GÜNÜN KİTABI: Mandarinler
‘Mandarinler’i okuduğumuz tüm bölümlerde kadın olmanın özgürlük ile o kadar paralel gittiğini görüyorsunuz ki...

Sol felsefeye yeni ilgi duymaya başladığımız, genç bir üniversiteli olduğumuz yıllarda sosyalizme dair bulduğumuz her kitabı okuyarak kendimizi yaşama dair bilinçlendirmeye çalışıp bir yandan da genç bir kadın olarak, kadın hareketleri, kadınların politikadaki yeri, örgütlenme içinde oluşumları da ilgi alanımızda idi.

Şunu çocukken de gözlemlediğimi iyi anımsıyorum; kadınların toplumda kendini ifade etmesi neden bu kadar zordu? Aile içinde bile, çalışan, kendi ayakları üzerinde duran, üretimin içinde yer alan, iyi bir eğitime ulaşmak için erkeklerden daha fazla çaba harcayan kadınlara neden böyle bir görev verilmişti tarih tarafından?

İşte tüm bu sorular biz genç üniversiteli kadınların, tarihte ilerici bir kimliği ile öne çıkmış kadınları keşfedip onların yazdıklarını, yaptıklarını verdikleri mücadeleyi kısacası hayatın her alanında var olduklarını okuyup öğrenmemizle yanıt buldu.

O yıllardan beri öncül kadınlar arasında, aydın-filozof -yazar kimliği ile öne çıkan feminist hareketin önemli aktivistlerinden Simone De Beauvoır “Mandarinler” kitabı bir otobiyografik kitap olmasının yanı sıra aydınların duruşunu, ikinci dünya savaşından yeni çıkmış Paris aydınlarının çıkış arama noktasında, politik harekette nasıl şekillendiklerini, aşkı, tutkuyu, kadının varoluş sorunlarını inceler.

“Mandarinler” adını eski bir Çin lehçesinden alır. “Mandarin” kelimesinin bu lehçeye göre anlamı: bilgin sınıfına verilen addır. Simone De Beauvoir’in bu kitapta “aydın sınıfını” anlatması kitabın ismi ile örtüşür.

“Mandarinler” Henri-Paulle, Dubreuilh-Anne, Nadıne-Lambert, Anne-Lewıs , Henri-Nadıne gibi karakterlerden oluşur.

Karakterler hem birer ikili hem de birer özgün birey olarak kurgulanmıştır. Henri ünlü bir edebiyatçı, Dubreuilh ünlü bir filozof, Anne iyi bir psikolog, Nadine (Dubreuilh ve Anne’nin kızı), Paulle eski bir şarkıcı, Lambert gazeteci, Lewis ABD’li ünlü genç bir yazar olarak karşımıza çıkar.

Romanın olay örgüsü Henri-Dubreuilh’in oluşturduğu sol politik çevrede çıkan bir gazete etrafında döner. (Gerçek hayatta da Simone De Beauvoir, Sartre’nin arkadaşları ile birlikte kurduğu “Modern Zamanlar (LesTempsModernes) adlı politik gazete de çalışmıştır) L’Espoir.

Henri, gazeteyi kurmuş daha sonra Dubreuilh gazeteyi sosyalist aydınların gazetesi haline getirmiştir. Kendi varoluşsal sorunlarına yanıt arayan, politik bir grupta geçmişte olup şimdi aktif politika da olmak istemeyen Henri, daha sonraları onlardan uzaklaşıp tiyatroya yönelecek tiyatro oyunları yazmaya başlayacaktır.

Dubreuilh, zamanın önde giden filozofu olmasının yanı sıra aydınlar arasında da öncü bir görevdedir. Onun bu görevi, iyi bir psikolog olan Anne’nin onun gölgesinde kalmasına neden olur.

Nadine , bu politik ortamda sürekli kendini göstermeye çalışan bir genç kız olarak karşımıza çıkar. Varoluşunu, babasının ve annesinin ardına saklamış, kendini ifade yolunu bilgisi olmadan politik ortamda taraf olmaya çalışarak ifade etmeye çalışan bir karakter olarak algılansa da bu anlamda en kırılgan, en çocuksu genç bir kadındır da ayrıca.

Romanın tarihsel planı ise İkinci Dünya Savaşı, Nazilerin Fransa’yı işgali, tüm o ölümler, acılar muhbir vatandaşlar, sosyalist ve komünist grupların direnişi örgütleme sürecindeki başarısı ama direniş sonrası birleşememeleri de yazar tarafından eleştiri olarak dile getirilir.

Simone De Beauvoir, 9 Ocak 1908'de dünyaya gelir. Katolik okulunda matematik eğitimi aldıktan sonra dil ve edebiyat daha sonra Sorbonne’da felsefe okur.

Lisansüstü eğitimini de büyük bir başarı ile tamamlayıp Fransa’nın en genç felsefe öğretmeni olmaya hak kazanır.

Henüz 21 yaşında iken Jean -Paul Sartre ile tanışır ve ölene kadar bir daha ayrılmaz.

“Mandarinler” de şöyle anlatır bu sevgili olmayı: “Carusel bahçesinde bir gece beni kollarına aldığında utanarak -sadece sevdiğim erkeği öperim ben demiştim. O da sakin bir şekilde: ama beni seviyorsunuz ya diye yanıt vermişti” (syf,56)


Akıcı ve sürükleyici bir dile sahip Simone De Beauvoir. Ve kitabı yazarken düşünmeyi hiç bırakmadığını kendine sorduğu sorulardan anlıyorsunuz. Roman da Anne ve Dubreuilhile 5 yıldır ayrı odalar da yatmaktadır. Anne: “Benim bacaklarımı gören kimse yok ki” derken, -benimle dans ediyor ama niye?” diye sorarken kadınlığına karşı duyduğu hoşnutsuzluğu, kendini küçümsemeyi her kadının temsilcisi olarak dile getirir. Ve şöyle de yazar Simone De Beauvoir: “Kadın olmak doğuştan değil sonradan olur.” 

Ve sistemin onları böyle düşünmeye sevk etmesini de bir yandan da haykırmış olur. “Mandarinler”i okuduğumuz tüm bölümlerde kadın olmanın özgürlük ile o kadar paralel gittiğini görüyorsunuz ki.

Bunun yanı sıra edebiyatın, yazının gündelik yaşamın bir rutini haline gelmiş olması, entelektüel çevrenin topluma -sanata dair kaygıları, kitabı okurken size: edebiyat nedir? Nasıl olmalıdır? Gibi sorunlarla politik tartışmaların felsefeyle şekillenmesi sonucu bireyin aydınlanması gibi düşünceleri kafanızda döndürerek içinde bulunduğumuz yaşamı anlaşılır hale getirmenin yolunu bilgiden, üretimden ve gücünü fark etmekten geçtiğini de bize hatırlatıyor.
Yazarın kimliğinin bize Feminist hareket nasıl doğdu diye merak edip araştırtması da cabası.

Feminizme en güzel tanımlamayı şöyle yapmışlar bir internet sözlüğünde: “feminizm bir teori olduğu gibi aynı zamanda hak eşitliği, insanlık şerefine, kadınlara karar verme özgürlüğü amaçlamasıyla politik bir harekettir. Kadınlara, cinsiyet hiyerarşisi baskısının sona ermesine toplumsal cinsiyet tutumlarının aynı değerde olması için toplumun değişimini amaçlar”

“Mandarinler” Simone De Beauvoir ‘in Nelson Algren’e duyduğu aşkı da dillendiriyor (kitap ona ithaf edilmiştir.)

Aşkın nasıl doğduğu, buna karşılık ebedi mutluluk yerine neden Sartre’nin yanına dönüp onunla kalmaya devam ettiğinin cevabı da gizli tutularak.
Mandarinler ‘in sonunda şöyle der Simone De Beauvoir:

“İnsan ya kayıtsızlığa kapılıp gider ya da etrafındaki her şeye yeniden kavuşur. Kayıtsızlığa kapılmamıştım! Mademki yüreğin çarpmaya devam ediyor, bir şeyler için birileri için çarpmak zorunda!” (Syf,741)

Bu sesleniş 25 Kasım’da ülkenin ve dünyanın her yerinde meydanlara çıkan, -kadın şiddetine son! diye haykıran genç, yaşlı tüm kadınların sesi değil midir sizce?

KÜNYE
Yazar:Simone De Beauvoır
Çeviren:İlkay Kurdak
İmge yayınevi, 741syf
1954 Concuort Akademisi Edebiyat Ödülü

İlgili haberler
GÜNÜN KİTABI: Bu senin bildiğin peri masallarından...

Kurbağa öpmekle ve kurbağaların dönüştüğü prenslerle derdi olan, her yaştan kızın ilgisini çekebilec...

GÜNÜN KİTABI: Ölü kadınlar memleketi

Bu kitap, kadın cinayetlerinin neden politik cinayetler olduğunu anlamamızı sağlıyor. Nasıl yakınımı...

GÜNÜN KİTABI: Alis, Harikalar Diyarı’ndan Tüymüş B...

Kadınları gülümseten, şeytana pabucunu ters giydiren kadın hikayeleriyle dolu bir kitap: Alis Harika...