Nafaka hakkına göz dikenler kadınların gerçeğini görmüyor
Boşanma sonrası kadınlar hem yoksulluk hem de nafaka hakkına yönelik saldırılarla karşı karşıya. Çözüm hakların budanması değil; kamusal desteklerin ve güvenceli yaşamın sağlanması.

Boşanma sonrasında kadınların yaşamı son yıllarda ağırlaşan geçim sıkıntısının yanında, haklarına yönelik yeni saldırılarla da kuşatılıyor. Bir yandan Anayasa Mahkemesinin yoksulluk nafakasını yeniden tartışmaya açan kararlarıyla nafaka hakkı bir kez daha hedefe konulurken, diğer yandan iktidar aile hukukunda arabuluculuğu yaygınlaştıracak düzenlemeleri gündeme getiriyor. Kadın örgütlerinin uzun süredir uyardığı gibi, şiddet ve eşitsizlik ilişkilerinin içinden çıkan boşanma süreçlerini "uzlaşma" meselesine indirgemek de nafaka hakkını tartışmaya açmak da kadınların yaşamını kolaylaştırmayacak; aksine onları haklarından vazgeçmeye zorlayan yeni baskı mekanizmaları yaratacak.

Boşanma sürecinin, boşanma kararını vermenin kadınlar için daha zor olmasının bir sebebi de boşanma sonrasında düşeceği yoksulluk, barınma sorunu vs... Ücretsiz ve nitelikli kreşlerin yokluğu, güvenceli istihdamın daralması, barınma krizinin derinleşmesi ve sosyal desteklerin yetersizliği, boşanma sonrası tek ebeveyn kadınlar için hayatı her geçen gün daha da zorlaştırıyor. Nafaka hakkını gasp etmeye yönelik adım bu gerçekleri görünmez kılmaya hizmet ediyor.

İzmir ve Kocaeli'nden Ekmek ve Gül’e yazan kadınların anlattıkları da tam olarak bunu gösteriyor. İşte o mektuplar...


Görünmeyen yük görünür olunca

Günseli Uğur - Efsun Kesal // İzmir

Geçen hafta İzmir'de yaşayan tek ebeveyn annelerin deneyimlerini dinledik; görüşmeler, bireysel hikâyelerden çok ortak bir yapıyı görünür kılıyordu. Aslında niyetimiz çok basitti. Eşlerinden ayrıldıktan sonra hayatlarında neyin değiştiğini, çocukların bakımını nasıl üstlendiklerini, ekonomik olarak neler yaşadıklarını, çevrelerinden nasıl tepkiler gördüklerini nasıl etkilendiklerini anlamaya çalışıyorduk. On kadınla görüştük. 

Görüştüğümüz kadınların tamamı İzmir'de yaşayan, 40-50 yaş arasında, düzenli bir işte çalışan ve yaklaşık 75-90 bin lira arasında maaş alan kadınlardı. Kâğıt üzerinde "güvenceli" sayılabilecek bir gruptan söz ediyoruz. Bu ayrıntıyı özellikle belirtmek istedik. Çünkü bu yazı Türkiye'deki bütün tek ebeveyn annelerin hikâyesini anlattığını iddia etmiyor. Eğer bu kadınlar bile çocuk bakımını tek başına üstlenmenin ve giderek ağırlaşan yaşam maliyetlerinin altında ezildiklerini anlatıyorsa, asgari ücretle çalışanların, güvencesiz işlerde çalışanların ya da hiç geliri olmayan kadınların yaşadıklarını düşünmeden edemiyor insan.

"Eşinizden ayrıldıktan sonra hayatınızda en büyük değişiklik ne oldu?" diye sorduk. Kadınların büyük bölümü "Hiçbir şey değişmedi" dedi. İlk duyduğumuzda şaşırdık. İnsan boşanınca hayatı değişmez mi? Ev değişir. Düzen değişir. Gelir değişir. Kadınların kastettiği başkaydı. Birçoğu için boşanma, hayatlarında büyük bir değişiklik yaratmamıştı. Çünkü anlattıklarına göre çocukların sorumluluğunu da evin yükünü de yıllardır zaten onlar taşıyordu. Hatta içlerinden biri, "Zaten boşanma sebebim onun hayatımda hiçbir yerinin olmayışıydı" dedi.

On kadın, birbirinden habersiz, aynı gerçeği farklı cümlelerle anlattı. Yük artmamıştı. Yükün adı konmuştu. Boşanma, görünmeyen emeği görünür kılmıştı. Çocuk bakımının yalnızca maddi yükü değil, zihinsel ve duygusal yükü de kadınların omzundaydı: Okul toplantıları, doktor randevuları, ödevler, gece ateşlenen çocuk, servis saatleri, psikolojik destek... Evdeki görünmeyen planlama da evlilik sürerken de zaten onların sorumluluğundaydı.

Çocuğun tüm ekonomik yükü de kadında

İki çocuk annesi E.D.'in anlattıkları bu görünmeyen yükü bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Boşanma davası sürerken çocukların babası, mahkeme kararına rağmen onları düzenli görmüyor. Oğlu zatürre nedeniyle üç gün hastanede oksijen tedavisi görürken babasının bir kez bile ziyarete gelmediğini anlatıyor. 

E.D.'in yaşadıkları ekonomik yükün de nasıl tek ebeveyn annenin omzuna bırakıldığını gösteriyor. Eski eşinin kendisinden üç kat fazla gelir elde etmesine rağmen dava açıldıktan sonra maddi desteğini kestiğini, iki çocuğun bütün masraflarıyla tek başına kaldığını anlatıyor. "Kızımı ekonomik nedenlerle devlet okuluna almak zorunda kaldım. Çocukların devlet okuluna gitmesi, ihtiyaçlarının bittiği anlamına gelmiyor" diyor. Ona göre nafaka yalnızca eski eşe ödenen bir para değil, çocukların yaşam hakkının bir parçası. "Çocuk büyütmek yalnızca annenin sorumluluğu olamaz" diye ekliyor.

