Psikolojik şiddet, çoğu zaman fiziksel iz bırakmadığı için görünmez kalan ancak bireylerin ruh sağlığı, öz güveni ve yaşam kararları üzerinde derin etkiler yaratan bir şiddet biçimidir. Özellikle kadınlar açısından değerlendirildiğinde, psikolojik şiddet bireysel bir mesele olmanın ötesinde toplumsal, ekonomik ve politik boyutlar taşımaktadır. Bu röportajda, psikolojik şiddetin tanımını, günlük hayattaki yansımalarını ve yapısal nedenlerini Psikolog Sevgi Türkmen ile değerlendiriyoruz.
Psikolojik şiddet nedir? Fiziksel şiddetten hangi yönleriyle ayrılır?
Psikolojik şiddet, kişinin içsel dünyasına yönelen bir baskı ve saldırı biçimidir. İnsanın içsel dinamiklerini hedef alır; değersiz hissettiren, suçluluk duygusu yaratan, kaygıyı artıran, huzursuzluk ve güvensizlik oluşturan bir süreçtir. Sonuçta bireyin ruhsal bütünlüğünü zedeleyen, onu yıpratan ve tüketen bir baskı türü olarak tanımlanabilir.
Bu şiddet biçiminin en belirgin özelliği görünmez oluşudur. Fiziksel şiddetin görünürlüğü vardır; dışarıdan fark edilebilir. Oysa psikolojik şiddet gözle görülmez. Baskı ve saldırı, kişinin iç dünyasında sürer. Bu nedenle dışarıdan tespiti oldukça zordur.
Ayrıca fiziksel şiddet çoğu zaman anlık olarak gerçekleşir ve etkisi hemen görülebilir. Psikolojik şiddet ise bir süreç içinde ortaya çıkar ve yine bir süreç içinde derinleşir. Zamana yayılan bu yapı, hem fark edilmesini hem de tanımlanmasını güçleştirir.
Tam da bu nedenle psikolojik şiddet, görünmez ama etkisi son derece derin olan bir şiddet türüdür. Onu görünür kılmak, tanımlamak ve konuşulur hale getirmek, hem bireysel hem toplumsal mücadele açısından hayati bir gerekliliktir. Şiddetin pek çok türü, çoğu zaman psikolojik şiddetle başlar. Süreç kişinin değersiz hissettirilmesiyle, korku ve kaygı yaratılmasıyla, baskı altına alınmasıyla yani psikolojik bir saldırıyla şekillenir. Bu görünmez baskı ortamı bir süre sonra daha görünür biçimlere, örneğin fiziksel şiddete evrilebilir.
Psikolojik şiddeti konuşmak önleyici bir adım
Bu nedenle psikolojik şiddeti konuşmak, yalnızca bir tanımlama çabası değildir; aynı zamanda önleyici bir adımdır. Psikolojik şiddetin erken aşamada fark edilmesi, şiddetin daha ağır ve görünür biçimlere dönüşmesini engelleyebilecek önlemler alınmasını mümkün kılar.
Psikolojik şiddeti tanımak ve adlandırmak, mağdurun güçlenmesi açısından da kritik bir öneme sahiptir. Kişi yaşadığının bir şiddet türü olduğunu fark ettiğinde, fail karşısında sınır koyma, destek arama ve tedbir alma konusunda daha güçlü bir konuma geçebilir.
Bu açıdan psikolojik şiddet, en az fiziksel şiddet kadar ciddiye alınmalı; aynı düzeyde tartışılmalı ve görünür kılınmalıdır.
Ayrıca hukuki zeminde de açık biçimde tanımlanması, suç olarak değerlendirilmesi ve cezai yaptırımlarının netleştirilmesi yönünde çalışmaların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu tartışmalar ve yapılacak tespitler, hem toplumsal farkındalığın artmasına hem de hukuki mekanizmaların güçlenmesine katkı sağlayacaktır.
