İran’da bombaların altında ‘Noruz’: Yıkım, yoksulluk, umut
ABD-İsrail saldırıları altındaki İran’da milyonlar yeni yıla bombaların gölgesinde girdi. Yıkım ve yoksullukla mücadele eden kadınlar, "özgürlük" bahanesiyle yürütülen savaşın gerçek yüzünü anlatıyor.

Bu sene 90 milyonu aşkın İranlı ‘yeni yıl’ı ABD- İsrail bombalarının gölgesinde karşıladı.

İran’da yeni yıla 20 Mart’ta girildi. İranlılar için 1405 yılı dün itibarıyla başladı. Bugün, İran’da resmi takvim olarak kullanılan güneş takvimine göre “Noruz”un ilk günü. Yüzyıllardır İranlılar baharın doğuşunu “yeni” başlangıç olarak kabul eder, metaforik simgeleri olan ürünlerle sofralar kurarlar. Yeşertilmiş buğday, elma, sirke, sümbül… Kırmızı balıklar, boyanmış yumurtalar olmazsa olmazıdır Noruz sofralarının.

Tahran’daki Tecriş Çarşısı insan kaynar, Tebriz kapalı çarşısında çiçeklerin kokusu her bir yanı sarar. Her bir emekçi ailesi o sene sofrasını binbir umut, binbir arzu ile dayar döşer. Elde avuçta neyse onu koyar. Emekçi çocukları için yılda bir kere alınan tap taze kıyafetlerin mutluluğu da ayrı dursun. Yıllardır ekmek ve özgürlük umuduyla İran halkı Noruz sofralarını kuruyor. Ancak İran-Irak savaşı üzerinden geçen yaklaşık 40 sene sonra yeniden savaş, yıkım ve emperyalist saldırganlıkla, belki bir daha bu şekilde kurulamayacak Noruz sofraları İranlılar için başka anlam da taşıyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları üç haftayı doldurdu, İran’da internete erişim yok denecek kadar az. Saatlik, bazen parası olan veya olan tüm parasını buna harcayanlar için kısıtlı iletişim mümkün oluyor. İnternet paketi satıp parayı aldıktan sonra ortadan kaybolan dolandırıcılar türemiş. Bazı İranlılar Noruz öncesi birkaç haftalık İran’ı terk ediyor. Fateme daha dün Razi sınırından Van’a daha sonra uçakla Ankara’ya geçmiş. En azından iki haftalık Noruz tatilinde bombalardan uzak kalıp tekrar İran’a dönecek. Ama gerçek şu ki büyük çoğunluk yeni yıla İran’da girdi.

Yoksulluğun çaresizliğe dönüştüğü bir dönem

Savaş koşulları yarım asırdan kısa bir süre içinde İran’a yeniden dayatıldı; ancak bugünün sosyal atmosferi 1980’lerden çok farklı. Eski ‘fedakarlık ruhu’ rejim tarafından örgütlenemiyor. Bunun bir yanı rejime yüz çeviren yüzde 65’lik kesim. Ancak bu savaşın diğer bir özelliği füzelerin savaşı olması. Artık genel bir seferberliğe ya da tek vücut olmuş bir halk desteğine ihtiyaç duyulmuyor gibi görünüyor. Miting görüntüleri rejim için bu aşamada şimdilik yeterli. Bunun yalnızlaşma ve derinden yoksullaşma ile doğrudan ilgisi var. Çünkü cephede savaşmak sadece bir “vatanı koruma”, “İslam’ı koruma” meselesi değildi, işçi-emekçi çocukları ailelerini geçindirmek için savaşa gidiyordu. 8 yıl süren Irak’la savaşta böyle oldu. Şimdi o ihtiyaç da kalmadığı için yoksulluğuyla baş başa kalmış bir İran halkı var.

İran Yüksek Çalışma Konseyi, 2026 yılı için asgari ücreti yaklaşık 16 milyon 625 bin tümen (4 bin 800 TL) olarak belirledi. Bu rakam bir önceki yıla göre (yaklaşık 10 milyon 300 bin tümen) yüzde 60’lık bir artışı gösterse de işçilerin büyük tepkisini çekmişti. Zira bu artış; artan enflasyon ve savaş kaynaklı aksamalar nedeniyle gerçek yaşam maliyetinin 45 ile 60 milyon tümen arasında tahmin edildiği bir dönemde gerçekleşti. Dolayısıyla bu karar, işçilerin gözünde yaşam maliyetiyle aradaki derin uçurumu kapatmaya yardımcı olmak bir yana, sofraların her zamankinden daha fazla küçüldüğü savaş koşullarında, temel ihtiyaçlar ile gelir arasındaki makası daha da derinleştirdi.

Gerçek şu ki gündelikçi işçiler artık iş bulamıyor, fabrikası bombalanmış olanlar işinden oldu, çalışanlar ise patronlarından “Şimdi savaş var ödemeleri düşüneceğiz” cümleleri ile bıkmış bir şekilde işe gidiyor. “Öleceksek evimizde ölelim” hissiyatı yaygın. Bunun bir yanı yadsınamaz bir şekilde dış işgale karşı ‘Buradayız’ mesajı ama bir yanı da çaresizlik.