Bir kadın, "Kira, okul, servis derken zaten maaşımın üstünde bir hesap çıkıyor" dedi. Bir başkası, aldığı maaşı tek tek anlattıktan sonra, "Ay sonunu getiremiyorum" diye ekledi. Elbette bütün hikâyeler aynı değildi. Kimi ailesinden büyük destek gördüğünü, kimi yalnız bırakıldığını, kimi ekonomik olarak ayakta durabildiğini, kimi her ay borç hesabı yaptığını anlattı. Kimi boşanmayı hayatındaki en doğru karar olarak görürken, kimi hâlâ o yorgunluğu taşıyordu. 
Bu yazı bir araştırma değil. Yine de aynı cümlelerin farklı kadınların ağzından peş peşe dökülmesi tesadüf gibi görünmüyor.  Ve bu on görüşmeden çıkan en güçlü sonuç şu oldu: Boşanmak yükü artırmıyor bazen; sadece yükün kim tarafından taşındığını görünür kılıyor.

Kadınların yükünü hafifletecek olan ise kamusal politikalar: Herkes için erişilebilir konut hakkı; ücretsiz, nitelikli ve yaygın kreşler ile yaşlı bakım hizmetleri; eğitim ve sağlığın kamusal bir hak olarak güçlendirilmesi; çocukların sosyal, kültürel ve sportif etkinliklere eşit biçimde erişebilmesi... Çocuğun üstün yararını ve toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan bu politikalar hayata geçirilmedikçe, bakım emeğinin görünmeyen yükü kadınların omuzlarında kalmaya devam edecek. Çünkü bakım yükü kamusal bir sorumluluk ve toplumsal bir eşitlik meselesidir.

‘Tüm yükler bende, tüm ‘lüksler’ karşı tarafta kaldı’

Ç.K. // İzmir

Boşanma sonrası süreçte hayatım dışarıdan bakıldığında “düzenli” görünüyor olabilir ama içeriden bakınca sürekli hesap yapan, sürekli ayakta kalmaya çalışan bir zihnin içinde yaşıyorum. Daha güler yüzlü görünmem gerektiğini hissettikçe bedenim bunu taşımakta zorlandı; ağrılarım arttı, uykularım kaçtı.

Çocukların tüm kursları, ödevleri, günlük yaşamdaki küçük ama kritik ihtiyaçları, gelişimsel krizleri ve duygusal zorlanmaları büyük ölçüde bana kaldı. Tüm yükümlülükler bende, tüm “lüksler” ise daha çok diğer tarafta kaldı gibi bir denge oluştu. Çocukların hayatındaki sorumlulukların yaklaşık yüzde doksanı benim üzerimde.

Ayrılık sürecinde bir yandan kendi travmamla baş etmeye çalışırken, diğer yandan çocukların yaşadığı travmayı onarmaya, onları güçlü tutmaya çalışıyorum. Bu ikisini aynı anda taşımak, çoğu zaman görünmez bir ikinci mesai gibi.

Çevreden gelen sorular da bu süreci daha ağırlaştırdı: “Ne istediniz?”, “Eksik ne vardı?”, “Çocuğunuz varken neden ayrıldınız?”, “Şimdi çocuklar ne olacak?” gibi soruların yanında destek olan insanlar da vardı elbette. Ama yargılayıcı sesler daha çok akılda kalıyor.

Yaşam standartlarımız ister istemez düştü. Bu durumu çocuklara açıklamak zorunda kaldım. Bazı giderleri babalarıyla paylaşmaya çalıştım ve onun katkısı da oldu. Nafaka konusunda büyük bir sorun yaşamadım. Bakıcı desteğimiz var ve babası bu konuda da yardımcı oluyor.

Fakat günlük hayatın akışı büyük ölçüde bana bağlı. Ben çalışırken çocuklara ulaşabilecek bir ebeveyn çoğu zaman mümkün olmuyor çünkü başka şehirde yaşıyor. Bu nedenle sürekli bir kriz yönetimi, sürekli bir planlama hali içindeyim. Sosyal çevremden destek almak zorunda kalıyorum.

Eğitim giderlerini paylaşsak da okul görüşmeleri, ödev takibi, sağlık randevuları, tedavi süreçlerinin başlatılması ve sürdürülmesi, doğum günleri, sosyal etkinlikler gibi birçok detayın organizasyonu bende. Bakım emeği ve görünmeyen işlerin tamamı büyük ölçüde benim üzerimde.

Bazen sosyal planları bile çocukların kurs saatlerine göre ayarlıyorum. Kendi kişisel zamanımı da çoğu zaman ya kızımla birlikte geçiriyorum ya da kısa süreli aralıklarla bir bakıcı desteğiyle organize etmeye çalışıyorum.

Bence en temel mesele şu: bakım emeği yalnızca “annenin doğal görevi” gibi görülmemeli. Çocukların gerçek anlamda iki ebeveyn tarafından paylaşılmış bir sorumlulukla büyütülebildiği bir düzen ihtiyacı var. Pandemi döneminde bile çocuk bakımı için ebeveynlere çeşitli izinler tanınırken, boşanmış ve tek başına bakım yükünü taşıyan ebeveynler çoğu zaman bu esnekliklerin dışında kaldı.
Toplumun bakışı açısından çok ağır bir dışlanma yaşamadım ama en çok zorlayan şey aile içinden gelen baskılar oldu. Bu mektup, görünmeyen emeğin, sessiz yüklerin ve “normal hayat” gibi görünen ama aslında sürekli ayakta kalma mücadelesi olan bir kadına aittir. 

