Dinmeyen ırmak: Afrikalı kadınların emperyalizme karşı direnişi
'Sömürgeciler Afrika'nın topraklarını, zenginliklerini ve emeğini yağmalarken kadınlar bu düzenin yalnızca mağdurları olmadı; ona karşı yürütülen mücadelenin de ön saflarında yer aldı.'

Batı merkezli tarih yazımında Afrika'nın tarihi çoğu zaman sömürgecilerin çizdiği sınırlar, işgal ettikleri topraklar ve yağmaladıkları zenginlikler üzerinden anlatılır. Avrupalı devletlerin kendi aralarında paylaştığı bir kıta, köleleştirilen milyonlarca insan, el konulan topraklar, madenler, petrol yatakları... Oysa bu tarihin bir de emperyalistlerin yazdığı kitaplarda kendisine pek az yer bulabilmiş başka bir yüzü var. Ağır vergilere karşı pazar yerlerini dolduran, sömürgeci yönetimlerin karşısına dikilen, bağımsızlık savaşlarında mücadele eden, bugünse topraklarını ve geçim kaynaklarını çokuluslu şirketlere karşı savunan kadınların tarihi. Afrika'da kadınların emperyalizme karşı mücadelesi, yüzyıllardır dinmeyen bir ırmak gibi akıyor. Kimi zaman binlerce pazarcı kadınının öfkesinde, kimi zaman bağımsızlık savaşlarının cephelerinde, kimi zaman petrol tesislerini işgal eden kadınların kararlılığında karşımıza çıkıyor. Sömürünün biçimleri, egemenlerin yüzleri, kadınların karşısına dikilen güçler değişiyor ancak onların hayatlarına ve haklarına sahip çıkma mücadelesi değişmiyor.
Sömürgecilik Afrikalı kadınların hayatına yalnızca yabancı askerlerle ve işgallerle girmedi. Bazen pazara konulan bir vergi, bazen ellerinden alınan bir tarla, bazen yetiştirdikleri ürünün fiyatına başkalarının karar vermesi, bazen de kendi yaşamları hakkında söz söyleme hakkından mahrum bırakılmaları… Kadınların emeği, sömürge ekonomisinin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenirken üretim, ticaret ve toplumsal yaşamda sahip oldukları haklar da kısıtlandı. Sömürgeci yönetimler, yerel güçlerle kurdukları ilişkiler aracılığıyla kadınların üzerindeki ekonomik baskıyı artırırken, birçok bölgede onların siyasal mekanizmalarından dışlanmasına da neden oldu. Bu nedenle Afrikalı kadınların sömürgeciliğe karşı mücadelesi hiçbir zaman yalnızca emperyalistlerin ülkelerinden gitmesi talebiyle sınırlı kalmadı. Kadınlar aynı zamanda emeklerinin karşılığını almak, eşit işe eşit ücret ve sosyal hakları için de mücadele etti. 