Şarq Gazetesi, 8 Mart 2026 tarihli haberinde, Tahran çevresindeki kentlerde günlük ve gecelik kira fiyatlarındaki artışa dikkat çekerek şunları yazdı: “Pardis’te eşyalı tek odalı bir daire için önerilen ortalama günlük kira fiyatı gecelik 2 ile 3.5 milyon tümen arasında, eşyalı iki odalı bir daire için ise 3 ile 6 milyon tümen arasında değişiyor. Şahsi yapımların bulunduğu 1. etapta yer alan daha büyük 3 odalı birimler için istenen fiyatlar ise 8 ile 10 milyon tümen seviyelerine kadar çıkıyor.”

Tahran’da, tatil ilan edilmesine rağmen, yurttaşların önemli bir kısmı başkentteki evlerinden çıkmamayı tercih etti. Bu nedenle Tahran, bu yılın haziran sonundaki 12 günlük savaşta olduğu gibi tamamen boşalmadı. 


‘Özgürlük adı altında yığılan bombaları istemiyoruz’

Tahran’da yaşayan Haniye, benimle paylaştığı notta üç haftada yaşananları şöyle özetliyor: “Biz savaş mağduru muyuz? Bu soruyu bugün, savaşın üzerinden üç hafta geçtikten sonra ilk kez kendime sordum. Sabah yediden beri ayaktayım, kendime has rutinimi korumaya çalışıyorum. Öğle saatlerinde, nispeten güvenli sayılan mahallemizde telefon tamircisine doğru yürüyordum. Aniden tepemde kulakları sağır eden bir gürleme duydum. Hepimiz durup gökyüzüne baktık ve az sonra, biraz ötede dehşet verici bir patlama sesi... Ve sonra herkes; görünürde korkusuz, kayıtsız ve hatta biraz heyecanlı bir ifadeyle yeniden hareket etmeye başladı! Kafamızda o her zamanki belirsizlikle: Ne oldu? Nereyi vurdular? Nereden haber alabiliriz? Bu koşullara alıştık mı? Bu durum daha uzun süre hayatımızın bir parçası olarak mı kalacak? Evimizin yakınlarını birkaç kez vurdular. Tahran’da birçok mahalle ve ev yerle bir oldu ama ben mahallemden dışarı çıkmıyorum. Doğrusu, ben savaşın sardığı bir Tahran’ı görmek istemiyorum. Benim için savaş her zaman çok uzak bir kavramdı; savaş mağduru olduğumuza inanmak istemiyorum.

Her zaman savaşmak ve asla umudu kesmemek gerektiğini söylerler. Biz İranlılar hep bunu öğrendik. Şeri ideolojik bir hükümetin altında doğmuş olan benim için bu cümle, Amerikalı veya Avrupalı bir gencin bu ifadelerden anladığıyla aynı anlamı taşımıyor. Ben hayatımın her anında savaştım. Sıradan bir yaşam hakkı için savaştım, hâlâ da savaşıyorum; ve şimdi dünya, özgürlük adına beni başka bir savaşın içine çekme cüretini kendinde buluyor. Tepemize yağdırdıkları bombalarla bize özgürlük ve demokrasi vadediyorlar.

Kaç gün, kaç hafta, kaç yıl bu bombardımana katlanmak zorundayız? Karakolu olmayan, ambulansı olmayan bir şehirde; ne kadar güvensizliği, hırsızlığı, cinayeti, kazayı ve hastalığı tek başımıza yönetmek zorundayız? Savunmasız kaç çocuk, kadın ve erkek öldürülmeli? ‘Yeter, artık savaş kârlı değil’ demeniz için hangi rakama ulaşmamız gerekiyor?”

İnternet ve iletişim yokluğunda dolandırıcı ağları

Yine Tahran’dan başka bir kadın, Sara ile konuşuyorum, anlatıyor:

“İnternete büyük zorluklarla bağlanabildim. Maalesef internet paketi satıp parayı aldıktan sonra ortadan kaybolan dolandırıcılar türedi. Birçoğumuz ‘zor gün parası’ olarak ayırdığımız birikimlerimizi, bu şartlarda dış dünyayla iletişim kurabilmek için bu internet paketlerine harcıyoruz.

Haberleri mutlaka okuyorsunuzdur ama durum anlatılandan çok daha kötü. Şu an kim hayattaysa ve dışarıda dolaşabiliyorsa bu tamamen tesadüf; haber alamıyoruz ve hiçbir şey bilmiyoruz. Tahran gibi bir şehirde siren yok, patlamalar siren sesine dönüşmüş vaziyette. Sığınak yok. İran televizyonları genellikle savaşa karşı yapılan mitinglerden hamaset videoları gösteriyor. Muhalif medyanın çoğu ise “İran rejimi sabaha yıkılacak” modunda. Bağımsız ve halkçı kanalların sayısı çok az ve çoğu internetten yayın yaptığı için artık ulaşamıyoruz.