Sevgiyle…


‘Kreş, sosyal destekler daha erişilebilir olmalı’

F.A. // İzmir

Ayrıldıktan sonra hayatımda en büyük değişiklik aslında dışarıdan görüldüğü kadar köklü olmadı. Çünkü evliliğim süresince de çocukla ilgili ve ev içi sorumlulukların büyük kısmı zaten benim üzerimdeydi. Bu nedenle ayrılık, daha çok var olan düzenin görünür hale gelmesi gibi oldu; hatta bazı açılardan her şeyin daha iyiye evrildiğini söyleyebilirim.

Süreç içinde en zorlayıcı olan konu çocuğumun velayeti için verdiğim mücadeleydi. Karşı tarafın süreci uzatması ve zaman zaman tehditkâr tavırları bu dönemi daha yıpratıcı hale getirdi. Buna rağmen çevremden güçlü bir destek gördüm; ailem ve yakın çevrem bu süreçte yanımda oldu. Bu destek, yalnızlık hissini büyük ölçüde azalttı.

Ekonomik açıdan ise yük tamamen benim üzerimde kaldı. Kira, yaşam giderleri, eğitim masrafları gibi tüm temel ihtiyaçları tek başıma karşılıyorum. Çocuğumun okul çıkış saatinin iş çıkışıyla örtüşmemesi gibi günlük pratik sorunlar da yaşamımı zorlaştırdı. Bir dönem komşu ve bakıcı desteğiyle ilerleyebildik, ancak uzun vadede bu da sürdürülebilir olmadı. Bugün geldiğim noktada, çocuk bakımında düzenli bir destek almıyorum.

Günlük hayatım oldukça yoğun ve planlı ilerliyor: sabah uyanış, kahvaltı hazırlığı, çocuğu servise yetiştirme, işe gidiş, iş sonrası alışveriş, ev düzeni, yemek hazırlığı ve çocukla vakit geçirme arasında sürekli bir döngü var. Sosyal ve kişisel zamana ise çok sınırlı bir alan kalıyor. Kendi için ayırabildiğim zamanlar olsa da bu süreler ne sıklıkta ne de yeterli uzunlukta oluyor.

Devlet desteklerine ve kurumsal hizmetlere dair deneyimim ise büyük ölçüde yetersizlik hissiyle şekilleniyor. Kreş, okul sonrası bakım ve sosyal desteklerin daha erişilebilir olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle çalışan ebeveynler için izin ve bakım desteği konusunda daha güçlü politikalar olması gerektiği kanaatindeyim. Bazı işlemlerde bürokratik süreçlerin yavaş ilerlemesi de zaman zaman ek zorluklar yaratıyor.

Toplumsal açıdan bakıldığında ise tek ebeveyn bir kadın olmak, çoğu zaman görünmez bir baskıyı da beraberinde getiriyor. Çocuk üzerinden eksiklik varsayımları kurulabiliyor; tek başına büyütmenin yetersizlik olduğu düşünülüyor. Oysa yaşadığım deneyim, bu yargıların gerçekliği yansıtmadığını gösteriyor. 

Çocuğum için en büyük dileğim; eğitim, iş ve sosyal yaşamında mutlu, özgüvenli ve güçlü bir birey olması. Benim için ise en temel beklenti, maddi olarak daha güvenli bir düzene kavuşmak ve daha özgür bir yaşam kurabilmek. Devletin ve toplumun, kadınları ve çocukları “katlanmak zorunda kalan” yapılar içinde bırakmadan destekleyen bir düzen kurması gerektiğine inanıyorum. Çünkü kadınların güçlenmesi, çocukların da daha sağlıklı ve güçlü bir geleceğe sahip olması anlamına geliyor.

‘Barınma, temel ihtiyaçlar erişilebilir olsun’

C.C. // İzmir
Ayrıldıktan sonra en çok zorlayan konu, çocukların bakımını tek başıma üstlenmek oldu; hem maddi hem manevi anlamda. Çevremden genel olarak olumlu tepkiler aldım, destek olan insanlar da oldu ama zaman zaman “adın çıkar” gibi önyargılı söylemlerle de karşılaşıyorum. Bu tür ifadeler beni duygusal olarak yıpratıyor.

Tek ebeveyn olarak maddi açıdan yetersizlik hissi yaşıyorum. Çalıştığım için tam gün okul ya da kreş bulmak zorundayım ve bunlar çoğunlukla özel sektörde ve yüksek maliyetli. Maaşım yetmediği için büyük kızımı zaman zaman evde yarım gün tek başına bırakmak zorunda kalıyorum.

Artık çocuklarımla geçirdiğim zaman giderek daha çok “görev” hissi yaratıyor. Onlar için en iyisini yapma zorunluluğu, evdeyken bile yorgun hissetmeme neden oluyor.

Temel ihtiyaçlar içinde en çok eğitim ve sağlık alanlarında zorlanıyorum. Ücretsiz olduğu söylenen hastanelerde bile randevu bulmak ciddi bir sorun. Zaman yönetimi başlı başına bir yük haline geliyor.

Bir günüm oldukça yoğun geçiyor: Sabah erken kalkıp küçük çocuğumu hazırlıyorum, büyük çocuğumun kahvaltısını organize ediyorum, işe gidiyorum. İş yerindeki kreşe çocuğumu bırakıyorum. Gün boyunca büyük çocuğumla sürekli iletişim halindeyim; güvende olduğunu hissetmek için sık sık kontrol ediyorum. Akşam iş çıkışı çocukları adeta servis şoförü gibi toparlayıp eve getiriyorum. Yemek, temizlik, çocukların gününü dinlemek, gerekiyorsa etkinliklere götürmek derken gün bitiyor. Genellikle ben de onlarla birlikte erken uyuyakalıyorum; yorgunluktan.

‘Dinlenmek bile planlanması gereken bir iş’

Bana düzenli destek olan bir kişi ya da kurum yok; her şeyi tek başıma organize ediyorum. Yaşlı anne babam da var ve onların ihtiyaçları da bana ek yük oluşturuyor. Onlara da ben destek oluyorum. Bu durum bazen kendimi “dört çocuklu gibi” hissetmeme neden oluyor.

