Zehra Kosova: Sıradan işçi kadına övgü!
Tarihi değiştiren bir mücadelenin öznesidir o, hikayesini anlatarak da o tarihte kadınların da olduğunu gösterir. Yaşamı, tarihi yazan ve değiştiren başka işçi kadınlara ışık olsun!

O, Türkiye’nin ilk kadın sendikacısı. Ama o, yaşamıyla sadece bu sıfata sığdırılamayacak genişlikte bir birikim ve mücadele bırakmış bir kadın. O, komünist bir işçi kadın. Bir işçi önderi. Yaşamı boyunca tütün işçisi olarak çalışan, işçi olmanın yaşarken, yazarken, düşünürken, söylerken, eylerken ne demek olduğunu gösteren bir kadın. O, Zehra Kosova.
1910’dan 2001’e taşıdığı 91 yıllık hayat hikayesi, mübadele ile geldiği bu topraklarda “avucunun içi gibi bildiği” işçi sınıfının ama özellikle de tütün işçisi kadınların mücadele geleneğinin ve dirayetinin bir anlatısı. Türkiye sosyalist hareketinde ve sendikal mücadelede herhangi birinin eşi, annesi, kızı ya da akrabası olarak anılmadan kendi varoluşuyla bir yer tutmayı başaran bu kadın, “Ben İşçiyim” kitabıyla yalnızca kendi özyaşam öyküsünü değil, yaşadığı dönemin mücadelesini anlatır.
Bu anlatıda bir işçi kadının yazma ve yaşama sadeliği vardır. Bir kadın, bir anne olarak yaşadıkları - üstelik çok çarpıcı yönler taşıyor olmasına rağmen- içinde yetiştiği işçi kuşağının kültürel kodları yaşadıklarını bir fedakarlık olarak değil, bir gereklilik olarak ortaya koyduğu için tüm zorlukları somut ekonomik, toplumsal, sınıfsal koşullarının sıradan bir sonucu olarak ifade eder. Kendi yaşam öyküsünü dönemin mücadele içindeki kadınlarının ortak yaşamı olarak dile getirme çabasıdır bu. Türkiye'de sol-sosyalist hareket tarihinde emeği olan işçi kadınların hayatlarına ayna tutar.
Türkiye Sosyalist Hareketi’nde bir özne olarak kadınların, özellikle de işçi kadınların varlığını, hareketteki önemlerini ve tarihi bir dönemde üstlendikleri rolü anlatır, yani konuşulmayanı dile getirir. Türkiye’de hem işçi hareketinin, hem sendikal mücadelenin, hem sosyalist hareketin, hem de kadın hareketinin tarihi yazılırken eksik olanı tamamlar bu çabasıyla: İşçi kadınlar vardır, komünist işçi kadınlar vardır!

ZEHRA’NIN DİRENÇ HİKAYESİ DOĞDUĞUNDA BAŞLAR
1 Temmuz 1910’da Kavala’da tütün işçisi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelir. Kosova’nın babası, abisi ve ablası “daha az çalışma süresi, daha çok maaş ve daha iyi çalışma koşulları” için mücadele eden Kızıl Kulüp’ün üyeleridir. Mübadele “bütün ömrü boyunca onu saran dalgalarla” ilk kez karşılaştığı başlangıç noktasıdır. 1924’te Kavala’dan Sakarya Vapuru ile İstanbul’a, 4 gün içinde de Reşadiye Vapuru ile Samsun’a giderler... İlk ikametgahları Tokat Kaledibi’nde kendilerinden önce Tokat’ın papazına ait olan bir evdir.
Tütün işçiliğiyle ekmek kazanmayı bilen aile, tütün işinin olmadığı Tokat’ta babalarının berberlik meziyetiyle geçinir bir süre.
1930’da Tokat’tan Erbaa’ya göçlerinin ardından Zehra ilk aşkıyla tanışır: Nizam. Nizam’ın ona hediye ettiği 14 ayar gümüş yüzüğü, bir gün onu görememesinin kendisini nasıl da dertlendirdiğini bir gençlik romanı tadında anlatır.
Bu günler, Zehra’nın işçi Zehra'lığa da adım attığı günlerdir, babasıyla beraber tütün denkleme işine gider. Zehra, yaşı küçük olduğu için çarşafa girerek iş arar Samsun’da. Bu dönemi anlatırken de kadın işçilerin derdine yanar Zehra; “kadınlar 25-30 kilo tütün açıyor günde. Haftalık 8 en çok 10 kuruş alıyordular. Ben de 10 kuruş alıyordum” diyerek bu ağır çalışmaya bu kadar ücretin reva görülmesindeki haksızlığı imler.
Zehra’nın hayali bütün mübadil tütün işçileri gibi İstanbul’a gitmektir. 1931 Mart ayında hayali gerçekleşir. Halasıyla birlikte İstanbul’da tütün işçiliği yapan abisinin yanına gider. Sonra ailesi de gelir. 1932 senesinin 10 Kasımında babası ölür. Artık hayatın yükü, annesinin ve kızkardeşinin sorumluluğu Zehra’nın omuzlarındadır. Bu yeni hayatı kişiselleştirmez Zehra, yaşadığının adeta bütün tütün işçilerinin kaderi olduğunu söyler:

Eh ne yaparsın, sürtmeyen, düşmeyen bir biz değiliz. İşte biz de düştük, yalnız biz değil, bütün tütün işçileri sürünüyormuş ama biz kendi derdimize düştüğümüz için bunların pek farkında olamamıştık. Şimdi ise aynı insanlarla iç içe çalışıyoruz. İşsiz kaldık mı hep birlikte kalıyoruz. Açlığımızı hep birlikte duyuyoruz.” 


Kasımpaşa’da tütün işçisi kadınlarla ahbaplık kurar; Zehra, bu işçi kadınlardan biraz daha fazla ücret alır, çünkü tütün işçiliğinin ustalık sanatını bilir... Ancak işsizlik hepsinin ortaklığıdır, ustalık gözetmez. Evde ekmek, kömür, gazyağı gibi en temel ihtiyaçların bile olmadığı günlerde annesi ve kızkardeşiyle bir battaniyenin altında titrerler. Zehra, kafaya koymuştur, ne olursa olsun bir iş bulup eve iki lokma yiyecek getirecektir. Karaköy iskelesinde yolcuların valizlerini taşıyarak üç beş kuruş para kazanır. Annesi bu işsizlikte parayı nasıl kazandığı konusunda şüphe duyar; gözlerinden yaşlar boşanarak parayı nereden bulduğunu sorar. “Anneciğim sen benim ne yaptığımı sanıyorsun. Hamallık yaptım” der Zehra. “ Vay benim talihsiz kızım, baban olsaydı böyle mi olurdu?” diye ağlar annesi.

TÜTÜN İŞÇİSİ KADINLAR: ERKEKLER NE ALIYORSA BİZ DE ONU ALACAĞIZ!
Bu süreç Zehra’nın ilk grev deneyimini yaşadığı ve Türkiye Komünist Partisi’nin tütün işçileri arasında kurduğu hücrelerde görev alan partililerle temasa geçtiği süreçtir.
Zehra’nın okuduğu ve çok etkilendiği ilk TKP bildirisi Ramazan’ın sandığından gizlice alıp okuduğu, 8 saatlik iş günü, çocuk haklarını tanıma, kadın-erkek ücret eşitliği üzerine olan bildiridir. Okumalarının yönünü değiştirir, dünya tarihi, işçilerin mücadele tarihi hakkında okur. Zehra, açıktan ona partili olduğu söylenmese de kendini partili sayar. Tütün işçilerinin sendikal örgütlenmesi için öncü bir rol oynar.
1933 yılında Türkiye’de 30 bin dolayında tütün işçisinin dörtte üçü kadındır, parti tütün işçisi kadınlar arasında özel bir örgütlenme kadarı alır. Zehra burada özel bir rol alır. İlk tutuklanmasını Felemenk şirketinde kadın işçilerin yetmiş kuruş olan yevmiyeleri seksen kuruşa çıkarılması için direndikleri bir grevde yaşar: “Biz dedik ki erkekler ne alıyorsa biz de onu alacağız. Erkek de 30 kiloluk denk yapıyor, biz de. Haftalıklarımızı eşitledik...”


