8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne yıllardır bombaların ve yıkımların gölgesinde gidiyoruz. Ortadoğu’da harlanan emperyalist savaşlar, bu sene de kadınların mücadele şiarını “savaşsız ve sömürüsüz” bir dünya talebi ile birleştiriyor.
Suriye, Ukrayna, Filistin, Lübnan ve şimdi İran’dan başlayarak tüm bölgemizi saran emperyalist barbarlık, tarihi boyunca kendini ihya etmek üzere savaşlara bel bağlamıştır. Kapitalist devletlerin yeni pazarlar, ham maddeler ve ucuz emek bulma zorunluluğu, eninde sonunda bu devletleri dünya çapında bir paylaşım savaşına itmek zorundadır. Savaş, pazarın ve gücün yeniden emperyalistler arasından paylaşmaya neden olur. Savaş, patlayan bombalardan ve fiziksel yıkımdan ibaret değildir; cephe gerisinde tüm toplumsal ilişkilerin, devlet aygıtının ve özellikle de cinsiyete dayalı rollerin sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn edildiği bir süreçtir. Savaş veya sürekli bir savaş tehdidi, devletin doğasını hızla otoriterleştirir. Devlet, tüm bütçesini ve enerjisini “güvenlik ve savunma” (askeri-sınai kompleks) alanına kaydırır. Bu durumun ilk kurbanı sosyal haklara ayrılan bütçelerdir. Eğitim, sağlık, yaşlı bakımı, kreşler ve sığınma evleri gibi alanlara ayrılan fonlar kesilerek silaha yatırılır. Kesilen tüm bu sosyal hizmetlerin yükü, doğrudan kadınların omuzlarına bindirilir. Kapitalist devletler tarafından geleneksel aile ve kadını kapitalizmin makbul gördüğü aile sınırlarına hapsetmek bir yandan bu nedenle önemlidir.
Savaş dönemlerinde burjuvazi, işçi ve emekçilerin öfkesini düzenden uzaklaştırmak için hayali “iç ve dış düşmanlar” yaratır. Aşırı sağ; aşırı milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, geleneksel değerlere dönüş, “ailenin korunması” söylemleriyle kitleleri mobilize eder. Bu yöntemler için uyguladığı tüm politikalar da inşa etmeye çalıştığı faşizmin temel dayanak ayaklarını oluşturur.
Yaşadığımız pandeminin ardından ABD’nin Çin ile pazar, ticaret ve güç rekabeti adım adım halkları bölgesel savaşın göbeğine itti. Yeni ticaret yolları, dünyada teknolojinin gelişimi ve teknoloji pazarındaki sözde “yenilenebilir” enerji ihtiyacı, her alanda en çok ihtiyaç duyulan maddelerden biri olan petrole sahip olma isteği, emperyalistler arasında nadir toprak elementleri üzerinde egemenlik mücadelesini ve bu bağlamda sömürgelerinin belirlenmesini etkiledi. Ve yeni bir sürecin fitilini ateşledi. Trump- İsrail özellikle bölgede tam egemenliği kazanmak için Filistin’de başlattığı soykırımı her alana yaydı. Bu sürecin neler doğurduğuna bakalım.
Üç temel olgu
Birincisi, dünya genelinde kadınlar açısından felaket derecede artan yoksullaşma, ucuz iş gücünün yaygınlaşması ve esnek, güvencesiz çalışma modellerinin yaygınlaşmasıydı. Örneğin Avrupa’da, Avrupa Birliği ve OECD verileri, kadınların iş gücüne katılım oranlarının tarihi zirvelere ulaştığını gösterse de bu artışın büyük bir kısmı esnek, geçici ve düşük ücretli modellerle sağlandı. Eurostat'ın 2024 sonu verilerine göre, AB'de kadınların yarı zamanlı çalışma oranı yüzde 28 civarındayken, erkeklerde bu oran sadece yüzde 8'di. Arjantin’de Javier Milei’nin ekonomi reform paketi, kayıt dışı işçi çalıştıran patronlara yönelik cezaları fillen kaldırdı. Arjantin'de kadınların yüzde 37'si zaten kayıt dışı sektördeyken, bu yasa güvencesizliği yasallaştırmış oldu. Türkiye’de de benzer bir süreci gözlemlemek mümkün. Türkiye açısından yaygınlaşan istihdam programları kadınları kısmi süreli ve ucuza çalıştırmaya mahkum bırakmaya devam ediyor.