Ev temizliği, yemek gibi konularda destek veren kurumlar olsaydı hayatım çok daha kolaylaşırdı. Kendime zaman ayırmaya çalışıyorum ama bunu bile bir görev gibi yapıyorum; çünkü gerçekten zamanım çok kısıtlı. Dinlenmek bile planlanması gereken bir iş haline geldi.

Destek mekanizmalarından yararlanamıyorum çünkü kriterler çok dar. Örneğin memur olmam bile bazı yardımlara erişimi zorlaştırıyor. Oysa ekonomik ve psikolojik desteğe ihtiyacım var. Sürekli kredi kartına borçlanarak yaşıyorum. Kira ve kreş masrafı maaşımın yarısından fazlasını alıyor. Mutfak, faturalar ve aidatlar derken sosyal hayat tamamen “lüks” haline geliyor.

Ailem bir daha evlenmemi ya da ilişki yaşamamı istemiyor; “üzülürsün” diyerek korumaya çalışıyorlar. Ama bu bile güvensizlik duygumu artırıyor. Toplum ise oldukça önyargılı; eve giren çıkan kişilere bile dikkat eden, bunu konuşma konusu yapan bir yapı var. Bunun güvenlikten çok dedikoduya dönüşmesi insanı daha da yoruyor.

Bazen tamir için eve çağırdığım kişiler bile maddi olarak beni zor durumda bırakmaya çalışıyor. Bu yüzden artık arkadaşlarımı da yanımda bulundurmak zorunda kalıyorum, sadece “görünsünler” diye. Basit bir ihtiyaç bile ek bir strateji gerektiriyor.

‘Enerjim hayal kurmaya yetmiyor’

Korkular arttı; böceklerden korkma lüksüm bile kalmadı. Günler çoğunlukla sadece “bugünü çıkarma” üzerine kurulu. Hayal kurmayı çok severdim, artık enerjim daha çok günlük hayata yetiyor.

Gelecekten beklentim yalnızca çocuklarımın kendi ayakları üzerinde durması ve ruh sağlıklarının yerinde olması. Asgari yaşam koşulları bile bazen insana özgür değil, “zorunlu bir düzen” içinde yaşadığı hissini veriyor.

Bu süreçte üç temel değişikliğe ihtiyaç olduğunu düşünüyorum: Boşanma sonrası psikolojik desteğin zorunlu hale gelmesi, temel ihtiyaçlarda (eğitim, sağlık, çocuk bakımı) indirim ya da gelir destekli sistemlerin kurulması ve barınmanın daha erişilebilir hatta bazı koşullarda ücretsiz hale gelmesi. Eğitim ve sağlık gerçekten herkes için erişilebilir, iş yaşamına uyumlu ve destekleyici olmalı. Aksi halde tek ebeveynlik, bireysel bir hayat değil, sürekli bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.

‘Barınma güvencesi çok kolaylaştırıcı olurdu’

H.A. // İzmir 
Eşimden ayrıldıktan sonra hayatımda en büyük değişiklik, yaşadığım evi değiştirmek zorunda kalmam oldu. Aynı evde yaşamamak için kızımla birlikte kız kardeşimin yanına taşındım. Sadece kendime ve kızıma ait temel eşyaları alarak ayrıldığım için birçok kişisel eşyam geride kaldı ve bu durum yeni bir hayat kurma sürecimi zorlaştırdı.

Boşanma sonrası çocuk bakımına ilişkin sorumluluklarım zaten evlilik sürecinde de büyük ölçüde benim üzerimdeydi; okul, ders ve günlük düzeni ben takip ediyordum. Ancak ayrılıktan sonra tüm yük tamamen bana kaldı. Çocuğumun beslenmesi, okula götürülüp getirilmesi, günlük takibi ve tüm ihtiyaçları tek başıma üstlendiğim için sorumluluklarım ciddi şekilde arttı.

Ekonomik açıdan en büyük zorluk, tek bir gelirle ve ev sahibi olmadan büyük şehirde yaşamaya çalışmak oldu. Nafaka süreci dahil olmak üzere hiçbir maddi destek gönüllü şekilde sağlanmadığı için birçok konuyu hukuki yollarla çözmek zorunda kaldım. Eğitim, yaşam giderleri ve çocukla ilgili tüm masraflar tamamen benim üzerimdeydi.

İş yaşamı ile çocuk bakımını birlikte yürütmek özellikle zorlayıcı oldu. Tatillerde veya okul olmadığı zamanlarda çocuğumu iş yerime götürmek zorunda kaldığım dönemler oldu. Bazen uygun bakım imkânı olmadığı için çocuğum hastayken yanında kalamadığım ya da iş yerinde onunla ilgilenmek zorunda kaldığım zamanlar yaşadım. Bu durum hem çalışma hayatımı hem de çocuğumun günlük yaşamını zorlaştırdı.

Çocuğumun eğitim, sağlık ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamakta en çok ekonomik yetersizlikler nedeniyle zorlandım. Kurslar, spor ve sanat etkinlikleri gibi gelişim alanlarına erişim çoğu zaman maliyet nedeniyle sınırlı kaldı. Sağlık süreçlerinde ise işten izin almakta zorlandığım için bazı dönemlerde ciddi güçlükler yaşadım.

Çocuk bakımında düzenli bir kurumsal veya sosyal destek alamadım. Kreş, kurs ve benzeri hizmetlerin büyük kısmı ücretli olduğu için bu giderleri karşılamakta zorlandım. Devletin sunduğu sosyal desteklerden ise gelir kriterleri nedeniyle yararlanamadım.
Mevcut sosyal destekleri yeterli bulmuyorum. Özellikle çalışan tek ebeveynler erişilebilir bakım hizmetleri ve daha güçlü sosyal destek mekanizmaları olması gerektiğini düşünüyorum.