Türkiye’de kadınların en sık maruz kaldığı psikolojik şiddet türleri nelerdir? Başvuran kadınlarda en çok hangi duygusal etkileri gözlemliyorsunuz?
Psikolojik şiddetle en sık hane içinde; evliliklerde ve duygusal ilişkilerde karşılaşıyoruz. Bu şiddet biçimi çoğu zaman sindirici ve değersizleştirici bir baskı mekanizması üzerinden işler. Amaç, karşı tarafı açık bir saldırıyla değil, süreklilik taşıyan bir baskıyla zayıflatmak ve kontrol altında tutmaktır.
Bu baskı kimi zaman kaba bir dille, bağırma ve aşağılama yoluyla kendini gösterir. Kadına doğrudan değersizlik ve suçluluk hissettirilir. Ancak kimi zaman da çok daha “nezaketli”, daha yumuşak ve sindirici bir dil kullanılır. Örneğin, “Abartıyorsun”, “Her şeyi büyütüyorsun”, “Son zamanlarda zaten iyi görünmüyorsun”, “Bence bir psikoloğa görünmelisin”, “Bir ilaç al, rahatla” gibi cümleler ilk bakışta kaygı içeriyor gibi görünse de çoğu zaman sistematik bir değersizleştirmenin parçasıdır.
Bu tür ifadelerde psikolojik şiddet, adeta bir “tanı koyma” diliyle ilerler. İçerik deforme edilir; yaşanan sorunların kaynağı olarak sürekli karşı taraf işaret edilir. Maruz kalan kişiye şu mesaj verilir: “Sorun sende. Değişmesi gereken sensin. Problem sensin.” Böylece kişi, psikolojik olarak zayıf, sorunlu ya da yetersiz olduğuna inandırılır.
Bu süreçte ruh sağlığı hedef haline gelir. Oklar sürekli oraya yöneltilir ve en büyük hasar da orada oluşur. Kadın, yaşananların sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenmeye başlar. Suçluluk duygusu arttıkça, fail görünmez olur ve hatta temize çıkarılır. Yapılanların “iyi niyetle”, “onu düşündüğü için” söylendiğine inanılır. Böylece psikolojik şiddet, koruyucu ve ilgili bir dilin arkasına saklanarak meşrulaştırılır.
Suçluluk, değersizlik ve boşluk hissi zamanla derinleşir; çoğu zaman ancak tükenmişlik noktasına gelindiğinde durumun adı konulabilir. Psikolojik şiddetin en yıkıcı yanı da budur: Kişiyi adım adım kendinden şüphe eden, kendini suçlayan ve kendi gerçekliğini sorgulayan bir noktaya taşır. Psikolojik şiddetin en belirgin sonuçlarından biri, kadına sürekli bir yetersizlik duygusu hissettirmesidir.
Kadın, yaptığı her şeyde eksik ve kusurlu olduğu inancına sürüklenir. Çalışıyorsa yeterince başarılı değildir; anne ise yeterince iyi bir anne değildir; eş ise yeterince anlayışlı ya da fedakar değildir. Evlat olarak, çalışan olarak, kadın olarak sürekli bir “yetememe” duygusuyla karşı karşıya bırakılır. Bu etiketlemeler açıkça söylenebileceği gibi, çoğu zaman ima yoluyla ve karşılaştırmalar üzerinden de kurulabilir.
Böylece kadın, “iyi bir anne değilim”, “iyi bir eş değilim”, “başarılı olamıyorum”, “kimseye yetemiyorum” düşüncelerinin içinde bir psikolojik girdaba çekilir. Sürekli kendini sorgulayan, kendini eleştiren ve eksik bulan bir iç sesle baş başa kalır.
Tam da bu noktada duygusal tahribat derinleşir. Yetersizlik duygusuyla kıvranma hali, psikolojik şiddetin en yıpratıcı sonuçlarından biridir. Çünkü bu duygu yalnızca anlık bir incinme yaratmaz; zamanla kişinin öz güvenini, öz saygısını ve yaşam enerjisini aşındıran kalıcı bir etkiye dönüşür.
