Bursa’dan ve Eskişehir’den üniversiteli kadınlar Ekmek ve Gül’ün yeni yaşını kutlarken, mücadelelerinde Ekmek ve Gül’ün nasıl bir öneme sahip olduğunu anlattı.
‘İmdadımıza Ekmek ve Gül yetişti’
Uludağlı Kadınlar
Bursa
Uludağ Üniversitesinde bir dönem var olan ve yeniden varlığını sürdürebilmek için büyük bir mücadele veren Uludağlı Kadınlar’ın bir destekçisi olarak şunu söyleyebilirim ki; bu topluluk bizler için yalnızca bir öğrenci grubu değildi. Kendimizi ifade edebildiğimiz, yalnız hissetmediğimiz, fikirlerimizi özgürce paylaşabildiğimiz bir dayanışma alanıydı.
Uludağlı Kadınlar birlikte eğlendiğimiz, özgürce kahkaha attığımız, fikirlerimizi paylaştığımız ve bir şeyleri değiştirebilmek için birlikte mücadele ettiğimiz bir arkadaşlık ve dayanışma ortamıydı. Bu nedenle topluluğumuzun kapatılmasıyla birlikte sesimizin ve fikirlerimizin kısıldığını hissettiğimiz günler yaşadık.
Tam da bu süreçte imdadımıza Ekmek ve Gül yetişti. Pek çok etkinlikte ve özel günde yanımızda olarak kadın dayanışmasının sadece bir topluluktan ibaret olmadığını; birlikte olmanın, birbirini duymanın ve desteklemenin ne kadar iyileştirici olduğunu bizlere gösterdi.
Bizlere değerli dergilerinin sayfalarını açarak duygu ve düşüncelerimizi özgürce paylaşabileceğimiz bir alan sundular. Bu sayede birlikte yaşadığımız anıları, etkinlikleri ve deneyimlerimizi anlatmaya devam edebildik. Çünkü biliyorduk ki yalnız değiliz.
Teşekkürler Ekmek ve Gül. İyi ki varsın, iyi ki doğdun.

Ekmek ve Gül ile yalnız olmadığımı öğrendim
Fatima
Eskişehir
Selam, ben Fatima. Ortaokuldan beri hayalim olan gazetecilik bölümünü okumak için Eskişehir’e geldim. Beş yıldır buradayım. Bu şehirde hem kendimi hem de dünyayı anlamaya çalışırken yolum Ekmek ve Gül ile kesişti. Bir arkadaşımın önerisi üzerine merak edip katıldığım bir toplantıda birbirinden güzel, mücadeleci bir sürü kadını yan yana sohbet ederken görünce aslında ne kadar güzel bir oluşumun içerisine girdiğimi fark ettim.
Katıldığım ilk etkinliğin bende uyandırdığı “yalnız değilim” duygusunun, insanın içine böyle bir güven yerleştirebileceğini o gün fark ettim. Hem birçok yönden bilgilendiğimden hem de edindiğim yeni tatlı arkadaşlarımı sevmiş olmalıyım ki sonrasında Ekmek ve Gül’ün dergisini ve etkinliklerini düzenli bir şekilde takip etmeye başladım. “Aile ve nüfus 10 yılı neyi amaçlıyor?” gibi çeşitli panellerde bir araya geldiğimizde yalnızca teorik bir tartışma değil; kendi hayatlarımızı anlamlandırdığımız, birbirimizin deneyimlerinden güç aldığımız bir alan oluşturabildiğimizi görüyordum. Film gösterimleri ve ardından yaptığımız söyleşilerde bu sürecin önemli parçalarından biriydi.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü için Kelebekler Zamanı’nı izlerken, tarihin bir yerinde kadınların nasıl sistemli bir baskıya karşı direnip bir sembole dönüştüğünü görmek beni derinden etkiledi. Film bitince herkesin gözlerinde benzer bir duygu vardı: öfke, hüzün ama bir o kadar da umut. O an anladım ki bu hikayeler sadece geçmişe ait değil; bugün de başka biçimlerde mücadelemizle bizimle birlikte devam ediyor. Yaşasın kelebekler…
8 Mart yaklaşırken yine birlikte izlediğimiz Suffragette filmiyle birlikte salondaki genç kadınların enerjisi bambaşkaydı. Filmden sonra yaptığımız kısa sohbetler ve söyleşide herkes kendi fikirlerini ve film ile ilgili deneyimlerini aktardı. Bu konuşmalar bana şunu düşündürdü: Mücadele dediğimiz şey bazen büyük sloganlardan önce küçük cümlelerde başlıyor aslında.