Bugüne kadar en büyük bürokratik zorlukları boşanma ve nafaka süreçlerinde yaşadım. Süreçlerin uzun sürmesi ve kararların geç çıkması hayatı ciddi şekilde zorlaştırdı.

Aile, çevre ve toplumdan zaman zaman dolaylı baskılar hissettim. Tek ebeveyn annelere yönelik önyargılar çoğunlukla açıkça söylenmese de hissediliyor ve bu durum iletişimi de zorlaştırıyor.

En büyük gelecek kaygım, çocuğumu kimseye bağımlı olmadan kendi ayakları üzerinde durabilecek bir birey olarak yetiştirebilmek. Aynı zamanda onun güçlü olurken kendi benliğini kaybetmemesi için dengeli bir yol kurmaya çalışıyorum.

Çocuğum için en önemli beklentim; kendini güvende hissedebileceği, ekonomik ve sosyal olarak daha adil bir düzende yaşaması. Kendi ayakları üzerinde duran, önce kendi hayatını kurabilen ve sonra çevresine katkı sunabilen bir birey olmasını istiyorum.
Hayatımızı kolaylaştıracak en önemli değişikliklerden biri, daha düzenli ve güvenli bir konut imkânına sahip olmak olurdu. Bu, hem ekonomik yükü azaltır hem de çocuğun eğitim ve sosyal yaşamını daha istikrarlı hale getirirdi.

Yetkililere ve politika yapıcılara, tek ebeveyn kadınlar için daha kapsayıcı sosyal politikalar geliştirilmesi gerektiğini söylemek isterim. Özellikle bakım hizmetleri ve eğitim destekleri bu alanda en büyük ihtiyaçlar.

Benzer durumda olan kadınlara ise, kendi iyi oluşlarını öncelemelerini ve çocuklarına en güçlü örneğin kendi yaşamlarını nasıl kurdukları olduğunu unutmamalarını söylemek isterim. Çünkü ebeveynin iyi oluşu, doğrudan çocuğun da yaşamını etkiler.

‘Memur olduğum için hiç sosyal destek alamadım’

E.D. // İzmir

Ben de çoğu kadın gibi boşandıktan sonra maddi olarak çok zorlandım; düzenli maaşı olan bir kamu çalışanı olmama rağmen. Eski kocam nafaka olarak bağlanan cüzi miktarı bile ödemedi. Küçük bir evde annem, babam ve engelli kız kardeşimle üç yıl yaşadım. Hepimiz için çok yıpratıcı oldu. 

Asosyal bir hayatım oldu; evden işe geçen yıllar, en güzel zamanlarım sanki hiç yaşanmamış gibi geçti. Hiçbir kurumdan maddi destek almadım. Görünürde fakir değildim çünkü evim vardı, ama iki çocuğun ihtiyaçları gerçekten çok fazlaydı. 

Pandemi döneminde 9 ve 7 yaşındaki kızlarım evde yalnız kaldılar, kendi başlarına büyüdüler. Belki güçlü kızlar oldular ama onlara karşı hep bir yanım eksik kaldı. Şimdi ikisi de ergen oldu ve her şey daha da zorlaştı. Hayatlarında baba figürü yok; ne kadar uğraşsam da babalarından neredeyse nefret ediyorlar. 

Gelecekleri için tek hayalim sağlıkla büyümeleri. Hemşire maaşımla ancak devlet okuluna gönderebiliyorum, belki bir dershaneye de yazdırabilirim. Hep bir gelecek kaygım var, endişem hiç bitmiyor. Babalarının umurunda bile değil. Sürekli para biriktirme modundayım, daha iyi bir gelecek sunayım diye ama aldığım maaşla çok zor.

Son üç yıldır birim değişikliği ve düzenli hayata geçişim beni biraz rahatlattı. İnanır mısınız, bir yıldır yeniden kadın olduğumu hissediyorum. Duygularımı yokluyorum, hayata karışıyorum. 47 yaşındayım; bu hayatı bir yerinden yakalayabilir miyim, bilmiyorum.
Biz yalnız anneler için devletten destek neredeyse hiç yok. “Memursun” diyorlar, “evin var” diyorlar, sanıyorlar ki çok rahatız. Oysa çocuklar büyüdükçe istekleri de büyüyor. Devletten en azından eğitim için destek isterdim; örneğin ücretsiz dershaneler. Hayatımı kolaylaştıracak en güzel şey maaşımın ikiye katlanması olurdu. Eğitimin eşitlenmesi, giriş sınavlarının kalkması da büyük bir adım olurdu.

Benim durumumda olan kadınlara söyleyeceğim tek şey şu: Mutlu annenin mutlu çocukları olur. Bunu sakın unutmasınlar. Benim bunu öğrenmem on yılımı aldı.

Sevgiyle...

Boşanma sonrası çocuğun yükü kimin omzunda?

E.K. // İzmir

Tek başına çocuk büyütmek, özellikle günümüz ekonomik koşullarında son derece zorlayıcı bir süreç. Eğer güçlü bir sosyal devlet desteği olsaydı bu zorluklar büyük ölçüde hafifletilebilirdi. Ancak yüksek enflasyon, maaş–gider dengesizliği ve yaşam maliyetlerindeki artış bu yükü tek ebeveynin omzuna bırakıyor.

Örneğin 60 bin TL maaş alan birinin 30 bin TL kira ödediği bir düzende, çocuğun eğitim, beslenme ve sosyal yaşam ihtiyaçlarını karşılamak neredeyse imkânsız hale geliyor. Özel okul, sosyal aktiviteler ve temel yaşam giderleri derken toplam masraf, çoğu zaman gelire denk düşüyor ya da onu aşıyor.
Boşanma sürecine yalnızca bireysel bir ilişki sorunu olarak bakmak eksik kalır. Birçok durumda boşanma, eşlerin aile bütünlüğüne ve ortak yaşam sorumluluklarına yeterince sahip çıkmamasıyla da ilişkili hale geliyor. Aile kavramı içinde yer alan ortak giderlerin paylaşımı, çocuğun sorumluluğunun birlikte üstlenilmesi ve ev içi emeğin ortaklaştırılması gerçekleşmediğinde, evlilik kurumu da sürdürülemez hale geliyor. Bu noktada sorumluluk çoğu zaman tek ebeveyne, çoğunlukla da çocuğun bakımını üstlenen anneye kalıyor. Bu sadece ekonomik bir yük değil; aynı zamanda beslenme, eğitim, sosyal gelişim ve vatandaşlık bilinci gibi birçok alanı kapsayan bütünlüklü bir sorumluluk haline geliyor.