MOSKOVA YOLCUSU BİR PARTİLİ GENÇ KADIN
Parti kararıyla eğitim almak üzere Moskova’ya, Doğu Halkları Komünist Üniversitesi KUTV'a gönderilir. Annesi ve kızkardeşinin halinin ne olacağını düşünür, “bu ülkede onlar gibi binlerce insan, hatta daha kötü durumda olanları var” der ve 1934 Mayısının son günü kendisiyle aynı dönem parti üyeliğine alınan Mustafa Özçelik’le birlikte Moskova’ya doğru zorlu bir yolculuğa çıkarlar.
Yolculuk çok zorlu geçer. Batum’da Troçkistler tarafından 15 gün gözaltında tutulurlar. Hücresini iki kadınla paylaşır, Ermeni Armen annesinin hücreye gönderdiği yiyecekleri Zehra ile paylaşır. Sonra serbest kalıp, uzun, zorlu yolculuğun nihayetlendiği yerde Reşat Fuat ve Zeki Baştımar karşılar Mustafa Özçelik’le Zehra Kosova’yı.
Okulda Zehra dışında iki kadın daha vardır, en küçükleri Zehra’dır. Zehra, nam-ı diğer Nagavoya eğitime başlamadan önce bölgedeki bütün fabrikaları arkadaşlarıyla birlikte gezer. 1935 yılının sonuna doğru başlayan Stahanov hareketi ile işçiler arasında daha fazla üretmek için bir yarışma başladığında okulun öğrencileriyle birlikte 1 kilometre yerin altında kömür ocağında kömür çıkarır.
Moskova’ya gittiklerinde KTUV öğrencilerine verilen maaş olarak kendisine ödenecek paranın dünyanın çeşitli ülkelerindeki komünist partilerin hapishanelerdeki üyelerine destek amacıyla kurulan bir dayanışma fonuna aktarılmasını talep eder.
Zehra, TKP tarafından eğitim alması için Moskova’ya gönderilen bir kundura işçisi olan Mustafa İskender’le bu parti okulunda tanışır. İskender bir mektupla Zehra’ya hislerini anlatır. Zehra mektubu iade eder “henüz zamanı değil, biz buraya evlenmek için değil, inandğımız dava için birşeyler öğrenmeye geldik, hele okuyalım, sonra düşünürüz” der. Ama sonra hem hislerine hem de arkadaşlarının baskılara dayanamaz ve eğitimi bitirmeden İskender’le evlilik kararı alır. 8 Mart 1935’de evlenirler.

6 AYLIK BEBEĞİ GERİDE BIRAKIP GİTMEK...
Evlendikten hemen sonra hamile kalır. Kısım şefleri kürtaj yaptırması gerektiğini söyler. Zehra razı olur ve ağır bir kürtaj geçirir, rahatsızlanır. Eşi Mustafa’nın bakımıyla hızla düzelir. Moskova’daki ikinci hamileliğinde çocuğu doğurmaya kesinkes kararlı olduğunu söyler kısım şeflerine. Kızı Ayten’i, 1936 yılında soğuk bir kış gecesinin ortasında tutan sancının ardından, kızakla götürüldüğü Moskova’da doğurur Zehra. Üç günlük dinlenceden sonra Moskova'ya, okula döner. Sonra Türkiye’ye dönüş vakti gelir. Kendilerinden önce gidenler Türkiye’de tutuklanmışlardır. Yol çok tehlikeli, Türkiye’de koşullar zor, illegal bir çalışmanın içinde ne olacağı belli olmayan bir mücadeleye başlayacaklar, bebek çok küçük. Arkadaşlarının hemen hemen hepsi Zehra’nın kızı 5 yaşına gelene kadar Moskova’da kalmasını söyler.

El yazmalarında şöyle anlatır bu ayrılığı Kosova:

Bana çok ısrar edildi. Kal kızını 3-4 yaşında yap yediler. Ama ben kızımı da alacağım dedim. Ne yazık ki bir gece Gargan isminde arkadaş geldi, bir de süt anne. ‘Hemen gideceksiniz’ dendi. Kızımı emziriyordum, sanki malum olmuştu ona, mememden ayrılmıyordu. Ağlayarak göğsüme bastırdım. Hem de çok tehlikeli yollardan gideceksin şu çocuk yolda ölür dediler, biz ona senden daha iyi bakarız, ileride ya sen gelirsin ya da onu sana göndeririz dediler. Ağlayarak ayrıldım yavrumdan. İlk yavrum. Gece gündüz ağlıyordum...”