İkincisi, devletlerde otoriterleşme ve aşırı sağın yükselişiydi. Bu, özellikle kadın düşmanı politikaların tüm dünyada uç vermesine neden oldu. Kürtajın kimi ülkelerde yasaklanmasından kadın ve LGBTİ örgütlülüklerinin hedef alınmasına, sendikal faaliyetlerin engellenmeye çalışılmasına kadar birçok hak ve mücadele alanı baltalanmaya çalışıldı. Devletlerin kanunları bu amaç etrafından yeniden düzenlendi. Örneğin, Türkiye’de kadınların medeni haklarına saldırı ve “aile on yılı” ilanı bu süreçten bağımsız değildi. Veya Arjantin’de hükümet, Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığını kapattı ve cinsiyet temelli şiddeti önlemeye ayrılan bütçeleri neredeyse sıfırladı. Şiddet gören kadınların sığınabileceği destek hatları ve merkezler felç edildi.
Üçüncüsü ise toplumsal çürümenin hız kazanması ve sermayedarların, emperyalistlerin pervasızlaşmasıydı. Rosa Luxemburg’un 1916'da “Junius” takma adıyla yayımlanan Junius Broşüründe şöyle bir ibare yer alıyordu: “Kirletilmiş, onursuzlaştırılmış, kan içinde debelenen, pislik damlayan; burjuva toplumu işte budur. Namuslu ve saygın; kültür, felsefe ve ahlak, düzen, barış ve hukuk maskesi takmış haliyle değil; yırtıcı bir hayvan, cadı kazanı, kültürün ve insanlığın vebası olarak kendi öz suretiyle karşımızdadır.”

Pervasızlaşan sermaye
Pervasızlaşan sermayenin yarattığı sonuçların en basit tabiri, neredeyse her gün kurduğumuz “bu dünyanın çivisi çıkmış” cümlesinin arkasındaki nedenlerdir. Hatırlayalım; ABD’nin özgürlük vaadi ile işgal ettiği Afganistan’dan çekilmesinin ardından Taliban’ın karanlığı ve vahşeti tekrar kadınlara ve kız çocuklarına yaşatması. ABD’nin maşası İsrail tarafından Gazze’de mülteci kamplarına yağan bombalar, hamile kadınların hedef alınması, çocukların aç bırakılarak ölmesi... Cihatçı HTŞ’nin ABD vesilesi ile üç günde Suriye’nin başına gelmesi...Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores'i bir gecede Trump yönetimi tarafından kaçırılması ve ülkenin petrolünün ABD tarafından gasbedilmesi... Trump’ın hiç çekinmeden Grönland'ın kontrolünü ele geçirmeye çalışması ve ülkelere keyfine göre gümrük vergileri ile göz dağı vermesi...
En güncel örnek ise Trump’ın İran’a ve İranlı kadınlara, “özgürlük” vaadi ile bombalar yağdırması. Trump, İran’a bombalar yağdırıp “tam teslim” İran planını yürütürken rejime karşı mücadele eden kadınların birikimini de yerle yeksan ediyor. Saldırıların daha ilk gününde bir okula düşen bomba ile onlarca kız çocuğunun hayatını kaybetmesi, Trump yönetiminin yönelimini açıkça gösteriyor.
Epstein dosyalarında en çok adı geçen ve hakkında tek bir dava bile açılmayan katil ve istismar faili Trump, emperyalizm ve ona bağlı burjuvazinin temsilcisidir. Yüzsüz ve pervasız… Üstelik bu emperyalizmin yarattığı bu özellikler, dünyadaki tüm ülkelere yayılacak şekilde sirayet ediyor; yargıyı ve kolluk kuvvetlerini de buna uygun biçimde şekillendiriyor.
ABD'nin kuzeyinde Kanada sınırındaki Minnesota eyaletine bağlı Minneapolis şehrinde ICE görevlileri 7 Ocak'ta 37 yaşında üç çocuk annesi Renee Nicole Good’u aracında, “mülteci sandığı” için vurarak öldürdü.