Asıl destek kadının yanında olmaktır
Günlük hayatta “normal” gibi görünen ama aslında psikolojik şiddet olan davranışlara örnek verebilir misiniz?
Günlük hayatta “normal” gibi görünen birçok ifade, aslında psikolojik şiddetin naif dilini oluşturur. Özellikle kendini koruyucu, kollayıcı ve ilgili bir yerden kuran erkek dili, çoğu zaman nezaket perdesi arkasında bir baskı üretir. Üstelik bu durum yalnızca belirli bir sosyoekonomik çevreyle sınırlı değildir.
Psikolojik şiddetin en belirgin araçlarından biri “naif” dildir. Örneğin, “Kendine biraz çeki düzen ver”, “Saçına başına bak”, “Kilo almışsın” gibi ifadeler ilk bakışta eşini düşünen, onun iyiliğini isteyen bir tutum gibi sunulabilir. Ancak burada çoğu zaman kadının emeği, zamanı ve yükü görmezden gelinir. Kadın çalışsa da çalışmasa da ev içi sorumlulukların büyük bölümünü üstlenirken, bu koşullar hesaba katılmadan yalnızca görünüşü üzerinden bir değerlendirme yapılır.
Bu tür ifadeler, kadının varlığını ve emeğini görünmez kılar; onun yetersiz olduğu mesajını verir. “Çeki düzen” çağrısı, aslında bir denetim ve baskı aracına dönüşür. Benzer biçimde, “Son zamanlarda iyi görünmüyorsun”, “Bir depresyona mı girdin?”, “Bir uzmana görünsen iyi olur” gibi cümleler de karşı tarafın psikolojik durumunu tanımlama ve etiketleme işlevi görebilir. Elbette gerçek bir destek ihtiyacı başka bir şeydir; ancak bu ifadeler çoğu zaman kadını sorunlu, dengesiz ya da yetersiz göstermenin aracı haline gelir.
Oysa duygusal dalgalanmalar insanidir; herkes zaman zaman zorlanabilir. Destekleyici bir tutum, karşı tarafı etiketlemek ya da tanı koymak değil; yükünü paylaşmak, zamanını ve emeğini gözetmek, hayatı birlikte hafifletmeye çalışmaktır.
Naif ve nezaketli görünen bu dil, tam da bu nedenle tehlikelidir. Çünkü açık bir saldırı içermez; fakat kadını değersiz hissettiren, kendi varlığından rahatsızlık duymasına yol açan bir zemin üretir. Psikolojik şiddet çoğu zaman tam da bu “iyi niyetli” cümlelerin arasına yerleşir.
Psikiyatrik ya da psikolojik tanımlamaların gündelik dilde bu kadar kolay kullanılabilmesi oldukça dikkat çekicidir. Bir kişiye sürekli olarak “sorunlu”, “dengesiz”, “depresif” ya da “yardıma muhtaç” imasında bulunmak, çoğu zaman destek gibi sunulsa da aslında ağır bir etiketleme pratiğine dönüşebilir.
Oysa duygusal olarak zorlanan birine iyi gelen şey; onu tanımlamak, teşhis koymak ya da “senin bir problemin var” demek değildir. Asıl destek, yanında olmak, yükünü paylaşmak, güçlendirici bir dil kurmak ve zorlandığı alanlarda hayatı birlikte hafifletmeye çalışmaktır.
Buna rağmen, bu tür yönlendirmeler çoğu zaman normalleştirilir. “Ne yapsın, eşini düşündüğü için söylüyor”, “Onun iyiliği için psikiyatra gitmesini önerdi”, “İlişkileri için çabalıyor” gibi cümlelerle bu tutum meşrulaştırılır. Söylem genellikle “senin için”, “bizim için”, “ilişkimiz için” çerçevesinde kurulur.