Oysa ayrılık sonrası yaşamda sorumlulukların paylaşılması, çocuğun refahı açısından kritik önemdedir. Ancak bu paylaşım gerçekleşmediğinde, kadın için süreç çok daha ağır ve yıpratıcı bir hale geliyor.

Boşanmayı “anormal” bir durum olarak değil, bazı koşullar altında ortaya çıkan bir gerçeklik olarak görmek gerekir. Eğer ebeveynlerden biri çocuğun temel ihtiyaçlarına yeterince katkı sunmuyorsa, devletin burada devreye girerek sosyal politikalarını güçlendirmesi gerekir. Her bireyin eşit eğitim, sağlık, barınma ve beslenme haklarına erişebilmesi temel bir sorumluluktur.

Bugün 1 litre sütün 70 TL, bir kalıp peynirin 300 TL olduğu bir ülkede; temel beslenme ihtiyaçlarını karşılamak, tek ebeveynli bir hane için ciddi bir mücadeleye dönüşmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bireysel bir aile meselesi değil, aynı zamanda doğrudan sosyal politika meselesi olarak ele alınmak zorunda. 

Nafaka ne yeterli ne zamanında ödeniyor

T.E. // İzmir

Eşimden ayrıldıktan sonra yeniden bir eve taşındım. Aslında çocukların bakımına ilişkin sorumluluklarımda büyük bir değişiklik olmadı; çünkü evlilik boyunca da bütün sorumluluk zaten benim üzerimdeydi. Ayrılık sürecinde beni en çok zorlayan şey, eşimin beni maddi olarak tamamen desteksiz bırakması oldu. Çekişmeli başladık ama anlaşmalı boşandık; buna mecbur kaldım. Boşanmanın ardından çocuklarla birlikte parasız kalmak çok ağırdı.

Tek ebeveyn olarak en büyük sıkıntım ekonomik koşullar. Her şeyi tek başıma yapmak zorunda kalmaktan çok yoruldum. Çocuk büyütmenin bütün yükü omuzlarımda. Verilen nafaka zaten yetersizdi, üstelik düzenli de ödenmedi. Hatta uzun süre çocuklara bakmak zorunda olduğum için çalışamadım. Nafakayı hiçbir zaman tam ve zamanında alamadım. Bugün ödese de ne zaman yatıracağı belli olmuyor.

Devletten kreş, sosyal yardım ya da başka bir destek de görmedim. Çocuğumun en temel ihtiyaçlarını bile tek başıma karşıladım. Sünnet masrafını dahi kendim üstlendim. Çocukların bakımına dair hiçbir konuda babalarından destek alamadım.

Günlük yaşamım sabah akşam çocuklarla ilgilenmekle geçiyor. Öyle yorulduğum zamanlar oluyor ki, çocuklar "Anne" diye seslendiğinde bile artık o kelimeyi duymak istemeyecek hale geldiğimi hissediyorum. Kendime ayırabildiğim neredeyse hiçbir zaman yok.

Sağlık, sosyal yaşam ya da psikolojik açıdan yaşadığım güçlükleri anlatmaya kalksam bitmez. Türkiye'de sadece çocuk büyütmek değil, ayakta kalabilmek bile zor. Kendi hayatımızı sürdürebiliyorsak buna şükretmek zorunda bırakılıyoruz.

Devletin tek ebeveyn ailelere yönelik çok daha fazla sorumluluk alması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin yılda en azından bir hafta bile olsa çocukların devlet tarafından bakımının üstlenilmesi, annelerin nefes alabilmesi için büyük bir destek olurdu.

Bugün okul sonrası bakım hizmetleri, sosyal yardımlar ve devletin sunduğu destekler kesinlikle yeterli değil. Tek başına çocuk büyüten kadınlara gerçek anlamda destek sağlayan bir sistem olduğunu düşünmüyorum. En büyük ihtiyacımız, yükümüzü gerçekten hafifletecek sosyal politikalar ve kamusal destek mekanizmalarıdır.

‘Maddi yükler benim sırtımda’

E.K. // İzmir

Ayrılık sonrasında hayatın en zor tarafı, sorumlulukların paylaşılmıyor olması. Çocukların bakımı, evin düzeni, çalışma hayatı, maddi yükler... Hepsi büyük ölçüde kadının omuzlarında kalıyor. Bu nedenle ayrılık, kadınlar için çok daha zorlayıcı bir sürece dönüşüyor.
Benim için ayrılık döneminde en büyük kaygı çocuklarımdı. Onlar henüz çok küçüktü. Boşanmadan nasıl etkileneceklerini, bu süreci nasıl karşılayacaklarını ve ileride bunun onlarda olumsuz izler bırakıp bırakmayacağını çok düşündüm. Neyse ki pedagog desteği aldık ve zamanla bu süreci oldukça sağlıklı yönettiğimizi gördüm. En büyük endişem olan konuda içim zamanla rahatladı.

Çevremden destek gördüm, yadırganmadım. Ancak toplumun genel bakışının aynı olduğunu söyleyemem. İnsanlar boşanmanın mutlaka "haklı" bir sebebi olması gerektiğini düşünüyor. Kendi ölçütlerine göre yeterli bulmadıkları bir gerekçe varsa, arkadan ya da doğrudan yüzünüze karşı olumsuz yorumlar yapabiliyorlar. Ne yazık ki haddini aşan insan çok.

