Didim’deki halk pazarı yeri, o gün sadece yerel üretimin ve topraktan süzülen emeğin değil; toplumun en derin kaygılarının, öfkesinin ve geleceğe dair isyanının buluştuğu bir kürsüye dönüştü. Bizler okullarda ücretsiz, temiz ve sağlıklı bir öğün yemek hakkını ve hijyenik koşulları savunan bildirileri uzatırken, pazardaki atmosfer bir gün önce yaşanan Manisa’daki okul saldırısının gölgesindeydi. Pazar yerindeki gözlemlerimizde en sarsıcı olan ise tezgâhının başındaki satıcıların ve velilerin kaygı ve öfkeleriydi.
Çocukları ve torunları için sabahın ilk ışıklarıyla tarlasından topladığı ürünü doğrudan tüketiciyle buluşturan kadınlar, sattıkları her zeytinin, her bağ otunun parasını kendi ihtiyaçları için değil; çocuklarının, torunlarının cebine koyabilmek için topladıklarını anlatıyorlardı. Ne var ki devlet çocuklarımıza ne besleyici bir öğün yemeği ne temiz bir ortamı ne de can güvenliğini garanti edebiliyordu. Kadınların isyanı tam da buradaydı: “Biz bu emeği çocuklarımız okusun diye veriyoruz ama onları gönderdiğimiz yerler korumasız.”
Bildiriyi uzattığımız peynir tezgâhının arkasındaki genç bir kadın şöyle fısıldadı: “Benim yerime de söyleyin. Atanamıyorum, ben bir öğretmenim ve atanamıyorum... Şurada tezgâh başında peynir satıyorum.” Okulda çocukları eğitmesi gereken öğretmen pazarda peynir satmaya mecbur bırakılırken, okuldaki çocuklar ise beslenmeden ve güvenlikten yoksun bırakılmıştı.
Tezgâh arkasındaki pazarcı babalar da aynı derin endişeyi paylaşıyordu. İlkokul 1. sınıfa giden küçücük oğlunu anlatırken gözlerindeki çaresizliği gizleyemeyen bir babanın “Daha okul yeni açıldı, yine çocuklar tarandı.” dediği sözleri, kaygının tüm yaş gruplarına yayıldığını özetliyordu. “Çocuğumu okula bile göndermek istemiyorum.”
Didim Halk Pazarı’ndan geriye kalan; emeğin, satanın satılanı pazarlık yapa yapa aldığı, zar zor geçindiğini söyleyenlerin, çocuklarının okul yolundan sağ salim gelmesini bekleyenlerin buluşmasıydı.
Fotoğraf: Evrensel
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















