GÜNÜN PORTRESİ: Zabel Yesayan
Bazen insanın kendine belirlediği hayat akışından, kendi iradesinden bağımsız gelir olaylar bulur insanı.Gözümüzü dünyaya açtığımız yerden başka yerlere sürükler. Zabel Yesayan’ın hayatı da böyledir.

 1878 yılının 4 Şubat’ında Üsküdar’da oldukça varlıklı bir ailede doğan Yesayan, hayatı boyunca yoksulluk, zulüm ve katliamların en önemli tanıklarından biri olacaktır. Kimilerinin ‘kaderin cilvesi’ de dediği insanın insana yaptığı zulüm ve sömürü tarihinden Zabel’in payına da bu düşmüştür.
“Eğitim şart” anlayışında bir babanın teşvikiyle küçücük yaşında kitaplara boğulan Zabel’in o küçük yaşında yazar olmaya karar vermesi pek de şaşılacak bir şey değil elbet. Şaşılası olan daha çok bunu belki de kendinden bile beklediğinden daha iyi bir şekilde hayata geçirebilmesinde. Zira, dönemin zor da olsa hatırı sayılır kadın yazarlarından Serpuhi Dushap, Zabel henüz 17 yaşındayken onu uyarmıştır, Ermeni Cemaati’nin henüz kadın bir yazarın yükselmesine hazır olmamasına karşı. Zabel için hayattaki ilk politik meydan okuma budur sanırız. Kadınların en iyi ihtimalle “muallime” olabildiği bir imparatorlukta, Gayr-i Müslim ve her an tehdit altındaki bir cemaatin mensubu olarak kadın bir yazar olabilmek!
Dönemin elit aydınlarının pek çoğu gibi ailesi tarafından Paris’e gönderilir. 1894 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat eğitimine başlar. Bir yandan akademide teorik incelemeler ve Fransızca-Ermenice sözlük çalışmaları yaparken, diğer taraftan da Fransız ve Ermeni dergilerinde makaleleri, şiirleri ve kısa öyküleri yayınlanır. Burada yaşadığı ilk 8 yıl içerisinde evlenmiş, iki çocuk annesi olmuştur. Fakat kurduğu bu aile yapısı, onu İstanbul’a dönüp, “bu topraklarda yazar olma” kararından vazgeçirememiştir.
1902’de İstanbul’a dönen Yesayan, 20. yüzyılın başlarında İstanbul ve İzmir’de çıkarılan 15 Ermeni gazetesinden biri olan haftalık siyaset ve edebiyat gazetesi Arevelyan Mamul’de çeşitli edebiyat eleştirileri ve yazı dizileri yazar. Küçük burjuva kökenli aydın bir kadın nasıl yazarsa öyle yazmaktadır. Hem Ermeni cemaati içerisindeki hem de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “kıt akıllı kadın” imajına kafa tutmaktadır. Ama dünya genelinde yaşanan ulus devletleşme süreçleri katliam, etnik temizlik ve soykırımlar Yesayan’ın gözlerini başka ufuklara taşıyacaktır.