Ancak bu ifadelerin içeriğine bakıldığında, çoğu zaman karşı tarafı değersiz ve yetersiz hissettiren bir zemin görülür. Kadına, açık ya da örtük biçimde “sen eksiksin”, “sen sorunlusun”, “düzelmesi gereken sensin” mesajı verilir. Böylece destek adı altında kurulan dil, baştan sona bir değersizleştirme ve güçten düşürme aracına dönüşebilir.
Psikolojik şiddetin en incelikli biçimlerinden biri tam da budur: İlgili ve koruyucu bir söylem içinde, karşı tarafın öz saygısını aşındıran ve onu kendi gerçekliğinden şüphe eder hale getiren bir baskı üretmek.
Kadınlar çoğu zaman psikolojik şiddeti fark etmekte neden zorlanıyor?
Psikolojik şiddet içsel bir mekanizma üzerinden işlediği için, onu fark edebilmek çoğu zaman kişinin dışsal koşullarıyla da yakından ilişkilidir. Günlük yaşamın yoğunluğu, ekonomik yük, annelik, eşlik, evlatlık gibi rollerle kuşatılmış bir hayat, kişinin kendi iç dünyasına dönüp bakmasını zorlaştırır. Sürekli bir sorumluluk hali içinde yaşayan kadınlar açısından, yaşadıklarını durup analiz etmek çoğu zaman mümkün olmaz.
Üstelik psikolojik şiddetin yarattığı temel duygular değersizlik, suçluluk ve yetersizliktir. Kadın bu duyguları hissettiğinde, çoğu zaman sorunun kendisinde olduğunu düşünmeye başlar. “Problem bende”, “Ben değişmeliyim”, “Ben daha iyi olmalıyım” inancıyla kendine yönelir. Kendi davranışlarını düzeltmeye, kendini “iyileştirmeye” çalışır; kimi zaman profesyonel destek arar.
Oysa bu süreç, şiddetin kaynağını ve faili görünmez kılabilir. Tüm enerjinin “kendini düzeltmeye” harcanması, asıl sorunun dışarıda, güç ilişkilerinde ve karşı tarafın tutumlarında olduğunu fark etmeyi geciktirir. Böylece psikolojik şiddet normalleşir; kadın kendi kendini toparlamaya çalışırken şiddetin kendisi sorgulanmadan devam edebilir.
Tam da bu nedenle psikolojik şiddetin fark edilmesi zaman alır. Görünmezliği, dili ve yarattığı suçluluk duygusu, şiddetin kaynağını perdeleyen en güçlü unsurlardır.
Yapısal eşitsizlikler ortadan kalkmadan şiddete karşı mücadele eksik kalır
Yoksulluk, güvencesizlik ve ekonomik bağımlılık psikolojik şiddeti nasıl besliyor?
Yoksulluk ve güvencesizliğin olması, ekonomik bağımsızlığın olmaması, kadının yaşamında zaten başlı başına bir baskı yaratır. Bu koşullar yalnızca maddi sorunlar değildir; aynı zamanda güçlü bir psikolojik yük üretir. Güvencesizlik sürekli bir kaygı hali yaratırken, çalışmıyor olmanın ya da gelir elde edememenin kendisi birçok kadın için boşluk ve yetersizlik duygusunu besler. Yoksulluk ise çoğu zaman çaresizlik, sıkışmışlık ve dağılma hissiyle birlikte ilerler.
Bu nedenle ekonomik koşulların kendisi de psikolojik bir baskı mekanizması olarak işler. Kadın hem maddi hem de duygusal olarak kırılgan bir zemine itilir.