Afganistan’da Taliban rejimi "Erdemi Teşvik ve Ahlaksızlığı Önleme Yasası" ile devlet eliyle kadınları kamusal alandan tamamen sildi. Kadınların eğitimi, yüzünün görünmesi ve hatta sesinin duyulması yasaklandı. Devletin yarattığı bu baskıcı koşullar, 2024 ve 2025'te Afganistan'daki kadın intiharlarında korkunç bir patlama yarattı. Devlet, kadınları kendi elleriyle ölüme sürükleyen bir mekanizma haline geldi.
Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasındaki iktidar ve paylaşım savaşında, Sudan kadınlar için bir cehenneme dönüştü. Çatışan iki askeri güç; tecavüzü, cinsel köleliği ve zorla alıkoymayı sistematik bir savaş ve etnik temizlik silahı olarak kullandı. İnsani yardımın devlet aktörleri tarafından engellenmesi, kamplardaki kadınları açlığa mahkum etti.
Irak’ta, Irak Kadın Özgürlüğü Örgütü (OWFI) başkanı Yanar Mohammed’in 2 Mart sabahı, Bağdat'taki evinin önünde motosikletli iki saldırgan tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetmesi, bir zamanlar yine “özgürlük” vaadiyle Irak’ı işgal eden ABD’nin maskesinin düştüğünü gösterdi. 2025 ve 2026 yıllarında Irak parlamentosunda tartışılan yasa değişiklikleri, kız çocuklarının evlenme yaşını düşürebilecek ve aile hukukunu tamamen dini mercilere devredecek maddeler içeriyordu. Yanar Mohammed ise diğer kadınlarla bu yasaların karşısında mücadele eden isimlerden biriydi.
Türkiye’de aylardır adliyeler önünde kendisi ve kızı cinsel istismara uğradığı için nöbet tutan, “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” deyip hayattan koparılan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu sarsıcı olay, iktidarın kendi bekasını sağlamak için gerici odaklarla suç ortaklığı yaptığının kanıtı oldu. Fatma Nurların yaşadıkları yalnızca dehşet verici bir trajedi değil, aynı zamanda devlet mekanizmalarının bilerek ve isteyerek harekete geçmediği örneklerden biridir. Mekanizmalar harekete geçmez çünkü Fatma Nurlar için yazılan bu son, yönetenler açısından işçi ve emekçi kadınları kontrol altında tutmanın araçlarından birine dönüşür.
Savaşa karşı mücadelede tarihsel geçiş
“Peki neden dünya yerinden oynamıyor?” diye sorarsak... Dünyayı oynatabilecek gücü olan bizler; işçi sınıfı ve onun parçası olan işçi ve emekçi kadınlar, en örgütsüz dönemimizden geçiyoruz.
Ama olanaksız değiliz. Tarihi hatırlayalım.
Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Avrupa'daki ana akım siyasi partilerin çoğu kendi devletlerinin savaş politikalarını desteklerken, sosyalist kadınlar emperyalizme karşı bayrak açan ilk kesim oldu. Clara Zetkin öncülüğünde Mart 1915'te İsviçre'nin Bern kentinde toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı, doğrudan emperyalist savaşı durdurmak için organize edilmişti.
Bu dönemde atılan en net slogan “Emperyalizme karşı işçi sınıfının barışı” idi. Kadınlar, savaşın kapitalistlerin pazar arayışından kaynaklandığını, bedelini ise cephede ölen işçilerin ve geride kalan yoksul kadınların ödediğini ilan eden manifestolar yayımladılar. Bu manifestolar yasa dışı yollarla Avrupa'daki fabrikalara sokuldu.
Bu miras daha sonraki yıllarda kadınların emperyalist savaşlara karşı tutum almasına vesile oldu ve 8 Martlarda mücadele şiarını belirledi. Soğuk Savaş'ın zirvesinde, özellikle 1960'ların sonu ve 1970'lerin başında 8 Mart doğrudan ABD emperyalizmine karşı yeninden harlanan bir mücadele gününe dönüştü. Kadınlar 8 Mart'ı Vietnam'daki işgali protesto etmek için bir mücadele arenasına dönüştürdüler. “Vietnam'dan elini çek” diyerek düzenlenen eylemlerde sendikalar ve kadınlar, emperyalist savaş bütçelerinin kendi ülkelerindeki sosyal haklara transfer edilmesi gerektiğini vurguluyorlardı.