Saldırıların başında bütün ABD- İsrail çizgisinde yayın yapan monarşist medyalar, her şeyin üç dört günde biteceğini, rejimin gideceğini ve her yerin güllük gülistanlık olacağını anlatıyordu; yurt dışındakilerin Noruz’a kadar İran’a gelip kutlama yapacağını hayal ediyorlardı.

Şimdi aradan üç hafta geçti ve savaşın ne zaman biteceği belli değil. İslam Cumhuriyeti bir adım bile geri atmış değil; aksine pozisyonunu koruyor ve eskisinden daha sert, daha yaralı ve daha tehditkar.”

‘Zenginler gitti, biz kaldık’

Sara illerde gerçekleşen savaş karşıtı eylemleri ise öyle anlatıyor:

“Bu günler boyunca sokaktaki gözlemlerimden, temas kurduğum kişilerden, hükümetin düzenlediği gösteri ve törenlerden anladığım kadarıyla; İslam Cumhuriyeti’nin taraftar sayısı benim tahmin ettiğimden daha fazlaymış. Tabii belki de bazıları savaş koşulları ve dış saldırılar nedeniyle savaşa karşı tepkilerini göstermek için bu gösterilere katılmış olabilir; hiç tahmin etmeyeceğiniz insanlar bile... Ama rejimin çizgisini yaygınlaştıran eylemlere bizler istesek de katılmayız. Temel bir gerçek var: Rejimi destekleyen kesimin önemli bir kesimi İran-Irak savaşı döneminde olduğu gibi yoksullar değil. Adım adım yer edinmiş kişiler.

Maddi durumu iyi olanlar Tahran’dan ayrıldı, villalarına gittiler. Şehirde kalmak zorunda olanlar ise bizler, yani aslında orta ve alt gelirli çoğunluk. Parası olanlar ya da bir şekilde sisteme bağlı olanlar şehirden gittiler, onları tehdit eden bir tehlike yok; bir yere sığındılar, durum normale dönünce geri gelecekler. Zarar gören biziz.

Sara’ya devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin sokağa çıkma çağrılarını soruyorum, yanıtlıyor: “Nasıl düşünüyorlar ve bombardıman altında İslam Cumhuriyeti ile mücadeleye sokakta devam edebileceğimizi nasıl hayal edebiliyorlar? Kapının önüne adımımızı atamıyoruz, tamamen kontrol altındayız. Makineli tüfeklerini sokağın ortasına kurmuş durumdalar. Eskiden böyle değildi. Eğer şimdi yine sokağa çıkıp öldürüleceksek, zaten daha önce de sokaklarda öldürülüyorduk; o halde bu işe bir de savaşın eklenmesine ne gerek vardı? Bu savaşın İslam Cumhuriyeti’ni değiştirmekle bir ilgisi yok tamamen kâr savaşı. Biz İran halkı da bahaneyiz. O kadar. Yine her türlü bedeli biz ödüyoruz.”

Umut ve direnç…

Toparlayacak olursak. “Sonun geldiği” korkusu, bugünlerde İran’da yaşayan pek çok kişinin ortak duygusu. Ölümcül ve yıkıcı bomba ve füzelerin altında, yurt dışında bazı İranlıların İsrail ve ABD bayrakları ile dans ve sevinç gösterilerine tanık olanlar, her saldırının ardından bir öncekinden daha fazla dehşete kapılıyor ve endişeleniyorlar. Pek çok kişinin ifadesiyle “Halk kaderine terk edilmiş” vaziyette. Metro istasyonları sığınakların yerini almış; ancak bir Tahran sakininin anlattığına göre, “Bir bakmışsın metro istasyonunu da vurmuşlar ve sonra oranın askeri amaçla kullanıldığını söylemişler” kadar güvensiz.

Ancak yine de, yeni yıla girmeden, Tecriş’te ellerinde buket buket çiçeklerle Noruz alışverişi yapan, belki her zamanki gibi kalabalık olmayan ama cıvıl cıvıl bir tablo vardı önümüzde. Fotoğraflar, İran’da henüz umut ve direncin ayakta olduğunu gösteriyor. 

Fotoğraf: İran Noruz_Etallat portalı

Fotoğraf: Erfan Kuçari

İlgili haberler
ABD-İsrail’in insanlık suçu: Çocuklar ve hamile kadınlar ağır şartlarda

ABD-İsrail, önceki gün Tahran’a en ağır saldırısını gerçekleştirdi. Enerji ve su arıtma tesisleri, hastaneler, organize sanayi bölgeleri, kültürel miraslar, sivil yerleşim bölgeleri yerle bir edildi.

Biraz un, biraz şeker, biraz umut

İranlı Yazar Sepideh Gholian’ın “Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü” kitabı, hapishanenin soğuk ve sert gerçekliğini kadınların sıcak bir isyanıyla harmanlıyor...

İran’da kadın örgütü Osyan: ABD ve İsrail defolun

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarına karşı İran'da kadın örgütü Osyan, açıklama yayımladı: 'Artık İran halkının haklı mücadelesini gasp etmenize izin vermeyeceğiz.'


Editörden