Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye gerçeği: Kıyalara sermaye duvarı
Kullanılabilir kıyılarımızın yüzde 95’i işgal altındayken, emekçi kadınların denize girebileceği sahillerin birçoğu ise, şehir merkezinin uzağında, güvende hissetmesi zor...

Yaz geldi, güneş kavurucu bir halde tepemizde dururken hepimizin hayali herhalde keyifli bir deniz tatili. Denize girebileceğimiz bir tatili nasıl yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Aldık telefonumuzu elimize, otelden de geçtik uygun pansiyon bakıyoruz. Gönül ya bu, herkesin dilinde olan yerlere gitmek istiyor. Muğla, İzmir, Antalya… İhtimal olmadığını bildiğimizden bunları eliyoruz, “Belki daha uygundur” umuduyla Balıkesir’e bakalım diyoruz. Üç gece iki kişilik odaların 10 bin liradan başladığını görüyoruz. Kredi kartı borcumuz, kiramız, faturalarımız, kimimizin çocuk masrafı, kimimizin mutfak giderleri, yazlık mayo-bikini, terlik gibi sahil alışverişi… “Neyse” diyoruz bir akrabamızın evinde ya da yazlığında konaklayalım. Ağustos ücretini alır almaz gitmeye kalktığımızda Balıkesir’e gidiş dönüş otobüs bileti iki kişi için 3 bin 600 lira. O da en uygunundan. 

Emekçiler için dinlenebileceğin, sığıntı hissetmeyeceğin, keyif alabileceğin herhangi bir tatil, her geçen yıl daha da erişilmez bir şey oldu. Konaklayacak yerlerden tutalım da gidiş dönüş masrafı, gittiğin yerde karnını doyurabilmek, gezip eğlenebilmek artık hayal gibi. Ancak bazen borçla harçla, bazen aylar öncesinden biriktirmeye başlayarak gittiğimiz tatillerde, denizle aramıza bariyerler, koca duvarlar örülü. 

3621 sayılı Kıyı Kanunu’na göre, kıyılar “devletin hüküm ve tasarrufu altında” ve herkes eşit, serbest şekilde yararlanabilir. Yapılaşmaya açılamaz, özel mülkiyete konu edilemez. Ancak kanunun uygulanmasını sağlayacak yönetmelikler ve idari düzenlemeler seneler içinde halkın değil, şirketlerin çıkarlarını gözeten biçimde değiştirildi. Özellikle 2000’li yılların ortasından itibaren Turizmi Teşvik Yasası ve özelleştirme uygulamalarıyla birlikte kamuya ait kıyı alanları uzun süreli kiralamalarla özel işletmelere devredilmeye başlandı. En son 2026 yılının Haziran ayında Resmi Gazete’de yayımlanan kararla, “Bakanlığın tasarruf hakkı verilen orman alanlarında, kıyı kenarı çizgisinin deniz tarafında kalan alanları ‘kamuya açık olması’ şartıyla özel sermayenin kullanımına dahil edilebilir” olarak düzenlendi. Yani evrensel olan kıyıya erişim hakkımız, burjuva hukuku ile sermayenin çıkarlarına göre değiştirildi. İktidar her ne kadar “kıyılar kamusaldır” açıklaması yapsa da önümüze otellerin, işletmelerin, restoranların duvarları örüldü. Yasal olarak hakkımız ama şöyle karşılık buluyor: 2014 yılında, bir otelin önündeki halk plajına girmek isteyen 45 yaşındaki Nesrin Korucu, otel müdürü tarafından şiddete maruz kalmıştı. Şimdi ise ya yaka paça atılıyorsun ya da hiç giremiyorsun. 

Kıyılar işgal altında

Kıyı işgali denildiğinde akla gelen ilk yerlerden biri İstanbul. Kruvaziyer limanlarından otellere, kıyı şeridi tek tek talan edildi. İki yakada ikiye bölünmüş kentte, sahil yolundan kesintisiz yürümek artık mümkün değil. Ancak denizi göremediğimiz tek kent artık sadece İstanbul da değil. Özgür Kıyılar İnisiyatifi, Bodrum’daki kıyı işgallerine karşı yapılan eylemde, “Kullanılabilir kıyılarımızın yüzde 95’i işgal altında” bilgisini vermişti. Geçen yıl İzmir’in Çeşme ilçesine bağlı Alaçatı’da, Mersin Koyu olarak bilinen sahil bölgesi demir kapılar ve çitlerle çevrildi. Sahil hattı boyunca uzanan alanın girişine iki büyük demir kapı konuldu. Çevrilen bölgede karavan parkı, ücretli plaj ve tiny house tipi yapılar inşa edildi. Balıkesir'in Burhaniye ilçesindeki meşhur Pelitköy İçmeler sahili, halkın kullanımından alınarak bir inşaat firmasına verildi. Dünyanın en uzun doğal plajlarından biri olan Sarımsaklı'da kamuya açık halk plajları oteller, beach club'lar ve özel işletmeler tarafından "ecrimisil" ödenerek veya kaçak çit/şezlonglarla çevrildi. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama sorun bununla da bitmiyor.

Artık kıyılara istediğimiz gibi havlumuzu atamazken özelleştirilmiş yerlerdeki kıyılara para verip girmeye kalktığımızda da olağanüstü rakamlarla karşılaşıyoruz. Hatta artık TL bazında değil dolar ya da avro bazında ücret ödememiz bekleniyor. Yani dolarla maaş almıyoruz ama dolarla ödüyoruz. Verdiğimiz bu para da aç gözlü sermayeye yetmiyor. Giriş ücreti ödedin mi, “Şezlongu hak etmen lazım.” Yani onun da parasını ödeyeceksin. 

Tüm bu tablo elbette bütün emekçiler için can sıkıcı. Ancak kadınlar için daha da yakıcı. “Ucuz iş gücü” olarak görülen, aynı iş yükünü üstlendiği erkek çalışma arkadaşından daha düşük ücret alan, “güvenceli esnek çalışma” adıyla daha çok çalıştırılıp evdeki iş yükü de omuzlarına bırakılan ve aynı zamanda asgari ücret bile almayan, fabrikalarda uzun saatler çalışıp ev geçindirmek zorunda kalan, nafaka hakkı elinden alınan kadınlar için tatil daha da uzak bir hayal. Tüm bu imkansızlıklar içinde bir şekilde tatile gitmek isteyen kadınlara, anayasal hakkı olan kıyıya girmek için para ödemek daha da büyük zulüm. Kullanılabilir kıyılarımızın yüzde 95’i işgal altındayken, emekçi kadınların denize girebileceği sahillerin birçoğu ise, şehir merkezinin uzağında, ulaşması, güvende hissetmesi zor, yalnız başına gitmekten endişe duyacağı yerler. Yani üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde bizlere kalan; sermayenin etrafına duvar örmeye yeltenmediği, uzak denizler. 

Fotoğraf: Pexels


Editörden