KESK 3. Kadın Kurultayının ardından-6 | Nasıl bir laiklik mücadelesi?
Laiklik mücadelesi sermaye ile gericiliğin ortak düzenine karşı sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceği gibi hak ve özgürlükleri herkes için eşit güvence altına alan bir ilke olarak savunulmalıdır.

3-4 Eylül’de Ankara’da gerçekleştirilen KESK 3. Kadın Kurultayında kadınların gündemindeki pek çok başlık tartışmaya açıldı. Bu tartışmalar içinde laiklik meselesi de önemli bir yer tuttu. Laiklik vurgusuyla birlikte “inanç örgütlenmesi özgürlüğü” tanımının ayrıca yer alması yönündeki tartışmalar, tarikat ve cemaatlerin kadınların yaşamındaki rolüne ilişkin yapılan bazı değerlendirmeler, laiklik meselesini yeniden ve daha açık biçimde tartışmayı gerekli kıldı.

Bazı delegeler, tarikat ve cemaatlerin kadınlar açısından ev içindeki ataerkil ilişkilerden uzaklaşmanın ya da bir tür sosyalleşme olanağı olarak değerlendirilebildiğini ifade ederek, bu yapıların kadınların özgürleşmesi açısından nasıl ele alınması gerektiği sorusunu gündeme getirdi. Keza laiklik mücadelesinin sınıf temelli yürütülmesine karşı çıkan delegelerin, “sınıfın kapsayıcı olmadığı” yönündeki itirazları, laiklik mücadelesi ile sınıf mücadelesinin birlikte ele alınmasının önemini bir kez daha ortaya koydu. Elbette bu tartışma KESK’le sınırlı değil, ancak kurultayda ortaya çıkan yaklaşımları da görünce, sendikamızda da laiklik meselesi kadın mücadelesi açısından hâlâ canlı ve temel bir tartışma başlığı. 

Laiklik tartışmasını yalnızca devletin din karşısındaki tarafsızlığı üzerinden yürütmek, bugün yaşadığımız toplumsal dönüşümü açıklamak açısından yeterli değildir. Laiklik, kamusal hizmetlerin tasfiyesi ve piyasalaştırılmasıyla; kadınların bakım yükünün tamamen kadınların üstüne yıkılmasıyla, güvencesizlik ve sosyal hakların tasfiyesiyle birlikte ele alınmadıkça bu dönüşümün anlaşılması mümkün değildir. 

Barınma, bakım, eğitim, sağlık ve sosyal destek gibi temel kamusal hizmetlerden devletin geri çekilmesi, bu başlıkların piyasaya terk edilmesi anlamına gelmektedir. Ortaya çıkan boşluğun piyasaya, ailenin üzerine, tarikat ve cemaatlere bırakılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu süreç yaşanırken, yani devletin üstlenmesi gereken kamusal hizmetler piyasalaşırken toplum muhafazakarlaştırılmakta ve uygulamaların dine uygunluğunun propagandası da yapılmaktadır. Devletin sürekli dini söyleme ağırlık vermesi, Diyanetin ve iktidar sözcülerinin kadınlarla ilgili sürekli olarak dini söylemlerde bulunmaları kadınlara yeni bir pozisyon ve duruş kazandırmak ve yüklerini sessizce ve uyumlu bir biçimde taşıyabilmelerini sağlamak içindir. Böylece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelen ve bizde zaten iğreti olan laiklik bugün aynı zamanda kadını ezen bütün uygulama, karar ve kanunların hayrına giderek itibarsızlaştırılan bir kavram olmuştur.  
Böylece laikliğe ilişkin temel mesele yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olmaktan çıkmakta, insanların kamusal hizmetlere nasıl ve kim aracılığıyla ulaştığı meselesine dönüşmektedir. 

Bugün kadınların işsizlik, kayıt dışı çalışma, ücret eşitsizliği, esnek ve yarı zamanlı çalışma, bakım, sağlık ve eğitim alanlarında yaşadığı eşitsizlikler; kapitalist sömürü, ataerkil tahakküm ve dini ideolojilerden bağımsız düşünülemez. Tarikat ve cemaatler de bu ilişkilerin dışında değil, aksine bunların yeniden üretildiği alanlardan biridir. Bunlar giderek iktidar nimetlerinden yararlandırılmış ve birçoğu birer sermaye kuruluşu haline gelmiştir. Kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler üzerinden güç kazanan bu yapılar, “kutsal aile” söylemiyle kadınları geleneksel ve ataerkil rollere tabi kılmakta, kadın emeği ve bedeni üzerindeki denetimi güçlendirmektedir.

İnanç özgürlüğünü liberal bir şekilde merkeze alarak “tarikat ve cemaatlerin kadınları özgürleştirdiği, onlara dayanışma ve sosyal yaşam alanları sunduğu” değerlendirmesi; bu yapıların kamusal alanda yarattığı siyasal, ekonomik ve toplumsal etkiyi göz ardı etmekte ve laikliğin kamusal niteliğinin geri plana itilmesine neden olmaktadır. Tarikat ve cemaatler kadınları sosyalleştirmez tersine onları kapalı bir bütün olarak ele alır ve onlara özgü ritüeller, toplantılar ve ayinler sayesinde toplu denetim altına alır. Yalıtılmış kadın toplulukları kolektif olarak, haremlik ve selamlık olarak ayrıştırılan kamusal hayata uygun bir rol modeline sokulurlar. Burada üretilen ortak değer itaat üzerine kuruludur. Diğer yandan yoksulun yoksula desteği teşvik edilerek devletin çekip aldığı kaynakların yerine yardım özendirilir. Hak savunmanın, talep etmenin yerini belirsiz bir yardımla yaşama taktiği alır.  

