Suça sürüklenen çocuklar Meclis komisyonu tartışmaları | Devlet ne diyor?
Meclis komisyonunda dinlenen bakanlar ve bürokratlar projeleri anlatırken, uzmanlar bilimsel verilerle erken müdahale ve koordineli sosyal politikalar gerektiğini vurguluyor.

Bir önceki yazıda çocukların suçla ilişkilenmesinin altında yatan sebepleri detaylarıyla ve kanıta dayalı bilimsel verileriyle aktarmış olduk. Buradan çıkan ortak sonuç aslında bütün hocaların da altını kalın kalın çizerek anlattığı şey: Hiçbir çocuk suçlu doğmuyor, bir süreç içerisinde suça itiliyor. Rakel Dink’e selam olsun… Her aklı başında insan bunca bilimsel çalışmanın sonucuna bakınca, bu kopkoyu karanlığı, çocukları suçla ilişkilendiren sebepleri ortadan kaldırmanın yolunu arar. Arar ki bir daha ne bir çocuk ölsün ne de bir çocuk “katil” olsun. Kabulümüz odur ki eğer bir devlet yapısı varsa; orada bir değil çok sayıda aklı başında bir insan vardır. Peki bakalım öyle mi… 

Projeler düzeni 

Bu komisyonda İçişleri, Sağlık, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlarıyla birlikte çok sayıda bürokrat ve kolluktan üst düzey görevliler de dinleniyor. Her biri kendi çalışma alanındaki projelerinden bahsediyor. Komisyon tutanaklarını açıp devlet yetkililerinin ve kamu görevlilerinin katıldığı toplantılara bakınca onlarca proje ve kısaltma göreceksiniz. Her bakanlığın ayrı ayrı projeleri var. Evet, proje. Yani bu çalışmalar bir program dahilinde, devletin doğrudan politikası olarak uygulanan çalışmalar değil. Dönemsel, rastgele ve muhtemelen paydaş olarak anılan kurumlardan para alınarak yapılan çalışmalar. 

Peki neye göre, kime, nasıl uygulanıyor? Bilmiyoruz. Sonuçları ne bu projelerin? Bilmiyoruz. 

Ama çocuklara ve gençlere dönük onlarca projemiz var. Pek çoğu da eğitimden ibaret. Ama bunların da nasıl uygulandığını hiç bilmiyoruz. Hemen hepsi bütün günahı ezber bir şekilde “dijital ortama” kesiyor. Bir yerden tanıdık geldi mi?

Ne araştırma ne bütünlüklü politika

Zaten bakanlar ve bürokratlar anlatınca sistemde hiçbir sorun yok gibi, güllük gülistanlık gibi anlatıyorlar. İşte eğitimler, projeler, programlar, çalıştaylar, toplantılar… Neler neler… Devlet üzerine düşen her şeyi yapıyor dersiniz okusanız. Fakat onlarca devlet yetkilisinin sunumunda tek bir araştırma verisine rastlamıyorsunuz. 

Her biri istisnasız, tıpkı alanın uzmanları gibi çocukları şiddete iten nedenleri başından sonuna sayıyor. Yoksulluk, şiddet, okul terki, sokakta çetelerle ve maddeyle tanışma… Yani Aile Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığının, Gençlik Bakanlığının “proje” değil, ana faaliyet konusu olması gereken alanlar olduğunu devlet yetkilileri de gayet iyi biliyor. Fakat bu konuda gerçek, nitelikli bir politika maalesef yok. 

Risk alanları incelenmiş mi, riskli gruplar belirlenmiş mi, bunlara nasıl bir program uygulanıyor, nasıl sonuçlar alınıyor? Yok. Şayet bir araştırma verisi sunuluyorsa bunu da yurt dışı araştırmalarına dayandırıyorlar. 

Misal Gençlik ve Spor Bakanlığı Eğitim, Araştırma ve Koordinasyon Genel Müdürü Mehmet Ata Öztürk, “araştırma müdürü” ama sunumunda bir tane araştırma anlatamıyor. Çünkü yok. Bakan Osman Aşkın Bak ise ballandırarak anlattığı spor projelerine karşı “Peki bunların ne tür etkileri oldu, araştırmanız var mı?” sorusuna şöyle içler acısı bir cevap veriyor: “Valla çok etkili oldu, isterseniz spor hocalarına sorun.” 

