Nöbet listesinde kadın olmak: Hastane koridorlarından 8 Mart alanlarına
Sağlık emekçisi kadınlar için nöbet listeleri sadece bir çalışma programı değil; kreşsizliğin, personel eksikliğinin ve ev içi yükün omuzlarda birleştiği politik bir gerçekliktir.

Uzak değil, bundan birkaç gün sonra televizyonlarda, billboardlarda, dükkanların camlarında rengarenk şeker reklamları çıkmaya başlayacak. Gelin görün ki yaşamın gerçeği bu şekerler kadar renkli değil.

4 yaşında bir çocuk ve iki ebeveyni de o şekerleri alabilmek için çalışıyor. Fakat aile içinde süregelen bir kaos var. Çünkü bayramda anne de baba da nöbet tutacağı için çocuğa bakacak kimse yok. Baba özel sektörde çalıştığı için nöbetlerine dair hiçbir şekilde söz hakkı yok. Çalışma saatleri esnek, mesaileri belirsiz, ihtiyaç denildiğinde uzayan vardiyalar olağan.

Anne kamu hastanesinde… Nöbet tutmak istemediğini söylüyor; sorumlusu çalışan sayısının yetersizliğinden listenin dönmediğini, yazmak zorunda kalacağını, buna mecbur olduğunu belirtiyor. Sonrası çocuğa birinin bakması için yalvarmakla, gözyaşıyla, eşlerin birbirleriyle kavgasıyla, ebeveynlerinden yoksun kalan bir çocukla devam ediyor.

Bakım yükü ve tasarruf kıskacı

Durumu biraz değerlendirdiğimizde tablo netleşiyor: Sırf bir avuç sermayedar daha fazla kâr etsin diye küçücük bir çocuk ya güvensiz bir şekilde evde bırakılacak ya da enfeksiyon riskinin çok yüksek olduğu hastaneye ebeveynlerinden biriyle gelmek zorunda kalacak. Ve o ebeveyn büyük olasılıkla anne olacak. Çünkü bakım yükü hâlâ esas olarak kadınların omuzlarında.

İş yerlerinde kreş yokluğunun, “tasarruf tedbirleri” adı altında personel alımının kısıtlanmasının, özellikle özel sektörde yaygın olan mobbingin birkaç günlük bayramda yarattığı kaosa bakın. Bunu bir de yaşamın bütününe yaydığımızda ortaya çıkan tabloyu düşünün.

Bugün Ege Üniversitesi Hastanesi başta olmak üzere kamu hastanelerinde çalışan kadın sağlık emekçileri için bu tablo istisna değil, kuraldır. Uzayan nöbetler, nöbet ertesi dinlenme hakkının fiilen kullandırılmaması, “personel eksik” denilerek birim dışı görevlendirmeler, angarya işler, sürekli artan hasta yükü… Bir hemşire bir vardiyada olması gerekenin çok üzerinde hastaya bakmak zorunda kalıyor; bir teknisyen kendi işi dışında büro işlerine koşturuluyor; temizlik işçisi başka işlerde çalıştırılırken hijyen sorumluluğunu da sırtlanıyor.

Piyasalaşan sağlık ve tükenmişlik

Personel eksikliği yalnızca iş yükünü artırmıyor; hasta riskini, tükenmişliği ve şiddete açıklığı da artırıyor. Yorgun, uykusuz, dinlenememiş bir sağlık emekçisinden hem kusursuz hizmet bekleniyor hem de artan hasta memnuniyetsizliğini gidermesi. Nöbet ertesi çıkan mesai, kağıt üzerinde fazla çalışma olarak görünse de gerçekte angaryaya dönüşüyor. İtiraz eden ise ya “ekip ruhuna aykırı davranmakla” ya da “işi aksatmakla” suçlanıyor.

Sağlık alanında yıllardır sürdürülen özelleştirme politikaları ve piyasalaştırma uygulamaları, hastaneleri birer işletmeye, hastaları müşteriye, sağlık işçi ve emekçilerini de maliyet kalemine dönüştürdü. Maliyet kalemi olarak görülen her emekçi “az personelle çok iş” mantığının nesnesi haline geliyor. Bu mantık en ağır biçimde kadınları vuruyor. Çünkü iş yerindeki yoğun emek sömürüsü, ev içindeki görünmeyen emekle birleşiyor. Hastanede 24 saat nöbet tutan kadın, eve döndüğünde ikinci mesaisine başlıyor.

