Ankara, 3 Eylül 2026
Emek dünyasının direnen kalemi Sultan Özer benden, gözlerden gönüllere akan bir başka direngen kalem için, Şükran Soner için yazmamı istedi.
Bazı insanlar vardır; onları anlatmaya başladığınızda yalnızca bir insanı anlatmazsınız. Bir dönemi, bir mücadeleyi, bir kuşağı, bir ülkenin belleğini de anlatmaya başlarsınız. Şükran Soner benim için böyle bir isimdi.
Onu önce bir gazeteden tanıdım.
Öğrencilik yıllarımda evimize giren Cumhuriyet gazetesinin sayfalarında gördüm adını. O yıllarda henüz sendikacı değildim. Emek dünyasının bütün ayrıntılarını bilmiyordum. Fakat gazeteyi okumak, bizim kuşağımız için yalnızca haber almak değildi; dünyayı anlamanın, ülkeyi kavramanın, kendimizi yetiştirmenin yollarından biriydi.
Yaşar Seyman
Cumhuriyet, bizim kuşağımıza yalnızca bir gazete olarak değil, bir okul gibi biçim verdi.
İlhan Selçuk’un yazılarını merakla bekler, Şükran Soner’in emek dünyasına açılan penceresinden işçilerin yaşamına, grevlere, sendikal mücadelelere, alın terinin görünmeyen öykülerine bakardım.
Sonra yıllar geçti, sendikacı oldum.
Şükran Soner’in yazıları artık yalnızca okuduğum yazılar değildi; içinde bulunduğum dünyanın, birlikte yürüdüğüm insanların, fabrikaların, işyerlerinin, grev çadırlarının, meydanların ve işçilerin yaşamının yazıya dönüşmüş hâliydi.
Onu yazmaya başlayınca daha başka okumaya başladım.
Bir emekçinin mücadelesini içeriden anlamanın ne demek olduğunu, bir gazetecinin yalnızca haberin peşinden gitmeyip yaşamın tarafında durabileceğini onun yazılarından öğrendim. Kalemi, emek dünyasının üzerine eğilen bir mercek gibiydi. Fakat yalnızca bakmıyor, gördüğünün sorumluluğunu da taşıyordu.
Şükran Soner, yazılarıyla işçi sınıfının çoğalan seslerinden biriydi.
Onu yalnızca yazdıklarıyla değil, duruşuyla da anımsayacağım.
15 Ağustos 1991, Çanakkale’deydik…
Troya Festivali için gitmiştim. Şükran Soner de konuşmacıydı. Sinema sanatçısı Hale Soygazi de konuşmacılar arasındaydı ama o gün gelememişti. Panel, Çanakkalelilerle, gençlerle, kadınlarla bizim anlatılarımızla sürdü.
Benim için heyecan verici bir gündü.
Yıllarca yazılarını okuduğum, emek dünyasının simge kalemlerinden biri olan Şükran Soner’le aynı masada, toplumsal örgütlenmede kadınların rolünü konuşacaktık.
İki kadındık. İkimizin konuşmasını kolaylaştıran bir erkek arkadaşımız vardı. Hangimiz önce konuşmaya başladık, bugün anımsamıyorum. Fakat anımsadığım başka bir şey var: O gün aynı konuya iki ayrı pencereden baktık. Kadının toplumsal örgütlenmedeki yerini, kendi yaşadıklarımızdan, kendi mücadele alanlarımızdan, kendi deneyimlerimizden anlattık.
Salondaki gençlerin çokluğu bizi diri tutmuştu. Sözün gençlere ulaştığını duyumsadığınızda, kürsü artık bir kürsü olmaktan çıkar. Bir köprüye dönüşür. O gün Şükran Soner’le aramızda görünmez bir köprü kuruldu. Sonra yıllar bizi tekrar tekrar aynı meydanlarda, aynı toplantılarda, aynı yürüyüşlerde buluşturdu.
Seksenlerin sonu, doksanların başı…
İşçi sınıfının kültürel belleğine kazınan yıllar.