Pazar yerlerinde, cephelerde, sokaklarda yükselen isyan

1929'da Nijerya'nın güneydoğusunda İngiliz sömürge yönetiminin vergilendirme girişimleri, binlerce kadının katıldığı büyük bir ayaklanmanın fitilini ateşledi. İngilizler, bölgede kendilerine bağlı yerel yöneticiler aracılığıyla halkı denetim altında tutuyordu. Warrant chief olarak adlandırılan bu yöneticiler, sömürge idaresinin vergi toplama ve yerel halk üzerindeki denetimini sürdürme mekanizmalarının bir parçasıydı. Tarımsal üretim ve yerel ticaretle geçinen halk için vergiler zaten ağır bir yük oluştururken, kadınlardan da doğrudan vergi alınacağı yönündeki söylentiler uzun süredir biriken öfkeyi iyice artırdı. Kadınlar tarlalarda ürettikleri ürünleri pazarda satarak hem ailelerini hem de kendilerini geçindiriyordu. 
İgbo kadınlarının “bir adamın üzerine oturmak” olarak bilinen direnişinde kadınlar, haksızlık yapan bir erkeğin evinin önünde toplanır, şarkılar söyleyerek, dans ederek ve alay ederek onu toplum önünde hesap vermeye çağırırdı. 1929'da bu gelenek, sömürge yönetimine karşı kitlesel bir mücadele aracına dönüştü. 
Binlerce İgbo ve İbibio kadını sokaklara çıkarak sömürge yönetiminin yerel temsilcilerinin görevden alınmasını, vergilendirme girişimlerinin durdurulmasını ve üzerlerindeki baskının sona ermesini talep etti. Protestolar, emperyalist yönetim ve onun ortağı olan sermayenin faaliyetleri hedef alınarak kısa sürede farklı bölgelere yayıldı. İngiliz yönetiminin yanıtı ise silahlı saldırı oldu. İngiliz yetkililerinin bir kargaşa olarak göstermeye çalıştığı bu direniş, tarihe Aba Kadınlar Savaşı olarak geçti. Kadınların mücadelesi sonucunda vergilendirme girişimi durduruldu ve yerel yönetim sisteminde değişikliklere gidildi.
Aba'da yükselen bu mücadele, Nijeryalı kadınların sömürge yönetimine karşı örgütlenmesinin tek örneği değildi. 1940'larda Abeokuta'da kadınların ağır vergilere karşı başlattığı hareket, sömürge yönetimiyle işbirliği içindeki yerel güçlerin otoritesini sarsacak bir güce ulaştı. Bu hareketin önderlerinden biri olan Funmilayo Ransome-Kuti, kadınların eğitim hakkı için yürüttüğü çalışmaları Abeokuta Kadınlar Birliği ile sömürgeciliğe ve ekonomik eşitsizliklere karşı mücadeleyle birleştirdi. Farklı toplumsal kesimlerden kadınlar buluşuyor, okuma yazma kursları düzenleniyor, birlikte eylemler örgütleniyordu. Birliğin gücü, kadınların gündelik yaşamlarında karşılaştıkları sorunları ortak bir siyasal mücadeleye dönüştürmesinden geliyordu. Pazarcı kadınlar ağır vergilere karşı çıkarken yalnızca kazançlarını korumayı değil, yönetimde söz sahibi olmayı da talep ediyordu. Binlerce kadının katıldığı protestolar sonucunda 1948'de kadınlara uygulanan vergiler askıya alındı, 1949'da ise Abeokuta'nın yerel hükümdarı görevinden çekilmek zorunda kaldı. 
20. yüzyılın ortalarında Afrika'nın birçok bölgesinde sömürge karşıtı ulusal kurtuluş mücadeleleri güçlenirken kadınlar da bu mücadelelerin önemli bir parçası oldu. Kenya'da 1950'lerde İngiliz sömürge yönetimine karşı gelişen Mau Mau direnişinde kadınlar, ormanlarda savaşan direnişçilere yiyecek ve silah taşıdı, haberleşme ve istihbarat ağlarını örgütledi. Cezayir'de ise 1954'te başlayan bağımsızlık savaşında kadınlar Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) içinde çeşitli görevler üstlendi. Haberleşmeden sağlık hizmetlerine, silah taşımaktan silahlı eylemlere kadar mücadelenin farklı alanlarında yer aldılar. Djamila Bouhired, Fransız sömürge yönetimi tarafından tutuklandı, işkence gördü ve idama mahkum edildi; onun için başlatılan uluslararası dayanışma kampanyası Cezayir halkının mücadelesinin dünya kamuoyunda duyulmasına katkıda bulundu. Djamila Boupacha'ya uygulanan cinsel işkence ise sömürgeciliğin cinsel şiddeti nasıl bir baskı ve cezalandırma yöntemine dönüştürdüğünü gözler önüne serdi.