Bunun üzerine hane içindeki güç ilişkileri eklendiğinde tablo daha da ağırlaşır. Ev içinde erkeklerden, babalardan, eşlerden ya da partnerlerden gelen baskı, kontrol ve tahakkümle birleştiğinde, bu kırılganlık çok daha derin bir ruhsal dağılmaya yol açabilir. Ekonomik bağımlılık, güç eşitsizliğini artırır; güç eşitsizliği de psikolojik şiddetin daha kolay ve sistematik biçimde sürdürülmesine zemin hazırlar.
Dolayısıyla yoksulluk ve güvencesizlik yalnızca arka plan koşulları değil; aynı zamanda psikolojik şiddeti besleyen ve kimi zaman doğrudan üreten mekanizmalar olarak da değerlendirilmelidir. Bu yapısal eşitsizlikler ortadan kaldırılmadan, psikolojik şiddetle mücadele de eksik kalacaktır.
Devlet politikalarının – özellikle kadın, aile ve sosyal hizmetler alanındaki uygulamaların – psikolojik şiddetle mücadelede yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?
Şiddet, yalnızca kadınlarla sınırlı bir sorun değildir; toplumsal yaşamda karşılaştığımız tüm şiddet türlerinin beslendiği kaynaklar vardır. Bu kaynaklar çoğunlukla kamusal alanlarda ve sistemler içinde şekillenir. Bugün sürekli olarak şiddetin sonuçlarını konuşuyoruz: Kadın cinayetlerini, istatistikleri, yaşanan trajedileri tartışıyoruz. Ancak bu yaklaşım, yalnızca sonuç odaklı kalıyor. Oysa asıl mesele, şiddetin ortaya çıkmadan önceki aşamalarına müdahale edebilmektir.
Psikolojik şiddet tam da bu noktada kritik bir rol oynar. Fiziksel veya cinsel şiddete varmadan önce, psikolojik şiddetin kurumsal ve toplumsal tedbirlerle önlenmesi, kayıpların ve yıkımların önüne geçebilir. Bu nedenle, devlet politikaları, sosyal hizmetler ve kamusal düzenlemeler şiddete “sonuç” üzerinden değil, önleyici tedbirler üzerinden yaklaşmalıdır.
Bu bağlamda okullar kritik bir alandır. Şu anda okul kitapları, dergiler ve görseller aracılığıyla aileler çoğu zaman geleneksel cinsiyet rollerine göre tasvir ediliyor. Annenin mutfakta, örgü örerken veya hizmet ederken, babanın ise koltukta otururken, gazete okurken veya televizyon izlerken resmedilmesi çocukların zihninde kalıcı bir öğrenmeye yol açıyor.
Bu imgeler, kız çocuklarının özdeşim kurduğu anneleri üzerinden hareket etmesini, erkek çocuklarının ise ileride kadınlar üzerinde hakimiyet kurabileceği bir model öğrenmesini sağlıyor. Sonuç olarak, çocuklar küçük yaşta toplumsal cinsiyet rollerini benimseyerek büyüyor; bu da kadınların toplumsal ve aile içindeki konumunu, beklentilerini ve kendilik algısını doğrudan etkiliyor.
Bu nedenle eğitim alanında ve toplumsal normlarda yapılacak kamusal düzenlemeler büyük önem taşıyor. Kadın ve erkek rollerinin birbirinden bağımsız, birey olarak eşit, saygı gören ve insan haklarına uygun biçimde sunulabileceği yapılar inşa edilmelidir. Tedbirler tam da buradan başlamalıdır.
Kadına yönelik şiddeti yalnızca kınamak veya sonuçlarını tartışmak yeterli değil. Devletin, kurumların ve sivil toplum kuruluşlarının, gençlerin ve kadınların karşılaştığı durumları gözeterek önleyici tedbirler alması gerekiyor. Psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddetin azalması için toplumsal bilinç harekete geçirilmeli; uygulanabilir stratejiler tartışılmalı ve planlanmalıdır. Bugün deneyimlerimiz gösteriyor ki, yalnızca kınamak veya sonuçları ele almak, şiddeti engellemeye yetmiyor; yapısal ve önleyici adımlar atılmadıkça, şiddet devam ediyor.
