Depresyon ve anksiyetenin yoksulluk ile ilişkisi
Depresyon ve anksiyete yoksulluk, eşitsizlik ve güvencesizlikle de ilişkili. Ruh sağlığını konuşurken yaşam koşullarını da görmeliyiz.

“İnsanların bilincini belirleyen şey, bilinçleri değil; toplumsal varoluşlarıdır.”

Karl Marx

Depresyon ve anksiyete çoğu zaman yalnızca bireyin iç dünyası üzerinden değerlendiriliyor. Elbette yaşam deneyimleri ve kişilik yapısı ruh sağlığı üzerinde önemli bir etkiye sahip. Ancak insan yalnızca zihninden ibaret değil; aynı zamanda yaşadığı ekonomik, sosyal ve kültürel koşulların içinde var oluyor. Bu nedenle ruh sağlığını konuşurken kişinin yaşamak zorunda bırakıldığı koşulları da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü verileri ve DSM-5 kaynaklı klinik çalışmalar, kadınlarda depresyon ve anksiyete görülme oranlarının erkeklere kıyasla yaklaşık iki kat fazla olduğunu gösteriyor. Ancak bunu yalnızca biyolojik nedenlerle açıklamak yeterli değil. Kadınların maruz kaldığı ekonomik eşitsizlikler, görünmeyen emek yükü, bakım verme sorumluluğu, toplumsal baskılar ve güvende hissetmeyi zorlaştıran deneyimler ruhsal yükü artırabiliyor. Özellikle yoksulluk da buna eklendiğinde ruh sağlığı açısından önemli bir risk faktörü ortaya çıkıyor.

Sürekli geçinmeye çalışmak, geleceği düşünerek uyumak, işsizlik korkusu yaşamak ya da en temel ihtiyaçlar konusunda bile kaygı duymak zihni uzun süre alarm halinde tutabiliyor. İnsan bedeni ve zihni kısa süreli stresle baş edebilecek şekilde çalışsa da kronikleşen ekonomik kaygılar zamanla tükenmişlik, yoğun kaygı ve depresif belirtiler yaratabiliyor.

Bu noktada Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, insan psikolojisini anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Maslow’a göre insanın ihtiyaçları bir piramit şeklinde ilerliyor ve en temel ihtiyaçlar karşılanmadan kişi psikolojik olarak kendini güvende hissedemiyor. Piramidin en altında fizyolojik ihtiyaçlar yer alıyor: yemek, su, uyku ve barınma gibi yaşamı sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçlar. Bir üst basamakta ise güvenlik ihtiyacı bulunuyor. İnsan yalnızca fiziksel değil, ekonomik ve duygusal olarak da güvende hissetmek istiyor. Bugün birçok insan için hem temel ihtiyaçlara ulaşmak hem de geleceğe dair güven hissini koruyabilmek giderek zorlaşıyor. Sonraki basamak aidiyet ihtiyacı. İnsan anlaşılmak, sevilmek ve bir yere ait hissetmek istiyor; uzun süre hayatta kalma mücadelesi veren kişiler zamanla sosyal ilişkilerden uzaklaşabiliyor, yalnızlaşabiliyor ve duygusal olarak içe çekilebiliyor. Daha sonra değer görme ihtiyacı geliyor. İnsan yalnızca yaşamak değil, değerli hissetmek de istiyor. Ancak ekonomik eşitsizlikler ve toplumsal baskılar birçok kişide yetersizlik ve değersizlik hislerini artırabiliyor.

Piramidin en üstünde ise kendini gerçekleştirme yer alıyor. İnsan üretmek, gelişmek, hayal kurmak ve potansiyelini ortaya koymak istiyor. En temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanan birinin kendini gerçekleştirmeye odaklanması her zaman mümkün olmuyor.

Belki de bu yüzden bazı insanlar depresyonda oldukları için hayattan kopmuyor; uzun süre hayatta kalmaya çalıştıkları için tükeniyorlar. Ruh sağlığını konuşurken bireyi suçlayan bir yerden değil, bireyin yaşadığı koşulları da görebilen bir yerden bakmaya ihtiyacımız var. Çünkü bazı yaralar yalnızca insanın içinde değil, yaşamın tam ortasında oluşuyor. Onurlu bir yaşam için mücadele eden tüm kız kardeşlerime; Yaşamak için ekmek ruhumuz için gül istiyoruz! 

Görsel: Canva pro


Editörden