2026 yapımı Saplantı (Obsession), ilk bakışta salt bir korku-gerilim filmi gibi görünse de aslında günümüz ilişkilerine dair güçlü bir toplumsal eleştiri sunuyor. Yaklaşık iki saat süren film nefes nefese izlediğiniz bir serüvene dönüşüyor. “Şimdi ne olacak? Devamı nasıl bitecek acaba?” diye giderek merakınızı artıran bir hal alıyor. Oyuncuların daha önce hiçbir performanslarına denk gelmemiş biri olarak oyunculukların başarılı olduğunu söyleyebilirim.
Film genç bir arkadaş grubu çevresinde şekilleniyor. Bear’ın (Baron) arkadaşı Ian’la bir kafede Nikki’ye olan aşkını ilan etmek için bir tür provasıyla film başlıyor. Kadının kendisiyle aynı hislere sahip olmadığını anlayınca sevginin yerini öfke alıyor. Bu öfke geri dönülmez dilek çubuğunu kırmasına ve “Nikki bu dünya da beni herkesten ve her şeyden çok sevsin” demesine kadar varıyor. İzlerken bu, sanki masumca bir istekmiş gibi algılanıyor, sevilme isteği kadar masum bir şey yok gibi görünüyor, ama unuttuğu şey “Peki karşı tarafın tercih hakkı, iradesi ne olacak?” sorusu. Filmin en dikkat çekici yanı, günümüzde giderek yaygınlaşan "bağımlı ilişki" biçimlerini görünür kılması...
Sevilmek istemekten kontrol etmeye
Sosyal medyanın, ulaşılabilir olmanın ve romantik ilişkilerin hayatın merkezine yerleştirilmesinin etkisiyle birçok insan sevgi ile bağımlılığı birbirine karıştırabiliyor. Filmdeki karakterler de tam olarak bu noktada karşımıza çıkıyor: Sevilmek istemek zamanla karşı tarafı kontrol etme, onun tüm dünyasını kaplama ve sosyal alanlar dahil kendine ait olan her alanı yok etme arzusuna dönüşüyor. Aslında bunu kendisinde değil, karşı tarafın yaptıklarıyla fark ediyor. Sevgi, aşk diye başlayan hislerin nasıl bencil bir hal aldığı ve bunun uğruna mantıklı düşünemez hale gelindiğini ve “aşk uğruna” denilerek yaratılan saplantılı durumun tehlikeli yönlerini de çarpıcı birçok örnekle izlemiş oluyoruz. Günümüzde birçok kişinin de bu filmden kendi ilişkisi adına bir parça bulabileceğini düşünüyorum, hatta iddia ediyorum.
Özellikle kadınlar açısından bakıldığında film önemli bir uyarı içeriyor. Toplum, kadınlara çoğu zaman "her şeyi aşk için yapmayı" romantikleştirerek öğretiyor. Oysa film, sevginin kişinin kendi benliğini kaybetmesi anlamına gelmediğini gösteriyor. Bir ilişki içinde bireysel sınırların ortadan kalkması, partnerin yaşamın tek anlamı haline gelmesi ve sürekli onay ihtiyacı sağlıklı bir bağ değil, duygusal bağımlılık işaretidir.
Film aynı zamanda "iyi çocuk" olarak görülen erkeklik kalıplarını da sorguluyor. Dışarıdan masum görünen romantik ısrarın, karşı tarafın duygularını hiçe sayan bir sahiplenme biçimine dönüşebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle hali hazırda sıkça karşılaşılan "Beni sevmesi için her şeyi yaparım" anlayışının ne kadar problemli olduğunu ortaya koymakla kalmıyor, birçok farklı açıdan değerlendirmenizi sağlıyor.
Gerçek sevgi nedir?
Karl Marx “Sevgi yalnız bir insana bağlılık değil, bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir. Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa, seven bir kişi olarak dışavurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir. Sevgiyi ancak sevgi ile, güveni de güven ile değiş tokuş edebilirsiniz. Eğer sevgi üretmiyorsa yüreğiniz, başarılı bir üretici değilsiniz” der.
Saplantı, korkunun kaynağını canavarlarda değil, insanların ilişkilerde kurduğu sağlıksız bağlarda arıyor. Film bize önemli birçok soru bırakıyor: Gerçek sevgi, birini hayatımızın merkezine koymak mıdır, yoksa onun özgürlüğüne ve alanlarına saygı duyabilmek mi? Ya da aşk diye düşündüğümüz şeyin bencillik olduğunu hiç düşündük mü? Maalesef Bear talihsiz bir örnek olarak en yakınlarımızda yaşamaya devam ediyor...
Vakit ayırıp izleyebilecek herkese şimdiden iyi seyirler ve iyi öngörüler diliyorum.
Fotoğraf: IMDB
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