Kreş hakkı piyasaya terk edilemez

“Aile yılı” söylemlerinin üzerindeki perde; sabahın köründe nöbete giden bir annenin çocuğunu güvenle bırakabileceği kamusal alan yokluğunda aralanıyor; kamu kreşlerinin kapatılması ya da özelleştirilmesi, belediye kreşlerinin kapatılma talimatlarıyla aydınlanıyor. Kreş hakkı bir sosyal hak olmaktan çıkarılıp piyasa koşullarına terk edildiğinde, bedelini de en çok kadınlar ödüyor. Çocuk bakımı ya ücretli özel hizmete devrediliyor –ki bu da zaten düşük ve eriyen ücretlerle mümkün değil– ya da kadın bir kez daha fedakârlığa zorlanıyor: Ücretsiz izin, yarı zamanlı çalışma, işinden vazgeçme…

Bu nedenle nöbet listesinde kadın olmak; çalışan sayısının yetersizliğinin, özelleştirmeler ve kamusal hizmetlerin tasfiyesinden doğan boşluğun, bakım yükünün aynı omuza aynı anda yüklenmesidir. Bu nedenle nöbet listesinde kadın olmak, kişisel bir hikaye değil politik bir gerçektir. Bayram öncesi şeker reklamlarının yarattığı pembe tablo ile sağlık emekçisi kadınların gerçeği arasındaki uçurum tam da buradadır. Sorun, tek tek ailelerin “organizasyon” sorunu değil; sorun, sağlık hizmetinin ve bakımın kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp piyasanın kurallarına teslim edilmesidir.

8 Mart: Taleplerimizle alandayız
Eğer gerçekten çocukların yüzü gülsün isteniyorsa; sağlık emekçilerinin dinlenme hakkı, güvenli çalışma koşulları ve insanca ücret talebi karşılanmadan, yeterli personel istihdam edilmeden, ücretsiz ve nitelikli kamusal kreşler, çocuk oyun merkezleri yaygınlaştırılmadan bu tablo değişmeyecek.
Ama biliyoruz ki bu koşullar biz mücadele etmeden gelmeyecek! Ve biliyoruz ki sadece İzmir’de 60 binin üzerinde sağlık işçi ve emekçisi çalışıyor, bunun en az yarısı kadın.
Yarın 8 Mart. Bizi yoksullaştıran, köleleştiren bu düzene karşı binlerce kadın sokağa çıkacak, taleplerini dile getirecek. Biz sağlık işçisi ve emekçisi kadınlar da bunun bir parçası olacağız.
    • Bizi insanlıktan çıkaran çalışma saatlerinin düşürülmesi için,
    • Parça parça edilmiş ücretlerimizin tek kalemde, insanca yaşamaya yetecek düzeye çıkarılması için,
    • Vergide adalet sağlanması; ödediğimiz vergilerin özel hastanelere teşvik olarak değil kamusal hizmetlere ayrılması için,
    • Ücretsiz, nitelikli ve ulaşılabilir kreş hakkı için,
    • Yeterli personel istihdamı ve güvenli çalışma koşulları için,
    • Nöbet ertesi izin hakkımızın fiilen uygulanması ve angarya çalışmanın son bulması için,
8 Mart ve sonrasında sözümüzü de itirazımızı da taleplerimizi de büyüteceğiz. Çünkü biliyoruz: Bu düzen değişebilir. Sağlık emekçilerinin ve bütün kadınların insanca yaşayabildiği bir yaşam mümkündür.

Görsel: Gemini

İlgili haberler
Sağlık emekçisi kadınlar en çok psikolojik şiddete maruz kalıyor

SES’in ‘Sağlık ve Sosyal Hizmet Alanında Kadına Yönelik Şiddet Araştırması’ sonuçlarına göre kadınların yüzde 43’ü fiziksel, yüzde 81’i psikolojik, yüzde 26’sı cinsel şiddete maruz kaldı.


Editörden