1989 Bahar Eylemleri…
Ardından Zonguldak Maden Yürüyüşü…
İşçilerin gasp edilen haklarını geri almak için sokaklara çıktığı, sendikaların yalnızca binalardan ve toplantı salonlarından ibaret olmadığı, işçinin sesinin meydanlarda yankılandığı yıllar…
Biz o yıllarda yalnızca mücadele etmiyorduk. Birbirimizi de öğreniyorduk. Birlikte yürüyorduk. Karşılaşıyor, kucaklaşıyor, tartışıyor, yeniden yan yana geliyorduk. Şükran Soner de hep oradaydı.
O, 68 kuşağının içinden gelmişti. Dünya görüşüyle, duruşuyla, işçi sınıfına yakınlığıyla, mücadele anlayışıyla yaşamı boyunca çizgisini korudu. Değişen zamanlara göre kalemini eğip bükmedi. Cumhuriyet gazetesinin simge kadın yazarlarından biri olarak yalnızca yazmadı; yazdığının arkasında durdu.
Kalemini emekçiden esirgemedi.
Dikili Festivali de belleğimde Şükran Soner’le birlikte duran güzel duraklardan biridir. Bir Kadın ve Sendika oturumu yapacaktık. Zehra Kosova ile ben konuşmacıydık; Zehra Hanım hastalandığı için gelemedi.
Oturumun kolaylaştırıcısı İlhan Selçuk’la birlikte “kadın ve sendika” üzerine konuşmaya başladık. Dikili’nin kır kahvesi tıklım tıklımdı. Bir ara Erdal Atabek’in de orada olduğunu gördük. İlhan Selçuk ona seslendi:
“Erdal, gel. Yaşar yoruldu. Birlikte sürdürelim.”
Ve söyleşi üçümüzle sürdü...
O günün bende bıraktığı iz yalnızca kalabalık bir kır kahvesinden, güzel bir söyleşiden ibaret değildi. İlhan Selçuk bana, anlattıklarımı bir kitapta toplamam gerektiğini söyledi. Söz verdi: Yazarsam önsözünü yazacaktı. Ben o düşünceden vazgeçmedim. Çünkü İlhan Selçuk benim çok sevdiğim bir yazardı. Sonunda “Kadın ve Sendika” kitabını yazdım ve kendisine gönderdim. Sözünü tuttu. Kitabıma önsöz yazdı.
Bazı sözler vardır; yıllar geçse de insanın içinde yürümeyi sürdürür. O söz de benimle yürüdü. Kolay yıllar değildi. 1982 Anayasası sonrasında sendikacılık yapmak, çoğu zaman sendikalarda yalnızca bekçilik yapmakla eşdeğer hâle getirilmişti.
Hapishaneden çıktıktan sonra Abdullah Baştürk’le karşılaştığımda, sendikal mücadelem nedeniyle beni kutladı. Ona, biraz da mahcubiyetle: “Sizin yaptığınız sendikacılığın yanında bizimkine sendikacılık demek zor,” dedim. Bana verdiği cevap bugün hâlâ kulağımda: “Sendikalarda bekçiliğin de onurlu yapılabileceğini unutma.”
Sonra 1989 Bahar Eylemleri geldi. Zonguldak maden işçilerinin direnişi, büyük yürüyüşü geldi. İşçi sınıfının yıllar süren mücadelesi geldi. Ve yıllar sonra Ankara’da TEKEL direnişi… Bütün bunlar, o dönemin koşulları içinde, elimizden geldiğince onurlu, güzel ve saygın işçi eylemleriydi.
Hepimizin belleğinde Seyfi Demirsoy’un Ankara’daki sözü dolaşırdı:
“Ankara’da Türk-İş vardır.” O söz, yalnızca bir sendika binasını değil, işçinin Ankara’da duyulan gücünü anlatırdı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o günlerin değerini daha iyi anlıyorum. Çünkü zaman yalnızca yaşananları değiştirmiyor. İnsanın bazı şeylerin kıymetini anlamasını da sağlıyor. Bugün geldiğimiz noktaya baktığımda içim acıyor.
Şükran Soner sadece gazeteci değil aynı zamanda Türk- İş üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ilk kadın genel başkanlığını yaptı. Bu ilk bizleri çok gururlandırdı.