Devletin hali

Durum bu kadar vahim işte. Her bir bakanın ya da bürokratın sunumunu ayrıca yazmayı gerektiren özgün bir çalışma ya da veri yok. Peki devletin elinde hiçbir araştırma verisi yokken; çalışılmış modeller yokken önerilerini neye göre yapıyorlar sizce? 

Misal, Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanı Tarıkhan Çetiner komisyondaki sunumunda öneri olarak “çocuklara kelepçe takılmasını ve ifadelerini kolluk görevlilerinin alması gerektiğini” öneriyor. 
Jandarma Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Hüseyin Kurtoğlu aynı şeyleri tekrar ediyor. Kurtoğlu üstelik çocukları suça iten sebepleri belli ki bir “safsata” olarak görüyor ve şöyle söylüyor: “Suçu işleyen için ‘bu suçu ama şu şartlarda işledi’ demenin doğru olmadığını düşünüyorum.” Ve bu kişi çocuğun ifadesini alabilme yetkisi istiyor. 

Sorsanız emniyete de jandarmaya da sürekli bu konularda eğitimler veriliyor. Çocuğa neden kelepçe takılamayacağı, çocuğun ifadesinin neden karakolda değil savcılık tarafından alınması gerektiği defalarca anlatılıyor. İşte kolluğun en üst düzey yetkililerinin çözüm önerisi bu. 

Çocuğun ifadesinin kolluk tarafından alınması ısrarının gerekçesi olarak “savcıya gidene kadar çok zaman geçiyor o arada deliller kayboluyor, çocuk da sıcağı sıcağına ifade verememiş oluyor. Oysa bize geldiğinde hemen ‘dökülüyor’ biz onu tutanağa alamamış oluyoruz” diyorlar. Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Vural Balcı’ya bu sorulduğunda şöyle diyor: “Yok, delil toplama konusunda bir aksaklık olacağını düşünmüyorum çünkü zaten ilgili Emniyet, ilgili savcıdan ifade haricinde diğer talimatları alıyor.” Yani kolluğun derdi, yetişkinlere uyguladıkları yasak sorgu yöntemlerini çocuklara da uygulamak. İşte tam da bu yaklaşım nedeniyle çocuğun ifadesini kolluk kesinlikle almamalı. 

Koordinasyon yok, sürekli takip yok, önlem yok

Bir diğer sorunlu mesele ise kurumlar arasında koordinasyon olmaması. Hiçbir bakanlığın çalışma alanı diğeriyle temas etmiyor. Kendi aralarında yaptıkları protokolleri işin dışına çıkarırsak, geriye herkesin kendi çemberindeki kısmi çabası kalıyor. Misal, bir çocuğun doğduğu andan itibaren takip eden bir sistem yok. Örneğin psikolojik bir sıkıntısı mı var, sağlığında sorun mu var, okula devam ediyor mu, etmiyorsa ne yapıyor, suç riski varsa nasıl tespit ediliyor, nasıl bir programa dahil ediliyor ve kurumlar birbirinden nasıl haberdar oluyor… Bu soruların hiçbirine cevap olabilecek bir işbirliği yok. Çocuk ancak bir suç işlediğinde adli sisteme girmiş oluyor ve sonrası felaket. Bırakın çocuğu suçtan uzak tutacak bir sistemi, çocuğu suç döngüsüne sokacak bir sistem var özetle. 

Çözüm nerede? 

Alanda gerçekten emek harcayan ve çocuklarla birebir çalışan bütün uzmanlar multidisipliner bir çalışma modeli öneriyor. Henüz suç ortaya çıkmadan, risk aşamasındayken yakalayıp onarma noktasında hemfikirler. Ve tabii tıpkı sebepleri sayarken yaptıkları gibi çözüm önerilerini de somut vakalara, araştırmalara ve bilimsel kanıtlara dayandırıyorlar. 

En başta çocuğun, devletin koordineli birimleri tarafından doğduğu andan itibaren izlenmesi gerektiğini söylüyorlar. Meslek elemanlarının dahil edildiği bir aile hekimliği modeliyle çocuğun erken yaşlardan itibaren izlenmesini, okul odaklı bir sosyal hizmet modeli ile izlemenin okulda da devam etmesini, mahalle bazlı koordinasyon merkezlerinin kurulmasını önceliyorlar. Buna literatürde “ekosistem modeli” deniyor. Çocuğun bütün bir ekosistemi içerisinde takip edilmesi gerektiğini kanıtlamayan bir çalışma yok. Bu sistem içerisinde çocuk bir “alarm” verdiğinde ona özgü bir programla riskten uzaklaştırılması için bir uygulama modeli olması gerektiğini elzem buluyorlar. Bütün bunlara karşın çocuk bir şekilde suça bulaştıysa doğrudan adli sistem yerine, suç hafifse “diversiyon” denen modele ağırsa çocuklara özgü bir adli sisteme yönlendirilmesini hemen hepsi tekrarlıyor. 

Sistemdeki temel sorunların başında mükerrer suç geliyor. Popüler adıyla “suç makinesi” olmuş çocuklar. Çocuk ne kadar erken yaşta suçla ilişkili bir davranışa girerse “kronik kariyerin” habercisi oluyor. Uzmanlar, tekrar eden suç davranışının nedenini de mevcut sistemin arızaları olarak görüyor. Hiçbir uzman çocuğun cezaevine konmasını ya da ağır cezalarla karşı karşıya kalmasını çözüm olarak sunmuyor. Çünkü dünya üzerindeki bütün araştırmalar bunun suçu azaltmak bir yana arttırdığını gösteriyor. Çeşitli dünya örnekleri bilimsel verileriyle paylaşılıyor her sunumda. Dolayısıyla her yeni vakada çıkan “asalım bu canileri” feveranı aslında en kötü seçenek. 

Sadece kamuoyu böyle istiyor diye, bütün çalışmaları görmezden gelip suç işlemiş çocuklara “cani” olarak yaklaşıp hepsini cezaevine tıkmanın bir anlamı var mı? Rehabilite etmek yerine çocuğu cezaevine tıkmanın yeniden suç yaratmak dışında bir getiri yok. 

Doç. Dr. Ozan Selçuk bu konuda çok çarpıcı bir araştırmayı anlatıyor. Yapılan çalışmaların erken yaşta çocukların cezalandırılmasının suçu azaltmadığını, aksine korteksin stres altında gelişiminin zayıfladığını ve travmanın derinleşmesine yol açtığını gösterdiğini, yine gözaltındaki çocuklarda ruhsal bozukluk ve travma yaşama oranının yüzde 95 olduğunu, bu çocukların bağımlılığa sürüklenmesi ve suçunu tekrar etmesinin 4-5 kat oranında arttığını söylüyor. Devamında güvenlikçi politikaların işe yaramadığını, ABD’deki okul polisi uygulamasının suçları azaltmadığını aksine yüzde 21 okuldan uzaklaştırmayı arttırdığını anlatıyor. Esasen bunu devlet yetkilileri de söylüyor. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı Fatih Güngör Bütün dünyadaki istatistiklerin cezaevi koşulları ne kadar ağır ise çocukların yeniden suç işleme oranlarının o kadar yüksek olduğunu gösterdiğini söylüyor. 

Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Selmin Cansu Demir örnek bir modeli kendi vakıflarında yürüttükleri çalışmalar üzerinden anlatıyor. Doğrudan suça sürüklenen çocuklarla yaptığı uzun yılları alan çalışmasını doktora tezi olarak sunmuş olan Demir’in başkanı olduğu vakıf, adli sisteme giren ya da bu risk altında olan çocuklarla çalışıyor. Komisyonda uzmanların anlattığı bütün bilimsel verileri baz alarak uyguladıkları Gençlik Merkezi modelinde; çocuğu sadece bir birey olarak değil aile, okul ve mahalle ekosistemi içinde güçlendirmenin planını çıkarıyorlar. Verdiği bilgilere göre bu programa dahil edilen hiçbir çocuk adli sisteme girmiyor. Yani bu mikro ölçekli çalışmada yüzde yüz bir başarıdan söz ediyor. 

Sistemdeki esas çözümsüzlüğü ve çözümü ise Sincan Hapishanesinde en ağır suçları işlemiş olan o “cani” çocuklarla bizzat çalışan Sosyal Çalışmacı Senem Sarıoğlu çok açık anlatıyor. Çalıştıkları çocukların çoğunluğunun aynı zamanda korunmaya muhtaç çocuklar olduğunu, bu çocukların sahiplenildiği tek noktanın cezaevi haline geldiğini anlatıyor. Devamını aynen aktarıyorum: “Konuşuluyor ya ‘suça sürüklenmiş çocuk’ yerine başka bir isim verelim diye. Ne isim verirsek verelim hiçbir şey değişmeyecek çünkü temelde bunlara çocuk olarak bakmak zorundayız. Kategoriye ayırmak sadece kurumları farklılaştırır belki ama zihnimizde ve uygulamada asla farklılaştırmamalıyız. Bunlar neticede çocuklar ve hepsi hassas ve kırılgan en ağır suçu işlemiş olsa da. Mükerrer suçlara baktığımız zaman, sosyolojik bir tablo görüyoruz yani yoksulluğu görüyoruz orada, aile parçalanmasını görüyoruz, eğitimden erken kopuşu görüyoruz çünkü çocuk çalışmak zorunda kalmış küçük yaşta, okulla çalışma hayatını birlikte yürütememiş çünkü bu çocuklar küçük yaşta çalıştığı zaman pek çok riskle de karşılaşıyorlar. Hep aynı illerin neden aynı mahallelerinden geliyor bu çocuklar? Alt kültürün oluştuğu, belki göçle, belki daha iyi iş imkânları bulmak için ya da bazı risklerden kaçmak için yer değiştirmiş ailelerin, yoksulluk nedeniyle şehirlerin yoksul mahallelerine yerleşmiş ailelerin çocuklarını mükerrer suçlu olarak görüyoruz ve genelde bu çocukların da dosyaları mala karşı işlenen suçlarla dolu. Ne kadar çok çalışma yaparsak yapalım o çocuğu gönderdiğimiz yer aynı mahalle olacağı için, o mahalle bazlı kalkınmaya, mahalle bazlı bir iyileştirmeye de ihtiyaç var.”

Önlemek daha ucuz

Kaynak harcaması tartışması da altı çizilen bir diğer nokta. Yapılan araştırmalar, suçu önlemenin adli sisteme kıyasla çok daha ucuz olduğunu gösteriyor. Polis Akademisinden Doç. Dr. Esra Çetinöz araştırmalara göre erken çocukluk dönemi müdahaleye yatırılan her bir doların gelecekteki suç maaliyetinden 7-13 dolar tasarruf sağladığını söylüyor. ABD ve Avrupa örneklerinde bir çocuğun yıllık cezaevi maaliyeti 200 bin dolarken önleme maaliyetinin bu miktarından onda birinden az olduğunu söylüyor. 

Yeşilay Akademi Direktörü Hakan Çetin de başka bir araştırmanın benzer sonuçlarını aktararak çocuklar için önlemeye ayrılan 1 dolarlık harcamanın toplumu 18 dolarlık bir yükten koruduğunu söylüyor. 

Yine Prof. Dr. Didem Behice Öztop toplum temelli bir programın günlük maaliyeti 75 dolarken günlük bir çocuğun hapsedilme maaliyetinin 588 dolar olduğunu söylüyor. Bunun sadece ekonomik bir karşılaştırma olmadığına dikkat çeken Esra Çetinöz çok önemli bir sonuca değiniyor ve kaynakların büyük kısmının çocuklara ayrıldığı durumda 10 yıl içinde genel suç oranının yüzde 50 düşeceğini belirtiyor. 

İlk yazıyı okumak için tıklayın: Uzmanlar ne diyor?
Yarınki yazıda bu komisyondan ne çıkacağına, AKP’nin Minguizzi’nin ölümünün ardından ne yapıp ne yapmadığına bakacağız.

Fotoğraf: TBMM

İlgili haberler
Suça sürüklenen çocuklar Meclis komisyonu tartışmaları | Uzmanlar ne diyor?

Mecliste kurulan komisyon suça sürüklenen çocukları tartışıyor. Uzmanlara göre çözüm cezaları artırmak değil; travma, yoksulluk, okuldan kopuş ve çevre etkisine odaklanan politikalar.

Yeni yasal düzenleme çocukları da toplumu da koruyamaz: “Çocuk suç işlemez, suça sürüklenir”

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç suça sürüklenen çocuklarla ilgili yaptığı yeni açıklamaya ilişkin İstanbul Barosu Kadın ve Çocuk Hakları Merkezi Üyesi Avukat Süreyya Kardelen Yarlı ile konuştuk.

TCK 103 KADIN PLATFORMU: İstismarın affı olmaz, kabul etmiyoruz!

160’ı aşkın kadın ve LGBTİ+ örgütünün imzacısı olduğu ve TCK 103 Kadın Platformu olarak kamuoyuna sunulan bildiride “İstismarı meşrulaştıracak hiçbir yasal değişikliği kabul etmiyoruz!” dendi.


Editörden