Tarikat ve cemaatlerin, devletin yerine getiremediği sosyal yükümlülükleri üstlenmesini ve kamusal hizmetlerin açığını kapatmasını olumlayan bu anlayışın karşısında; kamusal hizmetlerin ücretsiz, nitelikli, eşit ve bilimsel biçimde sunulmasını, kadınların bakım yükünün kamusallaştırılmasını, kadınların ve çocukların dini yapılara bağımlı hale gelmesini engelleyecek sosyal politikaların savunulmasını esas alan bir laiklik mücadelesini büyütmek gerekiyor.

İnanç örgütlenmesi özgürlüğü mü? Laiklik ve anayasal haklar mı?

Kurultayda laiklik tanımının yanına ayrıca “inanç özgürlüğü” kavramının ısrarla eklenmesi yönünde yürütülen tartışma, bu kavramın, laiklik ilkesiyle ve anayasal haklarla ilişkisinin nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu da gündeme getirdi. İnanç özgürlüğünün “kişisel inanç ve dinsel hassasiyetler” üzerinden ele alınması anayasal hakları kişisel tercihlere tabi kılarak, laikliğin hak ve özgürlükler alanında sağladığı güvenceyi ortadan kaldırmaktadır.

Bunun somut örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in velilerin çocuklarını erkeklerle aynı okula göndermek istememesine ilişkin sözleridir. “Veli hassasiyeti” gibi gerekçeler üzerinden eğitim hakkı gibi temel bir anayasal hakkın kişisel inanç ve tercihlere göre sınırlandırılması, laiklik açısından ciddi bir tehdit olarak önümüzde durmaktadır. Laiklik, aynı zamanda devletin çocukların eğitim hakkı başta olmak üzere uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış temel hakların korunmasının ve hayata geçirilmesinin garantörü olmasını gerektirir.

Eğitim hakkının “veli hassasiyeti” ve dinsel hassasiyetler üzerinden kişisel tercihlere indirgenmesinin sonuçları, kız çocuklarının yaşamlarında somut biçimde görülmektedir. TÜİK’in 2024 evlenme ve boşanma istatistiklerine göre, 2024 yılında 16-17 yaş arasındaki 9 bin 354 kız çocuğu evlendirildi. Aynı yıl 15 yaşından küçük 122, 15-17 yaş arasında ise 5 bin 952 kız çocuğu doğum yaptı.
Bu tablo, iktidarın MEB, Diyanet, dini vakıf ve cemaatler aracılığıyla yürüttüğü politikaların kadınlar ve kız çocukları açısından sonuçlarından bağımsız düşünülemez. Kız çocuklarını eğitimden uzaklaştıran, erken yaşta evliliği ve anneliği olağanlaştıran bu anlayışın sonucu; kadını ve kız çocuğunu aileye bağımlı, erkeğe tabi kılmaktır.

Tüm bunların ışığında, kapitalizmin gericilikle yeminli ittifakının ortaya çıkardığı tabloya baktığımızda; sosyal devletin, hakların, kadınların kazanılmış mevzilerinin tasfiyesinden kadın emeğinin esnek, ucuz ve güvencesiz biçimde sömürülmesine, “aile politikaları” adı altında kadın bedeninin sermayenin işgücü ihtiyacı doğrultusunda düzenlenmesinden boşanmanın aile ve dini rehberlik büroları aracılığıyla engellenmesine, kamu kurumlarının tarikat ve cemaatler eliyle kapitalizmin güncel ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirilmesine kadar uzanan kapsamlı bir saldırıyla karşı karşıyayız.
Bu saldırıların karşısında laiklik mücadelesi, sermaye ile gericiliğin birlikte kurduğu düzene karşı yürütülen sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceği gibi, hak ve özgürlükleri herkes için eşit ve bağlayıcı biçimde güvence altına alan bir ilke olarak da savunulmalıdır. Laiklik mücadelesini kadınların özgürlük mücadelesiyle, kamusal eğitim ve sağlık hakkıyla, güvenceli çalışma hakkıyla ve toplumsal eşitlik mücadelesiyle birlikte ele almak, dünden çok daha yakıcı bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır.

Laiklik inanç özgürlüğü gibi kişisel bir alana indirgenemez. Devletin ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelen politik bir kavramdır. Din ise kişiyle inancı arasındaki bir meseledir. Gerçek laiklik için tarikatların siyasetten ve ticaretten uzak tutulmaları da şarttır. 

Dosyanın tüm yazılarına ulaşmak için TIKLAYIN

Fotoğraf: Evrensel

İlgili haberler
Dosya: KESK 3. Kadın Kurultayının ardından...

Kurultayın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiş olsa da kurultay sırasında tartışılan belli başlı konuları ele almak, kamu emekçisi kadınların örgütlülüğü için önemli...

KESK 3. Kadın Kurultayının ardından-2 | Mirasımız direnişse, şimdi sıra mücadelede

Bugün ihtiyaç duyulan şey, iş yerlerindeki somut sorunlardan hareket eden, kadınların örgütlenmesini güçlendiren ve sorunları üreten yapısal ilişkileri hedef alan bir mücadele hattıdır.


  • EN SON
  • ÇOK OKUNAN
  • ÖNERİLEN

Editörden