Psikolojik şiddet ve diğer şiddet türlerinin yaygın olduğu bir ortamda kadınlar olarak ne yapabiliriz?
Öncelikle, şiddeti fark etmek kritik bir adım. Mücadele edebilmek, kendimizi koruyabilmek ve dirayet gösterebilmek için, bunun bir şiddet olduğunu görmek gerekiyor. Psikolojik şiddeti fark etmemek ya da anlamlandıramamak, çoğu zaman kendimizi savunmamızı engelliyor; bu nedenle farkındalık geliştirmek temel bir gereklilik.
Bu farkındalığı geliştirmek, kadınların bir araya gelmesi, birlikte ortak zeminler oluşturması ve deneyimleri paylaşmasıyla mümkün oluyor. Yaşadığımız mahalleyi, kendi yaşantılarımızı ve başkalarının deneyimlerini mesele etmek, birlikte öğrenmek ve bilinçlenmek, dayanışmayı güçlendiriyor.
Kadınlar psikolojik olarak en çok zorlanan gruptur; istatistikler, psikolojik destek ve psikiyatriye en çok kadınların başvurduğunu gösteriyor. Ancak bu yalnızca bir sonuç, bir istatistiki veri. Kadınların güçlü ya da zayıf olduğunu göstermekten öte, bu durumun arkasındaki erkek egemen güç ilişkilerini görmek gerekiyor. Baba, abi, eş veya sevgili gibi erkeklerin varlığı, kadınların psikolojik zorlanmasının temel sebeplerinden biridir. Bunu görmediğimiz sürece, yalnızca yüzeysel bir tespit yapmış oluruz.
Kadınların kutsallaştırılması ve feda edilen hayat anlayışı, aslında üzerimizde ek yük ve baskı yaratır. Kadınlar ne kutsal olmak ister ne de sürekli kendilerini feda etmek; kadınlar sadece kendi varlığıyla, güçlü ve zayıf yanlarıyla, başarısıyla ve başarısızlığıyla bir bütün olarak olmak ister. Bu nedenle, bu tür psikolojik baskılara karşı dirençli olmalı ve kendi hayatımızı feda etmemeliyiz. Feda edilen hayatın kimseye faydası yoktur ve saygı görmüş sayılmaz.
Son olarak, sosyalleşmek, toplumu bilmek ve tanımak, politikleşmek ve gerektiğinde agresifleşmek önemlidir. Tüm yaşam alanlarımızda—sokakta, işte, evde—psikolojik şiddete karşı uyanık olmalı, eleştirmeli, tepki göstermeli, hesap sormalı ve öfkemizi dile getirebilmeliyiz. Bu, hem bireysel hem kolektif olarak kadınların güçlenmesinin temel yoludur.
Fotoğraf: Pexels
İlgili haberler
Sağlık emekçisi kadınlar en çok psikolojik şiddete maruz kalıyor
SES’in ‘Sağlık ve Sosyal Hizmet Alanında Kadına Yönelik Şiddet Araştırması’ sonuçlarına göre kadınların yüzde 43’ü fiziksel, yüzde 81’i psikolojik, yüzde 26’sı cinsel şiddete maruz kaldı.
Mor Çatı: Psikolojik şiddet normal algılanıyor
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı yayımladığı 2017 yılı faaliyet raporunda kadınların ve çocukların en sık yaşadığı şiddet biçimlerine dikkat çekti.
GÜNÜN RAKAMI: Kadınlar en fazla psikolojik şiddete maruz kalıyor
Kadın Dayanışma Vakfı 1 Ağustos 2016-31 Temmuz 2017 arasında kendilerine başvuran 355 kadına ilişkin verileri açıkladı. Rapora göre kadınlar en fazla psikolojik şiddete maruz bırakılıyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