Yıllar sonra bu kararı şöyle anlatır Zehra Kosova:

Hiç bir iş yapmadan orada sadece çocuğumu büyütmek bana ağır geldi. Orada refah içinde yaşayabilirdim ama parti beni oraya kalmak için yollamadı. Evet, orada evlendim ama bu bir tabiat kanunu ve ben bir yabancıyla evlenmedim, memleketimin insanıyla evlendim, o da geldi benim gibi mücadele etti.”

ACIYA DERMAN ÇALIŞMA...
25 Nisan 1937’de Türkiye’ye dönmek için yola çıkarlar. Zorlu bir yolculuğun ardından İstanbul’a varırlar. Çok kısa bir zaman sonra Samsun’a geçerler. Kosova, Samsun’da 11 ay kalır. Bu süre içerisinde başarıyla sonuçlanan bir tütüncü grevinin organizasyonu sürecine dahil olur. Ve bir kız doğurur. Gülten daha 27 günlükken yine partinin çağrısıyla İstanbul’a döner. Yaklaşık 800 işçinin çalıştığı büyük tütün deposunda yapılan ilk işçi temsilciliği seçimlerini kazanır. Kızına bakan annesi felç olunca bebeğe bir bakıcı bulmak zorunda kalır. Bakıcısı bebeğe çiğ süt içirince, bebek bağırsak hummasına tutulur ve hayatını kaybeder. Bu ikinci kayıp Zehra’yı çok sarsar ama acısını çalışarak, daha çok çalışarak gidermeye çalışır. Eşi Mustafa ise kızın ölümünden sonra yıkılır, kendine gelemez. 1939 Şubatında annesini kaybettiğinde Zehra’nın cebinde cenazeyi kaldıracak para yoktur, ancak saatini rehin bırakarak cenazeyi kaldırabilir.
Bu yıllarda parti çalışmaları da durdurulmuştur. Savaş, tevkifatlar elleri kolları bağlar. 1940 yılının Şubat ayında doğan üçüncü kızları Gülten onlara “hayat verir.” Ölen kızları Gülten’in kimliğini verirler yeni doğan Gülten’e...


“BİZ SENİ İRİ YARI BİR İNSAN ZANNEDİYORDUK”
Eşi İskender asker kaçağı olarak yakalanır, askere alınır. Felemenk Tütün Deposu’nda çalışırken kazandığı para çok azdır, kızı hastadır, doktorun verdiği ilaçları alacak parası yoktur. Evdeki karyolayı ve kocasının babasının takım elbisesini satar, ilaç alır.
1942 yılında kocası Mustafa’yı arayan polis eve baskın yapar, soyadı nedeniyle Zehra’yı gözaltına alırlar. İşkenceleriyle ünlü Çolak Hamdi Zehra’yı karşısına alır; “ister konuş, ister konuşma, biz senin nasıl komünist olduğunu, Moskova’lara gidip geldiğini, orada kızının olduğunu biliyoruz.” der, Zehra inkar eder. “Biz seni iri yarı bir insan zannediyorduk, sen çok zayıf sinek gibi bir insanmışssın. Sen işkenceye de gelemezsin, her şeyi anlat, biz de sana dokunmayalım” der. Zehra “bir şey bilmiyorum” der. O gece Zehra’yı falakaya yatırırlar, envai çeşit işkence aleti gösterirler. Zehra konuşmaz. Salıverildiğinde, ellerinde ayakkabıları, tabanı patlamış ayaklarını sürüyerek yalınayak eve gider.

KÖY KÖY DOLAŞMAK, PARTİYİ HİÇ BIRAKMAMAK
1943 senesi işsizliğin tütün işçilerinin iflahını kestiği yıl. Zehra, 3 yaşındaki kızını komşulara bırakıp iş aramaya her gittiğinde eli boş döner. Kendisi gibi eşi askerde olan kadınlarla köylerde İstanbul’dan getirdikleri eşyaları satarak geçinmeye çalışır. Kızını bir arkadaşına emanet eder, Bandırma’da çorap, bardak, ip karşılığı köylerden aldığı yiyecek malzemelerini İstanbul’da satarak geçinmeye çalışır. Bir yandan da parti görevlerini yerine getirmeye çalışır. Zehra’ya tütün işçileri arasındaki ilişkileri yeniden kurma görevi verilmiştir. Üstelik eşi İskender askere gittiğinde, sorumluluğu altındaki kunduracılar arasındaki 7 parti hücresinin işleri de Zehra’ya devredilmiştir. Fındıklı’daki tütün mağazasında parti adına bir hücre kurar. İşçi temsilciliğine seçilir. İşçilerin taleplerini kabul ettirir, üstüne bir de en az yüz kişiyi Müstakil Tütüncüler Sendikası’na üye yaparlar. Bir yandan da İstanbul’dan sürgün giden partili arkadaşları için gidip gelebilecekleri, toplantı yapabilecekleri bir ev temin etmesi görevi verilir ona.

