Tatil: Dinginliği, içimizde kurabildiğimiz yer
‘Tatil, sahip olduğumuz bir şey olmalı. Bize sahip olan bir şey değil.’

"Bizler, acının ortasında bile ayakkabılarımızın eskimesini, ekmeğin fiyatını ve yağmurun yağıp yağmayacağını düşünmek zorunda olan tuhaf yaratıklarız. Büyük trajediler bizi vururken, biz küçük dertlerin ipleriyle hayata bağlı kalırız."

Natalia Ginzburg

Kıymetli hazirun,

Şaka maka altı yıldır sizinleyim. Her yaz tatiline girerken, kimi zaman kendi deneyimlerimden, kimi zaman tarihin içinden bize biraz nefes aldıracak bir şeyler anlatmaya çalışmışım.

Geçen yıl Taksim'in arka sokaklarından size seslenmiş, tatilin aslında gidilen yerden çok insanın içinde doğan bir dinlenme duygusu olduğunu yazmıştım. Bu yıl dönüp o yazıyı yeniden okudum. Fark ettim ki en çok kendi yazdığıma ihtiyacım varmış.

Geçenlerde karşıma bir cümle çıktı:

"Bir yaşam edinin, yaşam tarzı değil."

Hakim bey diye bilinen Peter Lamborn Wilson adlı anarşist bir şair yazmış.

Hepimiz modern zamanın tüketim kültürünü eleştiriyoruz. Ama bir yandan da başkalarının bize gösterdiği hayatlara yetişmeye çalışıyoruz. Görüntülediğimiz şeylere sahip olma baskısını, ulaşamadıklarımızın eksikliğini gerçek bir eksiklik gibi yaşıyoruz.

Arkadaşımızın manzaralı bir yerden paylaştığı hikayeye bakarken, elimizdeki çayın tadını kaçırıyoruz.

Bazen buna "fakir avuntusu" deniyor. Oysa anlatmaya çalıştığım şey ne elimizdekini kutsamak ne de ulaşamadıklarımızı küçümsemek. İçinde bulunduğumuz gündelik sükunetin hakkını verebilmek.

Psikolojide buna "tatlı limon" denilen bir savunma mekanizması üzerinden de bakılıyor. Fakat ilginç olan şu: Elimizdekinden keyif alırsak kendimizi kandırmış sayılıyoruz; alamazsak da eksik hissediyoruz. Sanki iki durumda da kaybediyoruz.

Peki gerçekten öyle mi?

Bizim karşımızda var sandığımız ne kadar var? Kendimizde yok sandığımız ne kadar yok? Bir insanın dünyadan ne kadar keyif aldığını, bir fotoğraftaki gülüşünün genişliğiyle ölçebilir miyiz?

Ezop'un tilkisi uzanamadığı üzümlere, "Zaten ekşiymiş" der. Ben o masalı yıllardır başka türlü düşünüyorum. Belki üzümler gerçekten ekşiydi, belki de çok tatlıydı. Bilmiyoruz. Uzanamadık diye neden onları zihnimizde mutlaka tatlılaştırıyoruz? Ulaşamadığımız her şeyi kayıp saymak zorunda mıyız?

Hayatım boyunca farklı yokluklar da gördüm, farklı varlık zamanları da.

Ama dönüp baktığımda en yoğun mutluluklarımın hangi dönemlerde yaşandığına hep dikkat kesildim.

İhtimalin kendisi ile mutlu olabilmek

Geçenlerde çocukluğumun geçtiği mahallede yürüdüm. O zaman da viraneydi, şimdi de öyle. Eski evimizin yanından geçerken beklemediğim bir şey oldu.

Bir anı düştü içime.

Akasya ağacına yaslanmışım. Çiçeklerinin kokusu etrafı dolduruyor. Annemin tarladan getirdiği yeşil bir elmayı dişliyorum. Elimde Londra taşrasında geçen bir polisiye roman var. Bir gün oralara gitme ihtimalinin sadece varlığı bile beni mutlu etmeye yetiyor.

Sarsıldım.

Çünkü o derin yoksulluğun içindeki kız, bugünkü benden daha mutsuz değildi.

Şimdi 47 yaşındayım. Hayatım boyunca kirada oturduktan sonra ilk kez çocukluğumun mahallesinden kendime bir ev almak üzereyim. Buna rağmen, o akasya ağacının altındaki kıza baktığımda onu kıskandığımı fark ettim. Çünkü o, henüz gerçekleşmemiş ihtimallere âşıktı.

Biraz ağladım.

Sonra düşündüm.

Meğer benim en yaşamsal özelliğim, kendime zannetme izni vermekmiş.

Bir gün Londra'ya gideceğini zanneden o kız, o ihtimalin kendisiyle mutlu olabiliyordu. Ben ise son birkaç yıldır kimsenin beni atamadığı bir "gerçeğin avukatlığı" görevini üstlenmişim. Hayatı kendime dar etmişim.

Oysa insan bazen kendini kandırdığı için değil, ihtimallere yer bıraktığı için yaşar.

Yıllar sonra bugünkü halimi hatırladığımda da aynı şeyi hissedeceğim belki.

Duygular tamamen içimizden doğmuyor. Dünyanın içinden geçerek bize ulaşıyorlar. Pahalılığın, haksızlıkların, sonuçsuz kalacağını bile bile tanıklık ettiğimiz mücadelelerin içinde yoruluyoruz. Bu yorgunluk bize ait olduğu kadar yaşadığımız zamana da ait.

Ama yine de yaşamaktayız.

Belki tatil tam da burada başlıyor.

Dünyanın bize vermesini beklediğimiz dinginliği, birkaç günlüğüne de olsa yeniden içimizde kurabildiğimiz yerde.

Tatil, sahip olduğumuz bir şey olmalı.

Bize sahip olan bir şey değil.

[email protected]

Görsel: Canva yapay zeka


Editörden