Nafaka alıyorum ama aldığımdan çok, yetmediğini hissediyorum. Çocuklar kreş dönemini bitirmişti, bu nedenle kreş desteği gibi bir ihtiyacımız olmadı. Sosyal yardım için de başvurmadık. 

Kadın olduğum için doğrudan yaşadığım özel bir ayrımcılık ya da ailemden ve çevremden gördüğüm bir baskı olmadı. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum.

Hayatımı gerçekten kolaylaştıracak üç şey var. Öncelikle çalışma saatlerinin çocuklu ebeveynlere göre daha esnek düzenlenmesi gerekiyor. İkinci olarak ekonomik koşulların iyileştirilmesi şart. Son olarak da tek ebeveyn ailelerin hem kendileri hem çocukları için daha fazla sosyal ortam ve destek mekanizması oluşturulmalı. Çünkü insanın yalnız olmadığını hissetmesi de en az maddi destek kadar önemli.

Yetkililere söylemek istediğim en önemli şey ise şu: Boşanma süreçlerinde kadınların mağdur edilmemesi için daha adil politikalar geliştirilmeli. Her ailenin koşulları ayrı ayrı değerlendirilmeli; kararlar standart uygulamalarla değil, gerçekten ihtiyaç ve hak gözetilerek verilmelidir. Boşanmanın yükü kadınların omzuna bırakılmamalı, devlet bu süreçte koruyucu ve destekleyici bir rol üstlenmelidir.

Boşandım ama çocukların babası da sanki çocuklarından boşandı

İzmir’den bir kadın

Boşanma davamız hâlâ sürüyor. Bir yıldır çocuklarımın babasıyla ne görüştüm ne konuştum. O da beni hiç aramadı. Çocuklarla kurduğu ilişki ise neredeyse tamamen ortadan kalktı.

Mahkeme kararına göre çocukları ayın birinci ve üçüncü hafta sonu görmesi gerekiyor. Ama bunu hiç düzenli yapmadı. Bazen ayda bir, bazen iki ayda bir görüyor. Çoğu zaman da kızımı arayıp bir gün önceden “Yarın sizi alacağım” ya da “Toplantım çıktı, gelemeyeceğim” demekle yetiniyor.

Oysa evliyken her gün, en fazla birkaç günde bir çocuklarını gören bir babaydı. Şimdi çocuklar nasıl, dersleri nasıl gidiyor, yağmurda okula nasıl gittiler, hasta oldular mı, ne yiyorlar, ne içiyorlar diye sormuyor bile.

Bir gün oğlum zatürre nedeniyle hastaneye yattı. Oksijen tedavisi aldı, üç gece hastanede kaldık. O süreçte bir kez bile gelip çocuğunu görmedi.

Boşandıktan sonra hayatımda aslında çok büyük bir değişiklik olmadı. Çünkü evliyken de çocukların bütün sorumluluğu bendeydi. Tek fark, eskiden çocukları bir yere götürmesi gerektiğinde babaları götürürdü, şimdi onu da ben yapıyorum. Arabam var; okul, kurs, hastane… Her yere birlikte gidiyoruz. Planlar çakıştığında annem, babam ve kardeşlerim destek oluyor. İyi ki onlar var.

Maddi olarak ise çok zorlandım. Eski eşim benden üç kat fazla kazanmasına rağmen dava açıldıktan sonra bütün maddi desteğini kesti. İki çocuğun bütün masrafları ve borçlar benim üzerimde kaldı. Bir yıl boyunca ailemin desteği olmasa ayakta kalmam çok zor olurdu.

Mahkemede çocukların devlet okuluna gittiğini söyleyerek nafakaya gerek olmadığını savundular. Oysa kızımı ekonomik nedenlerle özel okuldan almak zorunda kalmıştım. Çocukların okulunun devlet okulu olması ihtiyaçlarının azaldığı anlamına gelmiyor. Beslenmeleri, servisleri, kursları, sağlık giderleri, günlük yaşamları devam ediyor. Bugün çocuklarımın her ihtiyacına yetişmeye çalışıyorum. Yetişemediğim yerde ailem yanımda oluyor. İş arkadaşlarım da bu süreçte bana büyük destek verdi.

Beni en çok yaralayan ise boşanmanın ardından yaşadığım yalnızlık değildi. Çocuklarımın babasının sanki onlardan da boşanmış gibi davranmasıydı. Çocukların bir anneye olduğu kadar babaya da ihtiyacı var. En büyük kaygım, onların kendilerini eksik hissederek büyümeleri.

Toplumda da kadınların çok kolay suçlandığını gördüm. Evliliğin neden bittiğini bilmeden beni suçlayanlar oldu. Zamanla gerçekleri gördüler ama o süreçte yaşadığım değersizlik duygusunu unutamıyorum.

Kadınların duyguları kadar haklarını da korumaları gerekiyor. Hukuki destek almak, psikolojik destek almak ve yalnız kalmamak çok önemli. Ben psikolojik destek aldım; yaşadıklarımı anlamlandırmama ve yeniden ayağa kalkmama çok yardımcı oldu.

Ben bugün çocuklarımla daha huzurlu bir hayat kurmaya çalışıyorum. Daha çok gülüyoruz, daha çok birlikte vakit geçiriyoruz. Ama biliyorum ki tek ebeveyn annelerin yükü yalnızca kişisel çabayla hafiflemez.

Nafaka çocukların yaşam hakkının bir parçası olarak görülmeli ve etkin biçimde güvence altına alınmalı. Çünkü çocuk büyütmek yalnızca bir annenin omzuna bırakılabilecek bir sorumluluk değil. Çocukların da anne kadar babalarının sorumluluğu ve desteğiyle büyümeye hakkı var.