PARTİ Mİ, EVLİLİK Mİ?
1946 yılında eşi Mustafa askerden döndüğünde, partinin Zehra ile birlikte kalması kararı verdiği Mehmet Bozışık’ın ne olacağına ilişkin bir tartışma yaşar partiyle. Eşi Bozışık’ı istemez, Bozışık da evden ayrılmak. Zehra, partinin kararına uyarak Bozışık’ı evden göndermez. Ama eşiyle arası bozulur. Ayrılırlar. Mustafa bir başka kadınla birlikte olmaya başlar, hatta çocukları olur. Zehra ölünceye kadar Mustafa ile görüşmeye devam eder, hatta çocukların annesi öldüğünde onların bakımını da üstlenir. “Senin baban yok mu, neden annenin soyadını taşıyorsun” diye sorulmasına içerlenen İskender’in büyük oğlu Zehra'ya gelip, “Bize soyadımızı vermeyecek misin” der. Zehra da bunun üzerine İskender’in karşı çıkmalarına aldırmadan hemen avukata gidip boşanma davası açar. İskenderse çocukları nüfusuna geçirir ama anneleriyle evlenmez.


1946 SENDİKACILIĞINDA EFSANE BİR KADIN ÖRGÜTÇÜ
1946 yılında Cemiyetler Kanunu’nda yapılan değişiklikle sosyalist partilerin ve sendikaların serbestçe örgütlenmesinin önü açılır. Zehra Kosova başkanlığında Tütüncüler Sendikası kurulur. İstanbul Sendikalar Birliği çatısı altında sendikalar bir araya getirilir. Çok önemli bir girişimdir bu. Birliğin merkezi için Beşiktaş’ta harap bir fırın enkazı bulunabilir ancak. Partinin büyük bölümü dönemin yönetici sınıflarının yakını olan üst sınıf üyeleri bu enkazın ‘bina’ haline getirilmesi için para toplayamazlar. Zehra Kosova’nın etkisiyle tütün işçileri ellerinde ne varsa ortaya koyarlar, özellikle de tütün işçisi kadınlar. Sendikanın açılışı büyük bölümü Beşiktaş civarının tütün işçilerinin oluşturduğu coşkulu bir kalabalıkla yapılır.
Bir gece ev baskını yapar polis, partinin tütün işçileri arasında dağıttığı broşürlerden bulurlar evde. Zehra 4 yaşındaki kızını komşuya bırakır, ünlü Sansaryan Han’a götürülür. İşkence görür. 5 gün hücrede kanlar içinde baygın yatar Zehra. 15 günün sonunda salıverilir, ona zorla imzalatılmaya çalışılan suçlu olduğunu, itirafçı olduğunu söyleyen kağıda değil, isnat edilecek hiç bir suç olmadığına kanaat getirildiğini yazan kağıda basar imzasını. Cebinde beş kuruşu bile olmadığı için elinde ayakkabılar, yalınayak, kan içinde Sirkeci’den Kasımpaşa’ya yürür.
Eve vardığında komşu kadınlar Zehra’ya bakarlar, onu iyileştirmek için seferber olurlar.
İlk işi kızı Gülten’i sormak olur… Derin uykusundan uyandığından kızının kucağında yattığını görünce onca işkenceden sonra ilk kez gözlerinden yaşlar boşanır.
Zehra iyileşip işe başlayıncaya kadar geçinebilmek için mahallenin tefecisinden borç alır. Zoraki bulduğu işyerinde ustabaşı üzüntüyle “eğer seni işten atmazsam beni götürecekmiş polisler“ deyince “sen üzülme, ben açlığa alışkınım” der ve işi bırakır. Eve yürüyerek döner, kızını sarar ve “onu da kendisiyle birlikte açlığa mahkum eden düzene lanet eder.”
Aylığı 50 liraya hizmetçilik işi bulur Mecidiyeköy’de. Hizmetçiliğe başladığının ikinci günü dayanamaz, işten ayrılır. Ev sahipleri pardesüsünün cebine 2 lira koymuştur. O 2 lira hasta Zehra’ya çorba parası olur.