Bu bahsettiklerimin her biri tek başına bir etkinlik gibi görünse de aslında aramızda görünmeyen bağlar örüyordu. Aynı duygulara temas ettiğimiz, benzer sorular sorduğumuz, bazen aynı öfkeyi bazen aynı umudu paylaştığımız bir zemin oluşturuyordu. O zemin insanı değiştiriyor. Çünkü bir araya gelmek yalnızca fiziksel olarak yan yana durmak değilmiş; birbirinin sözünü çoğaltmak, birbirinin deneyiminde kendini bulmak, yalnız olmadığını gerçekten hissetmekmiş. Zamanla şunu fark ettim: Kendi hayatıma dair düşündüğüm pek çok şey başka kadınların anlattıklarıyla yeniden şekilleniyor. Daha önce adını koyamadığım duygular anlam kazanıyor, kişisel sandığım pek çok şeyin aslında ne kadar politik olduğunu görüyorum. Ekmek ve Gül de tam da burada bir köprüye dönüşüyor. Sadece bir dergi değil; bizi birbirimize bağlayan, aynı cümlede buluşturan, farklı hayatları ortak bir mücadele hattında yan yana getiren bir araç.
Kendi hikayemizle diğer kadınlara dokunuyoruz
Gazetecilik okuyan biri olarak tüm bunlara biraz da başka bir yerden bakıyorum. Bugün ülkede konuşulan 11. yargı paketi, aile yılı politikaları, LGBT+’lara yönelik artan nefret dili ya da bağımsız gazetecilere yönelen baskılar… Bunların hiçbiri birbirinden kopuk değil aslında. Hepsi bir şekilde hayatlarımızı, sözümüzü, varlığımızı sınırlamaya çalışan bir düzenin parçası. Özellikle medyada, “makbul” olmayanın susturulmaya çalışılması, gerçeğin yerini başka şeylerin alması beni hem kaygılandırıyor hem de yazmaya, daha çok anlatmaya itiyor. Tam da burada Ekmek ve Gül ile birlikte diğer kadınlarla bir araya gelebilmek, okuyup tartışabilmek, birlikte bir mücadele hattı örebilmek çok kıymetli.
Bazen düşünüyorum; biz genç kadınlar olarak bu kadar şeyin ortasında nasıl bu kadar dirençliyiz? Sonra o etkinlikleri, yürüyüşleri, film çıkışındaki sohbetleri, birbirine gülümseyen kadınları hatırlıyorum. Belki de cevap çok basit: Birlikteyiz. Aynı duyguda, aynı cümlede, aynı itirazda buluşabiliyoruz, omuz omuza yürüyebiliyoruz.
Benim için Ekmek ve Gül sadece bir dergi değil; bir araya gelmenin, konuşmanın, dinlemenin ve en önemlisi hissetmenin alanı. Bu yüzden yazmak istedim. Çünkü bazen insan kendi hikayesini anlatırken aslında başkalarının da hikayesine dokunduğunu fark ediyor.
Yazarken bile yeniden hissettiğim bir çok duygu oldu. Umarım okuyan herkes kendinden küçük de olsa bir parça bulur. Benim için yeri ayrı olan bu deneyimleri paylaşmak istedim.
Sevgiyle kalın.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN





