‘Tek ebeveyn olmanın en büyük sorunu bana göre ekonomik yük’

İ.E. // İzmir

Merhaba,

Eşimden ayrıldıktan sonra hayatımda en büyük değişiklik maddi açıdan oldu. En çok ekonomik zorluk yaşadım. Bunun dışında çocukla ilgili sorumluluklarımda büyük bir değişiklik olmadı; çünkü zaten çoğu sorumluluk benim üzerimdeydi. Ayrılık süreci elbette kolay değildi ve beni zorladı.
Bu süreçte çevremden olumsuz bir tepki görmedim. Ailem ve arkadaşlarım bana destek oldular, yargılanmadım. Bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum.

Tek ebeveyn olmanın en büyük sorunu bana göre ekonomik yük. Kadınlara yönelik destekler yok denecek kadar az. Çalışan bir anne olarak ne sosyal yaşamda ne de çalışma hayatında ihtiyaçlarımızı karşılayan bir destek mekanizması olduğunu düşünmüyorum. Çocuğunu tek başına büyüten bir kadın hem çalışmak hem de evde bütün sorumlulukları üstlenmek zorunda kalıyor.

Kendime zaman ayırmak neredeyse mümkün olmuyor. Önceliğim her zaman çocuğum oluyor. Onun ihtiyaçlarını karşılamadan kendimi düşünemiyorum.

Devlet tarafından belirlenen nafaka miktarlarının da yeterli olduğunu düşünmüyorum. Sanki çocuk sadece annenin sorumluluğundaymış gibi bir anlayış var. Oysa çocuk yetiştirmenin maddi ve manevi yükü iki ebeveynin ortak sorumluluğu olmalı.

Kadınların hayatını kolaylaştıracak düzenlemelere ihtiyaç var. Tek ebeveyn anneler için erken emeklilik hakkı, çalışma saatlerinin daha uygun hale getirilmesi ve ücret konusunda iyileştirmeler yapılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kadınlar aynı anda hem çalışan hem anne hem de evin bütün yükünü taşıyan kişi oluyor. 

Toplumdan zaman zaman baskılar olabilir ama ben dış dünyanın ne söylediğine çok kulak asmıyorum. İnsanların hakkımda ne düşündüğü benim için belirleyici değil.

İş hayatında ise kadın olduğumuz için hâlâ eşitsizliklerle karşılaşıyoruz. Aynı sektörde, aynı pozisyonda çalışsak bile erkeklerin sözü daha fazla dinlenebiliyor. Üstelik fiziksel olarak daha ağır koşullarda zorlanabilecek durumda olmamıza rağmen çoğu zaman aynı şartlarda çalışmamız bekleniyor. Bu da kadınlar açısından ayrı bir adaletsizlik yaratıyor.

Geleceğe dair en büyük kaygım hem kendim hem de çocuğum için. İşsizlik, eğitim, barınma ve ekonomik belirsizlikler bizi sürekli düşündürüyor. Çocuğuma güvenli ve iyi bir gelecek sunabilmek en büyük endişem.

Yetkililere söylemek istediğim ise çok açık: Kadınların işi sadece mesai saatleriyle bitmiyor. İşten çıktıktan sonra evde ikinci bir mesai başlıyor. Çocuk bakımı, ev işleri ve bütün görünmeyen emek yine kadınların üzerinde kalıyor. Politikalar hazırlanırken bu gerçek görülmeli ve kadınların yaşamını gerçekten kolaylaştıracak çalışma koşulları ile sosyal destekler hayata geçirilmelidir.


Ekonomik şiddet boşanma sonrasında da devam etti

Kocaeli’den bir kadın

Bundan yıllar önce, 13 yıllık evliliğimi bitirme kararı aldım. Son iki yılı zaten tamamen kopuk, aynı evde iki yabancı gibi geçtiğimiz bir süreçti. Çocuğum henüz ilkokul son sınıftayken, arkama bakmadan bu kararı verdim çünkü artık evlilik denilen şey, bir adamın evi sadece otel gibi kullandığı, tüm sorumluluğun; çocuğun okulu, dersleri, evin geçimi dahil sadece benim omuzlarıma yıkıldığı bir yüke dönüşmüştü. Zaten süreç böyleyken uzun süredir bir başkasının olduğunu, bana söylediği tüm o "çalışıyorum, işim uzadı" yalanlarının arkasında bambaşka bir dünya kurduğunu öğrendim. En acısı neydi biliyor musunuz? Boşanırken yüzüme karşı, "Senin son iki yıldır bu evliliği kurtarmak için ne kadar büyük fedakarlıklar yaptığını, kendini nasıl paraladığını biliyordum" dedi. Madem biliyordun, neden benim iki yılımı, enerjimi, gençliğimi çaldın? Sırf kendi konforun bozulmasın diye beni bir hiçliğin içine hapsettin?

Kurtulmak için ne nafaka istedim ne tazminat. Yeter ki hayatımızdan çıksın, gölgesi üzerimize düşmesin dedim. Boşanma sürecindeyken tefeciler bir gece kapımıza dayandı. Eski eşim evde yoktu. Gece yarısı 4-5 adamın kapıyı yumrukladığını gördüm. O delikten bakmasam, polisi aramasam, belki de çocuğumla beni rehin alacaklardı. Polis saatler sonra geldi, o ise telefonlarıma asla bakmadı. Bir şekilde o günden kurtulduk. Boşandıktan sonra yine tehdit altında olduğunu söyledi. Evde ışık görünmesin, kapımıza tekrar gelmesinler diye tuvalete bile telefonun ışığıyla girdiğim 10 gün yaşadım. İşin sonunda yine borçları ben ödemek zorunda kaldım. Boşanırken ona demiştim ki “tek isteğim borçları öde, nafaka falan istemiyorum.” Ama o kendi borçlarını bile ödemedi. Gayet lüks bir hayat içerisinde de yaşadı. Zaten ben boşanma protokolünü yaparken o dönemin miktarından daha az bir miktarda nafaka yazmıştım çocuk için. Kendisi “ben tamamını öderim” dedi ama ödemedi. 


Editörden