MÜNEVVERLER ARASINDA BİR İŞÇİ KADIN
Zehra Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin kurulmasıyla birlikte Yenişehir teşkilatında çalışır. 1950’nin ilk yarısı sendikanın hatırı sayılır derecede üyesi vardır. Zehra başkan yardımcısıdır. Aynı zamanda kadınlar kolundan sorumlu… İşçiler sendikaya güvenir. Üye sayıları da giderek artar.
1951’de TKP’ye yönelik ünlü tevkifat başlar. Zehra o sıralar işsizdir, Golden Fabrikası’nda çalışan kızının 12.5 liralık haftalığıyla, Sururi Mahallesi’nde tek göz odada yaşam sürdürmeye çalışırlar. Elinde bakla ve dereotu ile gözaltına alınır. Sansaryan Han’ın işkencehanelerini çok iyi bilir ama endişe ettiği şey yaşayacakları değil, kızıdır, kızı yine yalnız kalacaktır. 1951 Tevkifatı’nda yargılananlar arasında 17 kadın bulunur. Harbiye’de şubeye sorgu için götürülen arkadaşlarının dayak yemeden gelmeleri için açlık grevi yapanlar arasında Zehra da vardır. Her biri iyi öğrenim görmüş kadınlar içinde tek işçi olan Zehra da örgütçülüğünün donanımıyla katılır eğitim çalışmalarına.
Zehra cezaevindeyken arkadaşı Rasime sahip çıkar kızına. 1951 Nisan’ında tahliye olur. Rasime’nin yanında kalırlar kızıyla bir süre. Ana kız birlikte çalışıp döküntü bir odayı yaşanacak bir eve çevirirler.
TKP üyesi oldukları iddiasıyla 181 kişinin yargılandığı dava neredeyse haftanın her günü görülmektedir. Zehra “sendikacıyım ben” der her ifadesinde. Üzerine atılı suçları kabul etmez. Beraat eder.


TÜTÜN İŞÇİLİĞİNDEN TEKSTİL İŞÇİLİĞİNE
Tütün işi durma noktasına geldiği için önce bir ökçe fabrikasında çalışır. 6-7 Eylül olayları Zehra’yı işsiz bırakır. Dönem, Demokrat Parti iktidarının sendikalara da sosyalist örgütlere de aman vermediği bir dönemdir. Zehra, boş durmak niyetinde değildir yine de. 1954’te Vatan Partisi’ne üye olur. Ama 1955’in Şubatında partiden ayrılır. Aynı yılın son günü, güzel bir yılbaşı sofrasından polisler alıp götürür Zehra’yı. “Merak etmeyin iki saat içinde evde olur” derler evdekilere. Zehra güler bu lafa. Kızını arkadaşına emanet edip biner polis aracına.
Sağ ayağının taban kemiği kırılasıya işkence ederler ona. Öldüğünü düşünen gardiyanlar hücresinin kapısını açık bırakır. O haliyle hakim karşısına çıkarılıp dosdoğru Sultanahmet Cezaevine gönderilir. Burada Fatma Yalçı ile birlikte aynı hücrede kalırlar. Fatma Yalçı ile cezaevi günlerine dair anlatısı Zehra’nın daha önce kimseye ilişkin söylemediği sözleri içerir. Onu biraz kendini beğenmiş bulur. Ama bunu da yine bir sınıfsallıkla anlamaya çalışır:

O oturup yazı yazacak, düşünecek ben ise yemek yapacağım, bulaşık ve çamaşır yıkayacağım (diye düşünüyor Fatma Yalçı). Bir süre sonar bu işler bana ağır gelmeye başladı ve aramızda tartışma çıktı. Fatma Yalçı’yla hapishane arkadaşlığımız böylece sona erdi. Doğrusu ona çok kırılmıştım, bir aydının böyle mi yapması gerekirdi? Üstelik bu kendini işçilerin davasına adamış bir münevverdi… Ayrılıp, başka koğuşa gittikten sonar biraz rahat ettim. Burada her türlü insan vardı… ama bunlar en azından halkın bir parçasıydılar, şöyle ya da böyle yanlış bir şey yapmıştılar, ama içlerindeki duygular, yaklaşımlar daha gerçekçiydi”


