, “Evlilik planın var mı?”, “Şu an bir ilişkin var mı?” gibi soruları yöneltirken aynı işe başvuran bir erkeğe yalnızca maaş beklentisini soran şirketlerin 8 Mart’ta “güçlü kadın” reklamları yapması, ya da kadınların üzerine kepçeleri süren Cengiz’in “Kadın istihdamını önemsiyoruz” söylemleri de mor yıkamanın örnekleridir mesela.

Bir başka örnek, “toplumsal cinsiyet eşitliği” hedefleri gündeme getirilirken COP31 Zirvesi’nin Yeşil Alan’da konuşma yapacak panelist ve konuşmacılardan, sunum ve konuşmalarının “hukuka ve genel ahlak kurallarına” uygun olacağını taahhüt etmeleri isteniyor. Bu durum, Türkiye tarafından yönetilen Yeşil Alan’da kadın ve LGBTİ’lere dair yapılacak olan konuşmaların, iktidarın keyfince engelleyebilmesine yol açıyor. 

Yıkıma sürükleyenlerden yeşil mor kamucu dönüşüm beklenemez

“İklim Adaleti İçin Mor, Yeşil, Kamucu Dönüşüm Çağrısı” başlığıyla başlatılan imza kampanyası ise katılımcıları, amaçları ve sınırları belli bu zirveden taleplerde bulunuyor. Kampanyada “COP31, toplumsal cinsiyet eşitliğini iklim yönetişiminin temel ilkesi haline getirmelidir”, “Tüm politikalar kesişimsel bir yaklaşımla kurulmalıdır. Toplumsal cinsiyetin sınıf, yaş, engellilik, etnik köken, göçmenlik ve yurttaşlık durumu, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve yaşanılan yerle kesişen etkileri gözetilmeli; farklı deneyimler ve ihtiyaçlar görünür kılınmalıdır. En ağır ve çoklu ayrımcılığa maruz bırakılanların hakları ve ihtiyaçları öncelenmeli; eşitsizliği üreten ilişkiler dönüştürülmelidir” talepleri yer alıyor.

Ancak elimizdeki tablo, özelleştirmenin, doğanın talanının ve kadınların sömürüsünün, varlıkları için vazgeçilmez olan sermaye sınıfından bir beklentiye girmenin, işçi ve emekçi kadınların hayatında olumlu bir karşılığı olmayacağını gösteriyor. 

Beklentinin yanı sıra, sermayenin müdahaleleri sonucu iklim değişikliğinin etkileri ve nasıl okunması gerektiğine ilişkin de çeşitli sorunlu tespitlerin olduğunu söylemek mümkün. Doğa talanının kadınlar açısından yarattığı eşitsizlik, çeşitli ezilme biçimleri ve bu biçimlerin çok çeşitli kaynakları vurgulanarak ifade ediliyor. Bu nedenle COP31’den beklenen “kesişimsel bir politika” uygulamak oluyor. Elbette, işçi sınıfı içinde de ulusal kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim vb. çok çeşitli özelliklere ve çeşitli deneyimlere sahip kesimler var. Bu çeşitliliğin politika üretiminde göz önünde bulundurulması da gayet olağan. Ancak, bu çeşitlilikleri ya da bu çeşitli ezilme biçimlerini ayrı kimliklerin ihtiyaçları biçiminde ve sınıfı da bu kimliklerin bir parçası olarak ele almak, -yüzeysel bir kapitalizm tespiti yapılmış olsa da- doğa talanı ve eşitsizliğin sermaye bağlantısını zayıflatan bir rol oynuyor. Keza sermaye bağlantısı zayıfladıkça mevzu, sermayenin nasıl üretildiğinden ve bu üretim sürecinin yarattığı tahribata karşı nasıl mücadele edileceğinden uzaklaşıyor. Bunun yerine, bu tahribatı üretenlerin işçi ve emekçi kadınların ihtiyaçlarını tanıması ve tahribatı üretirken elde ettikleri zenginliği “adil” bir biçimde dağıtması yönündeki çaresiz bir beklentiye dönüşüyor. Kaynakların nasıl dağıtıldığının önemsiz olduğunu söylemiyoruz. Ancak kaynakların nasıl dağıtılacağı da o kaynakların nasıl üretildiği ve onları üretenlerin nasıl bir mücadele içine girdiği tarafından belirleniyor.

Sermaye sınıfına karşı işçi sınıfının mücadelesi

Zirve yeşil ve mor (daha başka hangi renklerde olursa olsun) yıkamaları gözümüze sokarcasına yapacaktır elbette. Ancak su havzalarını OSB ve yandaş şirketleri ile büyüttükleri inşaatlara, ormanlarımızı madenlere, tarlalarımızı enerji santrallerine boğan sermaye, kendi kârını büyütmek için bizi ucuz iş gücü olarak görmeye, daha da ucuza çalıştırma imkanı da yaratacak şekilde yerimizden etmeye, karşısına dikilerek hakkımızı savunduğumuzda ise üzerimize kepçeler sürmeye devam edecek. Yargı sopasını toprağını savunanlar üzerinde sallandıracak. 

Bu yüzden karşımızdakinin sermaye sahibi olan sınıf olduğunu unutmadan, kadınların eşitlik mücadelesinin ve çevre mücadelesinin, doğrudan bu sınıfa karşı bir sınıf mücadelesini zorunlu kıldığını atlamadan bir değerlendirme yapmamız gerekiyor.

Varto’da JES projesine karşı aylardır nöbet tutan kadınlar, Akbelen’de maden şirketine ve jandarmaya karşı örgütlenerek mücadele eden kadınlar, “Türkiye’nin akciğerleri” diye bilinen Kaz Dağlarının yabancı sermayeye peşkeş çekilmemesi için eylemler yapan kadınlar, Rize’nin ve Artvin’in sermaye tarafından talanına karşı kenetlenen kadınlar ve emekçiler... Yaşanan mücadeleler gösteriyor ki nasıl yerimizden edilmeyeceğimizi, nasıl kendi doğamızı ve yaşam alanımızı sermayeye kurban etmeyeceğimizi yine en başta kadınlar gösteriyor. Ancak kendi gücümüz, birliğimiz ve mücadelemizle kazanacağız.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

İlgili haberler
Güvende olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu

‘Güven, yalnızca birilerinin bize sağlayacağı bir his değil; haklarımızı birlikte savunabildiğimiz, sözümüzün karşılık bulduğu, birbirimizin arkasında durabildiğimiz koşullarda yeniden kurabileceğimiz

Dosya: Kadınları kuşatan karanlık: Saray oligarşisi

Dergimizin bu sayısı; grev kırıcılığına, tacize ve cezasızlığa direnen kadın işçilerin karşısındaki fon vurguncularının gerçekliğini ortaya seriyor.

Avrupa’da yayılan eylemler ve Trump hezimeti: ‘Öldü’ dediğiniz işçi sınıfı kabusunuz olmaya devam ediyor

Avrupa sokaklarından ABD seçimlerine uzanan mücadeleler, kadınların ve işçi sınıfının sağ siyasete ve sermayeye karşı yükselen itirazını görünür kılıyor.


Editörden