‘Kadına dokunan kayaya dokunur’

Emperyalizme karşı mücadele eden birçok ulusal kurtuluş hareketi, kadınların kurtuluşunu devrimci mücadelenin temel meselelerinden biri olarak gördü. Mozambik'te Portekiz sömürgeciliğine karşı savaşan FRELIMO, 1967'de kadınlardan oluşan Kadın Müfrezesini kurdu. Josina Machel gibi kadınlar, hem silahlı direnişte hem de siyasal örgütlenmede önemli roller üstlendi. Samora Machel, kadınların kurtuluşunun devrimden sonra verilecek bir armağan değil, devrimci dönüşümün temel koşullarından biri olduğunu savunuyordu. Gine-Bissau ve Cabo Verde'de Amílcar Cabral'ın önderlik ettiği PAIGC de kadınların örgütlenmesini ulusal kurtuluş mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak gördü. Ancak bu hareketlerin kadın özgürlüğünü programlarına alması, bağımsızlık sonrasında eşitsizliğin kendiliğinden ortadan kalkmasını sağlamadı. Kadınların üretimdeki konumları, aile içindeki eşitsizlikler ve erkek egemen siyasal ilişkiler varlığını sürdürdü. Böylelikle kadınların mücadelesi, sömürgeciliğin sona ermesinin ötesine geçerek ekonomik ve toplumsal yaşamın bütünüyle dönüşmesi talebini de gündeme getirmeye devam etti.
Güney Afrika'da kadınların apartheid rejimine karşı mücadelesi ise ırkçılık, emek sömürüsü ve eşitsizlik arasındaki ilişkiyi açık biçimde ortaya koydu. Apartheid rejimi, siyahi nüfusun nerede yaşayacağı ve çalışacağına kadar kendilerinin belirlediği bir baskı sistemi kurmuştu. Kadınlara da geçiş belgesi taşıma zorunluluğunun getirilmesi, onların ekonomik özgürlüğünü doğrudan hedef alıyordu. 9 Ağustos 1956'da yaklaşık 20 bin kadın, bu uygulamaya karşı Pretoria'daki hükümet binasına yürüdü. Lilian Ngoyi, Helen Joseph, Rahima Moosa ve Sophie Williams-De Bruyn'in öncülüğündeki yürüyüşte farklı toplumsal kesimlerden ve farklı etnik gruplardan kadınlar bir araya geldi. Kadınlar topladıkları imzaları yetkililere iletti, ardından binlercesi sessizce bekledi. O gün yükselen “Wathint' abafazi, wathint' imbokodo” (Kadına dokunan kayaya dokunur) sloganı, Güney Afrika'da kadın direnişinin simge sloganlarından biri hâline geldi. 

Bayrak değişti ama sömürü sürdü

20. yüzyılın ikinci yarısında Afrika ülkelerinin önemli bir bölümü siyasal bağımsızlıklarını kazandı. Sömürge yönetimleri sona erdi, yeni devletler kuruldu, bağımsızlık bayrakları göndere çekildi. Ancak bu, emperyalizmin kıta üzerindeki ekonomik hakimiyetinin de ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Sömürge döneminde Avrupa devletlerinin doğrudan denetimi altında gerçekleştirilen hammadde üretimi ve kaynak aktarımı, bağımsızlık sonrasında farklı mekanizmalarla sürdürüldü. Çokuluslu şirketler, dış borçlar, eşitsiz ticaret ilişkileri ve uluslararası finans kuruluşlarının dayattığı ekonomi politikaları, Afrika'nın birçok ülkesinde dışa bağımlılığı yeniden üretti. Petrol, altın, elmas ve başka doğal kaynaklar bakımından zengin olan ülkelerde milyonlarca insan yoksulluk içinde yaşamaya devam etti. Halkın emeğiyle ve yaşadığı toprakların kaynaklarıyla yaratılan zenginlik, geniş halk kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılamak yerine uluslararası şirketlerin ve yerel egemen sınıfların çıkarlarına yönlendirildi.
Bu ekonomik düzenin sonuçları kadınların yaşamında daha da ağır hissedildi. Toprakların şirketlere devredilmesi, tarımsal üretimin geçim ihtiyaçlarından çok ihracata yönlendirilmesi ve kamusal hizmetlerin yetersizliği, kadınların hem üretimdeki hem de ev içindeki yükünü artırdı. Ancak kadınlar, değişen sömürü biçimlerine karşı örgütlenmeyi sürdürdü. Burkina Faso'da Thomas Sankara'nın 1983'te başlayan devrimci yönetimi, kadınların kurtuluşunu toplumsal dönüşümün önemli meselelerinden biri olarak ele aldı; zorla evlilik ve kadın sünneti gibi uygulamalara karşı politikalar geliştirdi, kadınların siyasal yaşama katılımı artırmaya çalışıldı. Kenya'da Wangari Maathai'nin 1977'de başlattığı Yeşil Kuşak Hareketi’nde ise kadınların toprak ve geçim mücadelesi ile çevre mücadelesi birleşti. Ağaçlandırma çalışmalarıyla başlayan hareket, zamanla doğal kaynakların yağmalanmasına, sosyal hakların kısıtlanmasına ve kadınların ekonomik bağımlılığına karşı bir mücadeleye dönüştü. 
Bu mücadelenin çarpıcı örneklerinden biri 2002 yılında Nijerya'nın Nijer Deltası'nda yaşandı. Büyük petrol rezervlerine sahip olan bölgede uluslararası şirketler önemli kazançlar elde ederken, yerel halk işsizlik, yoksulluk ve çevresel yıkımla karşı karşıyaydı. 8 Temmuz'da Ugborodo topluluğundan yüzlerce kadın, Chevron'un işlettiği Escravos petrol terminalini işgal etti. Kadınlar gençlere iş olanağı sağlanmasını, köylerine yatırım yapılmasını ve petrol üretiminden elde edilen zenginliğin bölge halkının ihtiyaçlarına ayrılmasını istiyordu. Yaklaşık 11 gün süren işgal başka topluluklara da yayıldı. Ijaw kadınları petrol tesislerinde üretimi durdururken farklı etnik topluluklardan kadınlar ortak talepler etrafında buluştu. Şirket, kadınların bazı taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. 1929'da Aba'da sömürge vergilerine karşı ayaklanan kadınlarla 2002'de petrol tesislerini işgal eden kadınların karşısındaki güçler farklıydı; ancak her iki mücadelede de kadınlar emeklerine ve yaşadıkları toprakların zenginliklerine sahip çıkıyordu. 

Dinmeyen bir mücadele

Sömürgeciler Afrika'nın topraklarını, zenginliklerini ve emeğini yağmalarken kadınlar bu düzenin yalnızca mağdurları olmadı; ona karşı yürütülen mücadelenin de ön saflarında yer aldı. Bugün sömürgeci yönetimlerin yerini çokuluslu şirketler, borç ilişkileri ve yeni bağımlılık biçimleri alırken Afrikalı kadınların mücadelesi de sürüyor. Dün vergilere ve toprak gasplarına karşı yükselen itiraz, bugün emeğin sömürülmesine ve doğal kaynakların yağmalanmasına karşı büyüyor.
Afrikalı kadınların direniş tarihi bize şunu gösteriyor: Kadınların emeği sömürülmeye, yaşamları üzerinde söz sahibi olması kısıtlandıkça kurtuluş da yarım kalıyor. Pazar yerlerinden bağımsızlık cephelerine, tarlalardan petrol tesislerine uzanan bu mücadele, kadınların ekmek kavgasıyla özgürlük kavgasının birbirinden ayrı olmadığını hatırlatıyor. Ve yüzyıllardır önüne bentler örülen o ırmak, bugün de aynı kararlılıkla akıyor.

Fotoğraf: Wikimedia Commons (Public Domain)


İlgili haberler
Nedir bu emperyalizm? | 'Emperyalizm emekçilere karşı, emekçiler emperyalizme karşı'*

Emperyalist ve işbirlikçi tekelleri hedefe koymayan “iyi niyetin” başarı şansı yoktur ve halkı aldatmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

Emperyalizmin barbarlığı kadınlara ortak kader çizdiriyor

‘Karşı karşıya olduğumuz tablo; kapitalist-emperyalist sistemin tüm kurumları, ahlakı ve hukukuyla birlikte çürüyerek “barbarlığa” dönüşmesinin güncel halidir’

Kuşaktan kuşağa örülen antiemperyalist mücadele

‘Dünyanın her bir yanında baskıcı ve sağcı hükümetler türese de kadınların alanda mücadelesi, emekçileri emperyalizme karşı harekete geçirmesi de bitmiş değil.’


Editörden