1959 Nisanında tahliye olur Zehra. Ayaklarındaki çorapları koğuşta ayak işlerine bakan Canet’e bırakır, çorapsız ayakkabılar ayağını vura vura eve yürür. Ev boştur, kızı Gülten Nuri adında biriyle evlenmiş, evde de ne varsa yüklenip taşınmıştır. Zehra duruma içlenir, ama anlayışla da karşılar. Tahliye olduktan sonra Sabri Tatlı laboratuarında işçilik yapar. Sigortası yoktur, iş çok zordur, hastalıkları nükseder. 27 Mayıs darbesini burada karşılar.
Kızının kocasıyla sokakta karşılaşır bir gün, kocası Zehra’dan af diler, Gülten’in hamile olduğunu söyler. Çok sevinir Zehra. Birlikte yaşamaya başlarlar.
Daha iyi bir iş olduğunu düşündüğü Minyon dantel fabrikasına girer Zehra. 1960’ların ortalarıdır. İşyerinde hiç bir sosyal hak yoktur. Zehra yine yerinde duramaz. İşçiler arasında tekstil sendikasını örgütlemeye başlar. Sendika fabrikaya girer, haklar da peşi sıra gelir. Ama ustabaşlarıyla, müdürlerle takışmalar, işten atmak için uğraşlar, bitmeyen sorunlar Zehra’nın yorgunluğunu artırır. 1970 yılının 28 Temmuzunda tütün işçiliğinde gözünü açan Zehra tekstil işçisi olarak emekli olur.
İstanbul’da tütün işi bitse de tütün işçiliğinin baki kaldığı, tütün işçilerinin bir yaşam kültürü oluşturduğu mahallesinden ayrılmaz. Kitap dolu tek göz odalı evinde memleketi izler, yaşananları değerlendirir. Ziyaretçilerini ağırlar. Gazetelerde yazanlara sinirlenir. Bütün olan bitene hala işçi sınıfının gözlüğünden bakmaktadır, her şeyde iki sınıfın çelişkisi ve çatışmasını arar bulur, etrafında konuşulanlara genel geçer değerlendirmelerle değil, bu çelişkinin penceresinden yanıtlar verir.
12 Eylül 1980 Darbesi’ni Dolapdere Dilbaz Sokak’taki evinde karşılar.


İŞÇİLERİN ARASINDAN HİÇ ÇIKMAMAK...
Hastalığının ilerlediği dönemlerde kızı Gülten annesini yanına alır. Ancak Zehra bu durumdan hiç memnun olmaz. İsteği kendi başına tek göz odada yaşamaktır. O dönem hayatını kolaylaştırmak için yanında olan Saygı-Aysel Yağmurdereli’ye haber gönderir; “gelin beni alın.” “Ben kendi evimdeki gibi davranamazsam olmaz, insanlar bana gelecek, onlarla görüşeceğim, sohbet edeceğim... bunun için de gerekirse öleyim” der onlara.
Kızı Gülten’le aralarında bir soğukluk vardır. Zehra’dan değil, Gülten’in geçirdiği zor koşullardan kaynaklanır bu soğukluk. “Kızının geldiğini bilirdik, bazen kalırdı geri gelirdi. Ama bir şey anlatmazdı bizlere, özlediğini falan söylerdi. Hiç görmedim ama hissettiğim şuydu ki sanki onu tercih etmemiş başka şeyleri tercih etmiş gibi bir suçlaması varmış da o yüzden de annesine uzaktan görüyormuş gibi hissetiğimiz olmuştu” diye anlatıyor bu mesafeyi Füsun Çeliker.
Dostları onu yaşadığı küçük evden daha konforlu, kendilerine de daha yakın bir eve taşımayı teklif eder. Zehra mahallesinden ayrılmak istemez; “ben burada mutluyum, işçilerin arasındayım, bana benzerlerle biraradayım. Burası benim evim” der.
Kendisini ziyarete gelen gençlerin uzun uzadıya oturmasına izin vermez. “Sizin işiniz gücünüz yok mu? Devrim oturarak yapılmaz. Mücadele oturarak verilmez. Hadi bakalım. Yolunuz açık olsun” diye kibarca uğurlar onları.
Zehra Kosova vasiyetini söyler ara ara yanındaki dostlarına. Kimi zaman maddeler değişse de, hiç değişmeyen bir isteği vardır: “Beni halkım nasıl gömülüyorsa öyle gömün. Tek bir isteğim var, benim cenazemde şiyar söylenmesin” (Saygı Yağmurdereli, Füsun Çeliker’in aktarımı)

NEREDE BİR ÖRGÜTLENME VARSA...
18 Ağustos 2001'de hayatını kaybeder Zehra Kosova.
Cenaze töreni için hazırlık yapan dostları onun komünist bir işçi kadın olarak anmasını yapmak için yine komünist bir kadının konuşma yapmasını isterler. Önce Yıldız Sargın düşünülür, ama o çok hastadır, cenazeye gelemeyecektir. Sonra Sevim Belli'den rica edilir. “Bilmem ki yapabilir miyim çocuklar” diye kaygı duyar önce Sevim Belli, ama sorumluluk duygusu ve Kosova'ya sevgisi ağır basar (aktaran, Saygı Yağmurdereli) Zehra Kosova'nın ölümünün 10. yılında TÜSTAV tarafından elden geçirilerek yeniden basılan özyaşamöyküsünde Sevim Belli şöyle anar onu:

Genç kızlık çağından bu yana, nerede bir illegal komünist örgütlenmesi olduysa Zehra abla saflarda yerini almıştır. Nerede sol nitelikte bir legal siyasi örgütlenme girişimi olduysa Zehra abla girişime katılmıştır. Tütün alanında olsun, başka üretim alanlarında örneğin tekstilde olsun sendikalaşma doğrultusunda nerede bir hareket olduysa Zehra abla oradaydı ve öncüydü. Zehra Kosova genellikle erkeklerin alanı sayılan bu alanda öncü kadınlarımızdandır. Giderek o alanda bir numaradır. DİSK Emek Ödülü'nü alan tek kişidir. Sendikacılık alanında anti demokratik koşullarda bir numara olabilmek inançlı, ciddi ve yiğit kişilik ister. Zehra Kosova'da bunların hepsi ve daha fazlası vardı. Defalarca tutuklandı, işkence gördü, yıllarca hapis yattı. Bağımlı kapitalizm koşullarında bir militanın kaderiydi onunki de...” 

Zehra Kosova, Türkiye’nin ilk kadın sendikacısı ünvanıyla ve işçi mücadelesine kattıklarıyla DİSK’in emek ödülünü alan, SİP ve ÖDP’nin onur üyesi olan, Lozan Mübadilleri Vakfı, ve TÜSTAV’ın saygıyla baş tacı yaptığı kadın. Son katıldığı törenlerden biri, kendisi gibi TKP'li olan Kutber Akalın'ın anma toplantısı. Burada da gençliğinin sözlerine sahip çıkar; “Dünyanın bütün işçileri birleşin...”

Zehra Kosova’nın özyaşam öyküsü sıradan bir işçi kadına övgüdür.
Zehra Kosova, tarihi değiştiren bir mücadelenin öznesidir, hikayesini anlatarak da o tarihte kadınların da olduğunu gösterir. Yaşamı, tarihi yazan ve değiştiren başka işçi kadınlara ışık olsun.

Kaynak:

Zehra Kosova; "Ben İşçiyim", TÜSTAV Yayınları
Sevda Karaca; “Zehra Kosova: Ve Hikaye, Bir İşçi Kadının Cüretiyle Değişir”, Kadınlar Hep Vardı: Türkiye Solundan Kadın Portreleri kitabı içindeki makale, Dipnot Yayınları 







İlgili haberler
Türkiye'den Amerika'ya işçilikten sendika başkanlı...

Alice Peurala, Türkiye’den Amerika’ya göçe mecbur bırakılmış Ermeni bir ailenin kızı. 14 yaşında çal...

Bir işçi kadının yaşamını değiştirme mücadelesi

“Küllerimden doğdum” diyor Ayfer, “Eski fotoğraflarıma bak, gözlerimde hep bir hüzün var. Şimdi evet...

GÜNÜN PORTRESİ: Eşitlik ve adalet peşinde bir kadı...

‘Adalet ve Eşitlik’ talebi yıllardır kadınların talebi olmaktan çıkmadı. Binlerce kadın tarih boyunc...