Haberleri izlerken bazen insanın aklına tek bir soru geliyor: Bu ülkede yaşamak neden bu kadar şansa bağlı?
Gemiye biniyorsun Kıbrıs’tan Taşucu’na gelirken hayatını kaybediyorsun.
Trene biniyorsun, rayların güvenli olduğunu düşünüyorsun. Bir tren faciasında onlarca insanın hayatını kaybettiğini görüyorsun.
Tatile gidiyorsun. Bir otelde kalıyorsun. Birkaç gün dinlenmek, çocuklarınla güzel vakit geçirmek istiyorsun. Sonra yangın çıkıyor ve insanlar kaçacak güvenli bir yer bulamadıkları için yanarak ölüyor.
Bir aile gezmek için İstanbul'a geliyor. Otelde kalıyor. Çocuklarıyla birlikte zehirlenerek hayatını kaybediyor.
Restorana gidiyorsun, yemek yiyorsun; gıda denetimi yetersiz olduğu için zehirlenebiliyorsun.
İşe gidiyorsun, akşam evine dönemiyorsun.
Madene giriyorsun, göçük altında kalıyorsun.
İnşaata çıkıyorsun, düşüp ölüyorsun.
Fabrikaya giriyorsun, makineye sıkışıyorsun.
Tarlaya gidiyorsun, traktörün altında kalıyorsun.
Servise biniyorsun, trafik kazasında hayatını kaybediyorsun.
Gemiye biniyorsun ölüyorsun.
Trene biniyorsun ölüyorsun.
Ve artık çocuklar bile iş cinayetlerinin kurbanı.
Çocuk dediğin çalışırken ölür mü?
Daha çocukluğunu yaşayamamış, okula gitmesi, oyun oynaması, büyümesi gereken çocuklar çalıştırılıyor. Çocukların ellerine oyuncak yerine ağır iş veriliyor. Sonra o çocuklardan biri işyerinde hayatını kaybettiğinde birkaç gün konuşuyoruz. Çocuk dediğin çalışırken ölür mü? Çocuk dediğin okulda olmalı. Oyun oynamalı. Koşmalı. Gülmeli. Büyümeli.
Ama yoksulluk, çocukların çocukluğunu bile ellerinden alıyor. Çocuk olmak yalnızca iş cinayetleri açısından güvensizlik yaratmıyor. Çocuklar istismara uğruyor, cinsel şiddetin kurbanı oluyor. Bazıları yaşadıkları ağır şiddet sonucunda hayatını kaybediyor. Hiç çocuk öldürülür mü? Bir toplumun çocuklarını koruyamaması, o toplumun en ağır utançlarından biridir.
Kadınsan başka bir tehlikenin içindesin.
Evinde, sokakta, işyerinde, hatta en yakınındaki insanın yanında bile öldürülebiliyorsun.
İşçiysen de başka bir tehlikenin içindesin.
Her sabah işe giderken aslında yalnızca emeğini değil, canını da ortaya koyuyorsun.
Yoksulsan seçeneklerin daha da az. Çünkü zengin olanın güvenli bir binada yaşama, güvenli ulaşım kullanma, daha güvenli bir hastaneye ulaşma, daha güvenli bir tatil yapma şansı var. Ama emekçinin seçeneği yok. Çalışmak zorunda. Kötü koşullarda yaşamak zorunda. Ve tam da bunları yaparken ölüyor.
Yoksulların intiharı kişisel bir tercih değil
Bir başka ölüm biçimi ise sessizce yaşanıyor : İntiharlar.
İşsizliğin, borcun, yoksulluğun, güvencesizliğin, geleceksizliğin ve yalnızlığın insanları nasıl çaresizliğe sürüklediğini konuşmadan, intiharları yalnızca kişisel bir tercih olarak görmek mümkün mü?
Bir insanın işi olmadığında, ev kirasını ödeyemiyor, çocuğunun masrafını karşılayamıyor, borçlarını ödeyemiyor. Geleceğe dair umudunu kaybediyor. Kendini değersiz hissediyor. Toplumdan kopuyor. Bütün bunların sonunda bir insanın yaşamla bağının kopmasını sadece kişisel mesele olarak açıklamak, yaşanan toplumsal gerçekliği görmezden gelmek oluyor.
Çünkü insanı yaşatan yalnızca nefes almak değildir. Güvence gerekir.
İş gerekir.
Barınma gerekir.
Sağlık gerekir.
Eğitim gerekir.
Adalet gerekir.
Örgütlenme gerekir.
Umut gerekir.
Ve bunların olmadığı yerde insan hayatı her geçen gün biraz daha güvencesizleşir.
İşsiz, yoksul, geleceksiz insanların hayattan kopması kader mi?
Sonra bütün bu ölümlerin karşısına aynı kelime çıkarılıyor: Kader. Ne kadar kolay bir kelime…
Bir işçinin işyerinde ölmesi kader.
Bir çocuğun çalıştırılırken ölmesi kader.
Bir kadının öldürülmesi kader.
Bir otelde insanların yanarak ölmesi kader.
Bir ailenin zehirlenmesi kader.
Bir tren faciası kader.
İşsizlikten, yoksulluktan ve geleceksizlikten insanların hayattan kopması kader.
Hayır.
Her ölüm kader değildir. Bazı ölümlerin sorumluları vardır.
Bazıları denetlenmeyen işyerlerinin sonucudur.
Bazıları alınmayan güvenlik önlemlerinin sonucudur.
Bazıları yoksulluğun sonucudur.
Bazıları cezasızlığın sonucudur.
Bazıları insan hayatından daha değerli görülen kârın sonucudur.
Burada da sınıf meselesi bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkar.
Çünkü ölenlerin önemli bir bölümü işçiler, emekçiler, yoksullar, çocuklar, kadınlar.
Yani hayatın bütün yükünü sırtında taşıyan ama karar mekanizmalarında en az söz sahibi olanlar.
Bu yüzden mesele yalnızca daha fazla denetim yapılsın demekle bitmiyor. Elbette denetim yapılmalı, sorumlular hesap vermeli. Elbette yasalar uygulanmalı. Ama bunların kendiliğinden olmasını beklemek de gerçekçi değil. Çünkü hak verilmez; mücadeleyle kazanılır.
İnsanca yaşamak için örgütlü mücadele gerekli’
İş güvenliği işçinin örgütlü mücadelesiyle kazanılır.
İnsanca ücret örgütlü mücadeleyle kazanılır.
Çocuk işçiliğine karşı mücadele gerekir.
Kadına yönelik şiddete karşı mücadele gerekir.
Barınma hakkı için mücadele gerekir.
Güvenceli çalışma için mücadele gerekir.
İnsanca yaşamak için mücadele gerekir.
Ve bunun yolu, insanların tek tek kurtarıcı beklemesinden değil, yan yana gelmesinden, örgütlenmesinden, dayanışmasından ve birlikte mücadele etmesinden geçer.
Çünkü yalnız başına kalan insanın gücü sınırlıdır. Ama yan yana gelen işçilerin, kadınların, gençlerin, emekçilerin, yoksulların gücü bambaşkadır.
O yüzden bugün sormamız gereken soru sadece: Neden insanlar ölüyor? değildir.
Asıl soru şudur: Bu ölümleri önleyebilecek güce sahip olduğumuz halde neden hâlâ önleyemiyoruz?
İnsanca yaşayabilmemiz kader değil hakkımız’
Cevabın en önemli kısmı burada yatıyor.
Çünkü insan hayatının gerçekten değerli olduğu bir düzeni, tepeden birilerinin lütfuyla bekleyerek kuramayız.
Örgütlenerek kurabiliriz. Birlikte mücadele ederek kurabiliriz.
Bu ülkede artık yalnızca hayatta kalmak değil, insanca yaşamak istiyoruz. Çocuğun çalışırken ölmediği, kadının öldürülmediği, işçinin işe gidip evine sağ salim döndüğü, insanların yoksulluk ve işsizlik nedeniyle çaresizliğe sürüklenmediği, trene binerken, otelde kalırken, restoranda yemek yerken can güvenliğini düşünmediği, kimsenin “Bugün sıra bana mı gelecek?” korkusuyla yaşamadığı bir ülke istiyoruz. İnsanca yaşamak istiyoruz. Ve bunun adı hak. Bu hakkımızı da birilerinin bize vermesini beklemiyoruz.
Kendi ellerimizle, örgütlü mücadelemizle alacağız.
Fotoğraf: DHA
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