Tarih ilerledi. 2001’de ABD, Afganistan işgalini meşrulaştırmak için Taliban'ın kadınlara yönelik baskılarını yoğun bir şekilde kullandı ve “Afgan kadınlarını özgürleştirme” bahanesini öne sürdü.
O dönem uluslararası kadın hareketi ve özellikle Afganistan Devrimci Kadın Birliği (RAWA) gibi yerel antiemperyalist örgütler, 8 Mart alanlarında bombalarla ve işgalle özgürlük gelemeyeceğini haykırdı. Eylemlerde, emperyalist devletlerin, bir dönem bizzat desteklediği kökten dinci grupların yarattığı enkazı, şimdi kadın hakları bahanesiyle işgal aracına dönüştürmesi net bir biçimde reddedildi.
Yakın tarihteki en büyük antiemperyalist 8 Mart eylemlerinden biri, ABD'nin Irak'ı işgal etme hazırlıkları yaptığı 2003 baharında yaşandı. “Petrole karşı kan yok”, “Savaşa değil, kadınlara bütçe” sloganlarıyla Ortadoğulu kadınlarla dayanışma ağları kurularak, emperyalizmin bölge halkları ve özellikle kadınlar üzerinde yaratacağı yıkım teşhir edildi.

Ateş düştüğü yeri değil, hepimizi yakar
Bu yazı elinize ulaştıktan bir gün sonra, bölgesel bir savaşın harlanabileceği koşullar altında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü karşılayacağız. Yukarıda hatırlattığımız örneklerde kadınlar, karanlığın bağrından koparak tüm halkları etkileyecek hamleler yaptılar.
Bugün “ateş düştüğü yeri yakar” söylemini çoktan geride bırakmış durumdayız. Ateşin düştüğü yeri değil, hepimizi yaktığı bir dönemden geçiyoruz.
Savaşın sıçramadığı bölgeler açısından bu durum, savaşın yayılmayacağı ya da sonuçlarının onları etkilemeyeceği anlamına gelmiyor. Örneğin, bir NATO ülkesi olarak Türkiye’nin emperyalizm ile ilişkilendiği nokta itibariyle savaşın göbeğine çekilme ihtimali var. NATO üyeliği ve emperyalistlerle ilişkiler iktidar tarafından her ne kadar bir kalkan olarak propaganda edilse de gerçek bu değil. Bugün Malatya, Adana, Balıkesir gibi birçok il NATO üssü bulunduğu için hedef olabilir.
O yüzden bugün, yarın ve her gün emperyalist barbarlık ve onun yarattığı yıkıma karşı, şiddetsiz, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya arzusunu örgütlü mücadele ile gerçeğe kavuşturmalıyız.
Fotoğraf: Mehrnews
İlgili haberler
Şiddete, yoksulluğa, savaşa karşı mücadelemiz var!
Dergimiz de bu sayıda, 8 Mart alanlarında yükselen talepleri kadınların kendi sözleriyle tartışıyor. 8 Mart sonrasında da mücadelenin ateşini büyütmek için tüm işçi ve emekçi kadınlara sesleniyor.
8 Mart’a giderken sendikalara sorduk: İşçi, emekçi kadınlar ne yaşıyor, ne talep ediyor?
Tekstil, eğitim ve gıda işkollarında faaliyet yürüten sendika temsilcileriyle yaptığımız söyleşilerde, geride kalan bir yılın bilançosunu ve kadın işçi ve emekçilerin mücadele deneyimlerini konuştuk.
8 Mart yaklaşırken Gersan’da işçi kadınların sözü: 'Haklarımız kağıt üstünde kalmasın'
8 Mart yaklaşırken Gersan'da çalışan gıda işçisi kadınlarla öğle molalarında bir araya geldik. Kadınlar, 8 Mart'ta alanda olmak istediklerin ancak çalışmak zorunda olduklarını söylediler.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN
