‘GÖRKEMLİ ADANA BOŞALDI BİTTİ’
Vicdan çok vefasız bir duygudur bazen; karşıtı olan acımasızlığa bırakır bazen yerini. Uğramaz bazı coğrafyalara bazı zamanlar. Kimi zaman Bağdat, kimi zaman Gazze, kimi zaman Şırnak. 1909 yılının Nisan ayında ise Adana’yı seçmiştir. İttihat ve Terakkicilerin fermanıyla, üç gün üç gece vicdan kaybolur ortalıktan. Ölümün sayısal adı 15 ila 30 bin cesettir. Adana katliamlarından iki ay sonra İstanbul Ermeni Patriği elit aydınlardan oluşan bir inceleme komisyonu kurar. Yesayan bu komisyonla birlikte üç ay boyunca Adana, Mersin ve Kilis’i gezer, yetim kalan Ermeni çocukların ve ihtiyaçlarının tespit edilmesidir görevi. Ama gördükleri karşısında başka bir görev biçer kendine: “Eğer kan ve ateşle aklını yitiren bu insanların yaşadığı felaketi anlatabilirsem, bu vatana karşı görevimi yapmış olacağım.”
Gördüğü vahşet karşısında uğradığı akıl tutulmasından 1,5 yıl boyunca durmadan yazarak kurtulabilmiştir Yesayan. “Yıkıntılar (Harabeler) Arasında” kitabı da tedavi olsa da yer yapmış bir yara izidir aslında. Kendi deyimiyle “tarifi kabil olmayan bir kederi” kelimelerle tarif etme çaresizliğidir. Hayatta kalan aklını yitirmiş kadınları, yetim kalmış çocukları, yakılan kilise ve okulların sislerinden ayıklayabildiği görüntüleri, sokaklara sinmiş et kokularını nasıl yaşadıysa öyle anlatır. Aydın feminist yaklaşım yerini ulusal/etnik sorulara bırakmıştır Yesayan’ın aklında.

1915...
Ermeni askerlerin silahsızlandırılıp işçileştirilmesi ve bu amele taburlarında bugün yalnızca devlet arşivleri açılırsa öğrenebileceğimiz katliamlar… Anadolu Ermenileri’nin kitlesel bir şekilde kılıçtan geçirilmesi, zorla yerlerinden edilmesi… Ermeni aydınlarının fişlenmesi, suikastler, idamlar ve sürgünler… 1915 Ermeni halkına karşı girişilen tehcirin yılıdır. İttihat ve Terakkiciler’in sakıncalı Ermeniler listesinde yer alan tek kadınsa Zabel Yeseyan’dır. Sürgün, bir hayat biçimi olarak oturur hayatına. Bir şekilde kaçmayı başarır. Bulgaristan, Azerbeycan, Mısır, Fransa, Yesayan’ın bilinen sürgün duraklarıdır. “Yazmazsam çıldıracağım” dediği katliam tanıklıklarını yazar sürekli, günde 10-12 saat boyunca. Aklındaki karanlığı yırtacak bir devrim ortaya çıkana kadar çaresizlikle yazar.

EKİM DEVRİMİ
Aynı coğrafyayı paylaşan farklı ulusların eşitlik ve barış içinde yaşayabileceğine dair umutları katliamlarla baltalanmışken, 1917 Ekim Devrimi gerçekleşir. Cinsel ve ulusal kimlik bilinci kendi anlamlarını bulabileceği sosyalist bir bilinçle kucaklaşır. Sürgün Paris ve Bakü arasında seyreder bir dönem. 1926 yılında ilk defa Sovyet Ermenistan’a gider. Bu arada Paris’te kurulan Ermeni Barış Delegasyonu’na katılır. Diaspora Ermenilerini Sovyet Ermenistan’ı anavatan olarak tanımaya çağırır. Sovyetler Birliği Yesayan’a Ermenistan’a yerleşme çağrısı yapar ve 1933 yılında Yesayan, kızı Sofi ve oğlu Hrant’la birlikte Erivan’a yerleşir, üniversitede Karşılaştırmalı Edebiyat ve Fransız Edebiyatı dersleri verir. “Nasıl bir toplum inşası?” sorusu cevabını bulmuştur burada ve bu durum, bundan sonra yazdığı eserlere de yansır.


İlgili haberler
Kadınlar barışa nasıl hayat verdi?

Barış en çok kadınların dilindedir. Bu topraklarda da sınırların ardında da... Sırbistan, Kosova, Sr...

GÜNÜN FOTOĞRAFI: Evini koruyan 106 yaşındaki Ermen...

Bazen fotoğraflar çok şey anlatır. Bu da o ‘çok şey’ anlatan fotoğraflardan... 1990 yılına ait olan...

GÜNÜN SÖZÜ: Zabel Yesayan'dan

Yirminci yüzyılın başında Ermeni edebiyatında kadınların özgürleşmesi hakkında yazılar yazan, önemli...