“Mirasımız Direniş, Sözümüz Mücadele” şiarıyla gerçekleştirilen KESK 3. Kadın Kurultayı, 4-5-6 Eylül tarihleri arasında yüzlerce kadının emeğiyle Ankara’da gerçekleştirildi. Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen, KESK’e bağlı sendikaların farklı iş kollarında örgütlenen 272 kadın, üç gün boyunca bir araya gelerek kamu emekçisi kadınların yaşadığı sorunları tartıştı; bu sorunlara ilişkin mücadele yöntemleri ve çözüm önerileri geliştirmeye çalıştı.
Bölge illerinden gelen genç kadınlar, sahil kentlerinden gelen kadınlar, farklı iş kollarının deneyimlerini taşıyan kadınlar, üç gün boyunca Ankara’nın gri havasını kendi renkleriyle değiştirdiler.
Kadınların güvende olmadığı, kadın cinayetlerinin gündelik hayatın bir parçası haline geldiği bir ülkede; kadınların kimliklerini, emeklerini, bedenlerini ve mücadelelerini görünür kılmak için gerçekleştirilen her çalışma önemlidir. Bu açıdan KESK 3. Kadın Kurultayı da gerekli ve değerli bir çalışmaydı.
Ancak bir kurultayın değerini yalnızca gerçekleştirilmiş olması değil, ortaya koyduğu tartışmaların ve aldığı kararların örgütlü olduğu iş yerlerine, sendikalara ve nihayetinde kadınların gündelik yaşamına ne ölçüde taşınabildiği belirler.
Tam da bu nedenle kurultayın ardından şu soruyu sormak gerekiyor: Bir yıllık hazırlık sürecinin sonunda gerçekleştirilen bu kurultayın, iş yerlerinde çalışan örgütlü ya da örgütsüz kamu emekçisi kadınlar açısından gerçek bir karşılığı var mı?
Kurultaya katılan bir kadın olarak benim bu soruya bugün verebildiğim yanıt ne yazık ki hayır. Üstelik bu sorunun yalnızca benim değil, kurultaya katılan pek çok kadının da zihninde olduğunu düşünüyorum.
Kurultay öncesinde kadın emekçilerin kendi iş yerlerinde, illerinde ve çeşitli toplumsal kesimlerden kadınlarla gerçekleştirdikleri 135 araştırma, kurultay tartışmalarının önemli bir zeminini oluşturdu.
Bu çalışmalar; ataerkillik, muhafazakarlık ve beden politikaları kapsamında kadına yönelik şiddetten sendikal mücadele ve kadın kamu emekçilerinin örgütlenmesine, kadın emeğinden savaşa, mültecilik ve göç politikalarından kamu hizmetlerine ve sendikalara, sanat ve kültürden bakım emeğine kadar kadınların yaşamını doğrudan ilgilendiren çok sayıda başlığı içeriyordu. Bütün bu başlıkların üç güne sığdırılması elbette kolay değildi. Derinlemesine tartışmaların yapılması hedeflenmesine rağmen kurultayın ağırlıklı olarak atölye çalışmaları üzerinden şekillenmesi ve sürenin sınırlılığı, tartışmaların ayrıntılandırılmasını zorlaştırdı. Buna rağmen temel mücadele başlıklarının ortaya konulması ve farklı deneyimlerin bir araya getirilmesi açısından önemli bir zemin yaratıldı.
Ancak kurultay salonundaki ruh hali belki de ülkenin içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal atmosferin bir yansımasıydı. Bilgilendiren, birleştiren, güçlendiren, ortaklaştıran ve somut mücadele yöntemleri üreten tartışmaların yerini, zaman zaman birbirimizin kadınlık deneyimlerini ve mücadele anlayışını sorguladığımız tartışmalar aldı.
Tartışmanın merkezinde ne olmalı?
Kurultayda belirginleşen tartışmalardan biri de kadınların özgürleşmesinin hangi toplumsal ve ekonomik zeminde ele alınması gerektiği üzerineydi.
Bir tarafta, Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’in düşünsel mirasından hareketle kadınların kurtuluşunun kapitalizmin yarattığı sömürü ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunan bir yaklaşım vardı. Bu yaklaşım, kadınların özgürleşmesini yalnızca kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler, kültürel yapı, hukuki eşitlik üzerinden değil; sömürü ve üretim ilişkileri üzerinden de ele alıyordu. Kadınların kurtuluşunun, emek sömürüsüne karşı ortak bir mücadele içinde mümkün olabileceğini savunuyordu.
Diğer tarafta ise kadın mücadelesini ve kadın emekçilerin sorunlarını kimlik eksenine indirgeyerek sınıfsal temellerinden koparan, bu yaklaşımıyla sendikal mekanizmaların demokratik işleyişini zayıflatan bir anlayış öne çıktı. Farklı anlayışlar arasındaki asıl ayrım, kadınların kurtuluşunun hangi toplumsal ilişkiler içinde kavrandığı, sınıf çelişkisiyle nasıl ilişkilendirildiği ve bu mücadelenin nasıl bir siyasal perspektifle ele alındığı konusunda ortaya çıktı.