Sendikaların sustuğu, sendikacıların sesinin kısıldığı, korkunun örgütlü emek dünyasının üzerine çöktüğü bir Türkiye görmek istemezdim. Kayyım baskısıyla ürkütülen, korkutulan, sessizleştirilen sendikalar… Siyasi iktidarın arka bahçesi olmaktan rahatsızlık duymayan yapılar… Ve bağımsız sendikaların yalnız bırakılması…
Oysa biz bunun için mücadele etmemiştik.
Şükran Soner, Sultan Özer ve bizim kuşağımızdan nice insan bunun için yürümemiştik. TEKEL direnişi olduğunda Ankara’nın ayazında işçilerle birlikte günlerce direndik. Konfederasyonlar, sendikalar, sanatçılar, aydınlar, gazeteciler… Hepimiz oradaydık. Bir yürüyüşte Rutkay Aziz, Arif Keskiner, Tarık Akan kol kola yürüdük.
Dikili’den kalkıp gelen Osman Özgüven’in TEKEL işçilerine dayanışması unutulmazdı. Çünkü dayanışma, bazen kilometreleri aşan bir vicdandır.
Bugün ise Bağımsız Maden İş sendikasının Ankara’da günlerce Kurtuluş Parkı’nda direnmek zorunda kalmasını düşünüyorum. Göz altıları, tartaklanmaları ve şimdi sendikanın genel başkanının ve danışmanının tutuklanmasını.
İnanmakta zorlanıyorum. Kendi kendime soruyorum:
Biz böyle bir Türkiye için mi yürümüştük?
Biz yıllarca bunun için mi meydanları doldurmuştuk?
İşçinin hakkı, sendikanın özgürlüğü, emeğin onuru, insanın insanca yaşama hakkı için yürüyen o insanların düşü bu muydu? İşte tam burada Şükran Soner’i daha çok anıyorum. Çünkü bazı insanlar öldüklerinde yalnızca aramızdan ayrılmazlar. Bir dönemin vicdanını da bize emanet ederler.
Sultan Özer’i de bir mitingde tanıdım. Elinde fotoğraf makinesi vardı. Koşturuyor, fotoğraf çekiyor, işçilerle birlikte yürüyordu. Sonra işçilerle birlikte gözüme takılmıştı. Bir mitingde gördüğüm o kadın gazeteciyi yıllar boyunca izledim.
Ankara’da hiçbir yürüyüşte, hiçbir grevde, hiçbir mitingde, hiçbir direnişte bizi yalnız bırakmadı. O da yılmadı. Tıpkı Şükran Soner gibi…
Şükran Soner’le Taksim 1 Mayıslarında da karşılaştık. Kucaklaştık. İşçi sınıfının sıkıntılarını, dertlerini konuştuk. Bazen bir meydanda, bazen bir kürsünün arkasında, bazen bir yürüyüşün ortasında… İki kadın kalem vardı. Biri Sultan Özer. Biri Şükran Soner. İkisi de kalemlerini emek dünyasından esirgemediler. İkisi de gerektiğinde bir emekçi kadar mücadelenin içinde oldular. Ve gerektiğinde bedel ödemekten çekinmediler.
Gazeteciler, yazdıklarıyla yaşarlar. Şükran Soner de öyle yaşayacak. Yazılarıyla, kitaplarıyla, tanıklıklarıyla, işçi sınıfının tarihine bıraktığı izlerle… Bir dönemin emek mücadelesini kayda geçiren kalemiyle… Onu eserleriyle sonsuza kadar yaşayanlar arasına uğurladı. Yaşadığım sürece onu her işçi mücadelesinde anımsayacağım. Bir grev çadırının önünden geçerken, bir işçinin elindeki dövizde, bir meydanda yükselen sloganın içinde, bir kadının kürsüye çıkıp hakkını savunduğu anda…
Ve kuşkusuz, Cumhuriyet gazetesini her elime aldığımda.
Onun ardından yalnızca bir gazeteciyi değil, emek dünyasının cesur bir tanığını, kadınların mücadele alanındaki güçlü seslerinden birini, bizim kuşağın yol arkadaşlarından birini uğurladık. İçimde büyük bir eksilmenin hüznü var.
Huzur içinde olsun.
Gözlerden gönüllere akan o kalem, şimdi sonsuzluğun sayfalarında yazmayı sürdürüyor…
Fotoğraf ve küpürler: Yaşar Seyman kişisel arşivi
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