Buradaki mesele, kadınların hukuki ve kültürel eşitlik taleplerinin önemsiz olduğunu söylemek değil. Asıl mesele, eşitlik talebinin hangi toplumsal koşullar içinde anlam kazandığını ve bu eşitsizlikleri üreten mekanizmaların nasıl ortadan kaldırılacağını tartışmaktır. Çünkü kadınların yaşamında karşılık bulan sorunlar yalnızca yasal düzenlemelerle ortadan kalkmıyor. Bunu görmek için kurultay salonundan çıkıp kamu emekçisi kadınların gündelik yaşamına bakmak yeterli.
Şehir hastanesinde nöbetten çıkan hemşire, sorumlu hemşiresinden aldığı izinle üç yaşındaki çocuğunu işe gitmek üzere evden çıkan eşinden teslim alma telaşını ve uykusuz bir şekilde ona nasıl bakacağının kaygısını yaşıyor.
Temizlik işçisi kadın, oturması yasak olduğu için gece boyunca ayakta çalışmaktan şişen ve ağrıyan ayaklarıyla, yatalak kayınvalidesine bakmak üzere evine dönüyor.
Meme kanseri tedavisi gören bir hemşire ise kontrol ve taramalarına gidebilmek için ya yıllık izin kullanması ya da rapor alması gerektiğini söyleyen yine bir kadın olan sorumlu hemşiresine, sağlık hakkının bir izin meselesi olmadığını anlatmaya çalışıyor.
Bu üç örnek birbirinden farklı gibi görünse de aslında aynı sorunun farklı yüzlerini gösteriyor: Kadınların ücretli emekleri ile bakım yükü arasındaki sıkışmışlıkları ve çalışma yaşamında karşı karşıya kaldıkları eşitsizlikler. Türkiye’de kamu hizmetlerinin dönüşümü, çalışma koşullarındaki güvencesizlik, geçim sıkıntısı ve bakım hizmetlerinin giderek daha fazla ailenin, dolayısıyla kadınların üzerine bırakılması, kadın emeğinin daha ağır sömürülmesine yol açıyor.
Kurultayın ardından sendikalarımızın önündeki önemli görev
3. Kadın Kurultayının ardından sendikalarımızın önünde şimdi daha önemli bir görev var: Kurultayda konuşulanların ve mücadele için geliştirilen önerilerin iş yerlerine taşınması. Çünkü kurultayın başarısı, üç gün boyunca salonda kaç başlığın tartışıldığıyla değil, bu tartışmaların sonrasında iş yerlerinde neyin değişeceğiyle ölçülecek.
Şehir hastanesindeki hemşirenin çocuk bakım sorununa, temizlik işçisinin çalışma koşullarına, kanser tedavisi gören kadın emekçinin sağlık hakkına, kadınların bakım yüküne, güvencesizliğe ve sendikal örgütlenmenin önündeki engellere dokunamayan bir kadın politikası, kendi sınırlarını aşmakta zorlanacaktır.
Bu nedenle kurultay sonuçlarının yalnızca karar metinlerinde kalmaması; iş yerlerinde, sendikal yapılarda ve kadınların gündelik yaşamında karşılık bulması gerekiyor.
Bunun için kamu emekçisi kadınların örgütlenmesini yalnızca mevcut sendikal yapılar içerisinde kadınlara ayrılmış alanların genişletilmesi olarak değil, çalışma yaşamını ve toplumsal yaşamı dönüştürecek bir mücadele zemini olarak yeniden düşünmek gerekiyor.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, iş yerlerindeki somut sorunlardan hareket eden, kadınların örgütlenmesini güçlendiren ve bu sorunları üreten yapısal ilişkileri hedef alan bir mücadele hattıdır.
KESK 3. Kadın Kurultayına hazırlanırken kamu emekçisi kadınlarla yürütülen tartışmalar ve buluşmalarla yapılan çalışmalar bunun için bir dayanak olabilir. Ama dayanakların gerçek anlamı, onların üzerine neler yaptığımızla ortaya çıkar. Mirasımız direnişse, sözümüzün gerçek karşılığı ancak mücadeleye dönüştüğünde ortaya çıkacaktır.
Dosya yazılarının tümüne ulaşmak için TIKLAYIN
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
İlgili haberler
Dosya: KESK 3. Kadın Kurultayının ardından...
Kurultayın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiş olsa da kurultay sırasında tartışılan belli başlı konuları ele almak, kamu emekçisi kadınların örgütlülüğü için önemli...
3. KESK Kadın Kurultayı'na giderken kamu emekçisi kadınlar anlatıyor...
3. KESK Kadın Kurultayı öncesi iş yerlerinde çalışmalar yürüten kamu emekçisi kadınlar; kadınların iş yerlerinde yaşadığı sorunlar ve sendikal örgütlülüğüne ilişkin önemli sonuçlar çıkarttı.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN























