NATO şemsiyesinden damlayan kan: Sömürü, yoksulluk, savaş
İşçi ve emekçilerin vergileri silah bütçelerine aktarılırken NATO “güvenlik” adı altında savaşları büyütüyor; bedelini ise en ağır biçimde kadınlar, yoksullar ve halklar ödüyor.

Sosyal medyada, haber kanallarında, gazetelerde uzun süredir bölgemizde yaşanan savaşlar ve onun sonuçları yer alıyor. Afganistan, Filistin, Lübnan, İran ve sayacağımız birçok ülkede kah günler kah aylarca süren yıkıcı emperyalist savaşlar meydana geldi, geliyor. Savaşların ilerlemesi, biçimi, kime hizmet ettiği ve sonuçlarını Ekmek ve Gül sayfalarında da birlikte takip ediyoruz. Bugün bütün bu savaşlar ve buhranları koordine eden unsurlardan biri de NATO.

4 Nisan 1949’da İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, 12 devlet arasında imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması’nın askerî ittifakı olarak kurulan NATO, dünyada işçi emekçilerin kan emicisi olarak varlığını sürdürüyor. İttifak, 75. yılında İsveç ve Finlandiya’nın katılımıyla 32 üyeye ulaştı. Türkiye de bu ülkelerden biri.

O dönem antlaşmayı imzalayan devletler kendi amaçlarını “demokrasi, halkların özgürlüğünü ve medeniyetini koruma” olarak açıklıyordu. NATO, İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmış Sovyetler Birliği’nin (SSCB) Batı Avrupa’ya yönelik olası silahlı saldırısına karşı bir “güvenlik örgütü” olarak propaganda edilerek kurulmuştu. Görünüşte üye ülkelerin tümünün askerî ittifakı olsa da NATO’nun başlıca hedefi, ABD emperyalizminin genel çıkarlarının savunulması oldu. NATO’nun dünya ve ona üye olan işçi ve emekçi kadınlar için yıkım ve felaketten başka bir şey doğurmadığını apaçık ortaya koymamız gerekiyor.

NATO’nun “barış” sloganı ve yarattığı yıkım arasındaki makas ve ikiyüzlülük 2023’ten bu yana hafıza tazeledi. Ancak yaşananlar son yıllarla sınırlı değil. “Barış ve istikrar” sözlerini bir kenara bırakıp haritaya baktığımızda, NATO üyelerinin tarihinin aslında küresel bir işgal ve sömürü tarihi olduğunu görürüz.

NATO’nun Kadın, Barış ve Güvenlik birimi: İkiyüzlülük timsali

NATO resmi bir kurum olarak 1990'lara kadar kendi adıyla doğrudan bir savaşa girmemiş olabilir. Ancak NATO'yu kuran ve yöneten üye ülkeler (başta ABD, İngiltere, Fransa), NATO'nun askeri ve lojistik altyapısını kullanarak dünyanın dört bir yanını kan gölüne çevirdi. Sovyetler dağıldıktan sonra ise NATO, doğrudan kendi amblemiyle bombalar yağdırmaya devam etti. Kore savaşı, Cezayir Bağımsızlık Savaşı, Vietnam Savaşı ilk yıllar açısından oldukça çarpıcı örneklerdi. Afganistan işgali, Irak ve Libya'nın yıkımı 2011’lere kadar süren yakın dönem örneklerdi. ABD ve müttefikleri “özgürlük” vaadi ve “barış” propagandasıyla dünyanın dört bir yanında özellikle kadınlara kan yutturdu. Suriye, Filistin, Lübnan ve İran ise günümüzü yani dönemimizin en yeni örnekleri.

Soykırım, cinsel saldırı, şiddet, işkence ve ölüm... Evet bunlar tüm bu yıllarda en çok kadınların derinlikli yaşadığı felaketlerdi. NATO ikiyüzlülüğünün bir diğer boyutu da burada ortaya çıkıyordu. NATO’nun Kadın, Barış ve Güvenlik (WPS) birimi-ki kökleri aslında 1961 yılına, "NATO Kuvvetleri İçindeki Kadınlar Üzerine Komite" (CWINF) adlı yapıya dayanıyor- kendini dünyada çocukların ve kadınların “cinsiyet eşitliği”, “kalıcı barış” ve “savaştan sonra barışı inşa etmek” tanıtıyor!

Bu yapı zamanla sadece ordudaki kadın personelin “haklarını savunan” bir yapı olmaktan çıkıp NATO Askeri Komitesi'ne en üst düzeyde danışmanlık yapan bir kuruma dönüştü. Operasyon planlamalarından bütçe dağılımına, askeri politikalara kadar yön verici bir ağ.

İddiasının tam aksine İsrail'in Filistin'deki işgali ve saldırıları söz konusu olduğunda Filistinli kadınların İsrail askerleri tarafından maruz bırakıldığı cinsel şiddet, taciz, aşağılama ve insanlık dışı koşullarda (doğum yapamama, hijyen eksikliği, hedef alınma) yaşamasına karşı sustu. Göstermelik kınama bile yayımlanmadı. ABD ve İsrail haydutluğuna karşı iki yüzlü tutumlar sadece bununla sınırlı değildi. İsrail’in füzelerini, uçaklarını, parçalarını üreten de, ticareti sürdüren de NATO ülkeleriydi.

AKP kadın kolları başkanı ve NATO günlükleri

Örneğin Türkiye’de “İsrail’e lanet” söylemleri havasa uçuşurken ticaret devam ediyordu. 25 Mayıs 2025 yılında ABD’de NATO Parlamenter Asamblesi toplantısında “Kadın, Barış ve Güvenlik” başlığında yapılan toplantıda, AKP Kadın Kolları Başkanı Tuğba Işık Ercan da katılmıştı. Ercan’ın konuşması “Kadınların güvenlik, diplomasi ve karar alma mekanizmalarında daha fazla yer alması” gerektiğine dair düşüncelerini birkaç cümlede ifade edip mikrofonu bırakmıştı. Lübnan’da, Filistin’de ihlal edilen, açlıkla yüz yüze kalan kadınlara dair tek bir cümle duymamıştık Ercan’dan. Konferansın başlığı sadece sözcüklerden ibaret kalıp, her üç ibare de bölgemizde ve dünyada en temel sorunlara dönüşmüş vaziyette. Üstelik doğrudan bu konferansı düzenleyenler eliyle. Egemen sınıfların koruyucuları devletler, NATO şemsiyesi altında egemenleri yani bir avuç sermayedarı sadece atılan füzeler, bombalar, uçurulan uçaklarla değil bizlerin alın teri ile de koruyor.

NATO bütçesi bizim alın terimiz

NATO’da bütçe ve harcama dediğimiz şey, sadece askeri personelin maaşı veya karargahın elektrik faturası değildir; devasa bir küresel silah sanayisinin, kamu kaynakları üzerinden sübvanse edilmesidir. Doğrudan Finansman (Ortak Bütçe) ve Dolaylı Finansman bunun bir parçası.

Doğrudan Finansman Brüksel'deki merkezin giderleri, diplomatik personel vb., NATO'nun ortak komuta yapısı, uluslararası askeri karargahlar ve erken uyarı sistemleri ve ittifakın iletişim, radar sistemleri, askeri havaalanları gibi ortak altyapılar için harcanır. Bu ortak bütçeye ülkeler eşit para ödemez. Gayrisafi Milli Hasıla (GSMH) büyüklüklerine göre önceden anlaştıkları bir "maliyet paylaşım formülü" vardır. En büyük iki payı ABD ve Almanya yaklaşık yüzde 17 olarak karşılar. Türkiye’nin payı ise yüzde 4’lerde. NATO’nun asıl finansal ve ekonomik motoru ortak bütçe değil, üye ülkelerin kendi "ulusal savunma bütçeleridir.” Çünkü NATO'nun kendi devasa ordusu yoktur; üye ülkelerin ordularından oluşur.

İşte burada ünlü yüzde 2 ila 5 kuralı devreye girer. NATO, her üye ülkeden kendi Gayrisafi Yurt İçi Hasılası'nın en az yüzde 2’sini (2035’e kadar yüzde 5) savunmaya harcamasını talep eder.

Halkların vergilerinden toplanan ve GSYH'nin yüzde 2'sine denk gelen bu trilyonlarca dolarlık (sadece 2024'te Avrupalı müttefiklerin savunma harcaması 380 milyar doları bulmuştu) bütçe “güvenlik” değil, doğrudan uluslararası savunma sanayii tekellerinin kasasına gidiyor.

Haklarımızın mermi olduğu bir gerçek

Ülkeler yüzde 2 hedefini tutturmak ve yüzde 20 teçhizat kuralına uymak için Lockheed Martin, Boeing, Rheinmetall, BAE Systems gibi şirketlerden (veya Türkiye örneğinde Aselsan, Baykar, Roketsan gibi yerel/ulusal sermaye gruplarından) sürekli yeni silah, drone ve mühimmat satın almak zorundadır. Bütçenin silah sanayiye kaydırılması; eğitimden, sağlıktan, kreşten kesinti yapılması anlamına gelir. 2023'ten 2026'ya uzanan dört yıllık periyota baktığımızda Soğuk Savaş'ın bitişinden bu yana bütçelerin "refah devleti" palavralarından çıkıp tam teşekküllü bir "savaş ve güvenlik ekonomisine" geçtiğini görüyoruz. Peki bu, NATO ülkeleri açısından ne doğurdu?

Bunun bedelini en ağır ödeyen kesim ise her zaman işçi sınıfı ve özellikle de kadınlar olur. Çünkü kapitalist devlet, kamusal hizmetlerden (kreş, yaşlı bakımı, sağlık, barınma) çekildiğinde, bu işler buharlaşmaz; daha fazla kadınların omuzlarına yıkılır. Kemer sıkma politikaları, kadınları ya güvencesiz, esnek ve düşük ücretli işlere iter ya da tamamen istihdam dışına atar.

NATO ülkelerinde 4 yıllık sosyal yıkım aynası

Örneğin Almanya'da kreş zaten kronik bir sorunken, ebeveynlik desteklerinin kesilmesi ve yeni kamusal kreş yatırımlarının durdurulması, kadınların tam zamanlı işlere dönmesini imkansız hale getirdi. Savunma sanayi devleri Rheinmetall hisseleri rekor kırarken Almanya’da kadınlar yarı zamanlı, güvencesiz işlere mahkum edildi.

Bileşik Krallık’ta Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) ve yerel yönetim bütçeleri tarihin en büyük krizini yaşadı. “Sure Start” adı verilen ve özellikle yoksul ailelere çocuk bakımı/eğitimi desteği sunan merkezlerin binlercesi ödeneksizlikten kapatıldı.

İtalya’da savunma ihalelerine ve Ukrayna'ya silah sevkiyatına milyarlarca Euro aktarılırken, ülkedeki en önemli yoksullukla mücadele aracı olan "Yurttaşlık Geliri" tamamen kaldırıldı. Yurttaşlık Geliri yardımından en çok faydalanan kesim, ülkenin yoksul güneyindeki kadınlar ve bekar annelerdi. Bu desteğin kesilmesiyle yüz binlerce kadın bir gecede sosyal destek ağının dışına itildi.

Türkiye'de savunma ve güvenlik bürokrasisine ayrılan paylar her yıl katlanarak artarken (özellikle Savunma Sanayii Destekleme Fonu için yaratılmaya çalışılan ek vergiler ve bütçe transferleri), kamuda tasarruf tedbirleri genelgeleri yayımlandı.

Yani savaşa akıtılan bütçe senden benden, bütün emekçilerden kesildi. İşçi kadınlar sabahın köründe işe gidip saatlerce ucuzun ucuzuna çalışırken, maaşından kesilen o vergiler sağlığına değil; kilometrelerce uzaktaki savaş uçaklarının yakıtına, silah şirketlerinin kasasına gidiyor.

Denklemi basitleştirirsek: Devlet sürekli silaha yatırım yapıp NATO standartlarında bir ordu kurmaya çalıştığında, kasada para kalmaz. Bütçe açık verir, devlet borçlanır veya para basar. Bunun sonucu enflasyondur, yani hayat pahalılığı. Peki “tüm bunlara değer” diyebileceğimiz bir tablo oluşuyor mu? Yanıt yine hayır!

Sermayedarı koruma kalkanı

Televizyonda sabahtan akşama kadar "NATO bizim güvenlik şemsiyemizdir" diyorlar. Aslında korudukları canımız, evimiz, mahallemiz değil. Emperyalistler ve ona bağımlı kapitalist ülkeler silah şirketlerinin kârlarını, sermayedarların menfaatini ve patronların ticaret yollarını koruyorlar. Öte yandan kendilerini koruyacak kalkan oluşturuyorlar, halkı değil!

Bugün İran’a atılan füzeler, bombalar ve uçurtulan savaş uçaklarının hepsi ABD emperyalizmine bağlı ülkelerin toprakları kullanılarak gerçekleşiyor. Tarih de NATO kurulduğundan bu yana “güvenlik” dışında halklara, kadınlara tüm felaketlerin müsebbiplerinden olduğunu göstermiştir. Yazının başında saydığımız hiçbir ülke refaha, özgürlüğe ve eşitliğe kavuşmamıştır. Yani bu süreçte hem NATO üyesi olan ülkelerin emekçi kadınları hem NATO’nun saldırdığı ülkelerdeki kadınlar savaş ve işgal politikalarının mağduru olmuştur.

Geçmişten mücadele dersleri

Bütün bu süreçte kadınlar nasıl bir mücadelenin parçası oldu? Bazı örneklere bakalım.

Örneğin Birleşik Krallık, 1981-2000’lere kadar “Greenham Common Kadın Barış Kampı” NATO karşıtı kadın mücadelesinin önemli ve uzun soluklu tarihsel örneğidir. 1981 yılında, NATO'nun kararıyla Birleşik Krallık'taki RAF Greenham Common üssüne 96 adet nükleer başlıklı Amerikan Seyir füzesi yerleştirilmesine karar verildi. Bir grup kadın, üssün etrafında sadece kadınların katılabildiği bir barış kampı kurdu. 1983 yılında, "Üssü Kucakla" eyleminde 30 bin kadın el ele tutuşarak 14 kilometrelik askeri üssün etrafını tamamen kuşattı.

Veya İtalya’da 1983 "La Ragnatela" (Örümcek Ağı) örneğini hatırlayalım. İtalya'nın Sicilya adasındaki Comiso NATO üssüne nükleer füzelerin yerleştirilmesine karşı geliştirilen, doğrudan Greenham Common'dan ilham alan uluslararası bir kadın direnişiydi. İtalyan komünist kadınların başını çektiği bu eylemde "La Ragnatela" (Örümcek Ağı) adı verilen bir kadın barış kampı kuruldu. Bu kamp, sadece NATO'ya değil, aynı zamanda Sicilya'daki mafya-devlet ilişkilerine ve bölgenin emperyalist amaçlarla yoksullaştırılmasına karşı da anti-kapitalist bir itiraz yükseltti.

Bir diğer örnek 1999 Sırbistan’da Siyahlı Kadınlar hareketi. NATO'nun 1999'da Yugoslavya'yı bombalaması sırasında, Belgrad merkezli "Siyahlı Kadınlar", kendi ülkelerindeki Slobodan Miloseviç rejiminin Kosova'daki katliamlarına karşı çıkarken, aynı zamanda NATO'nun "insani müdahale" adı altında ülkeyi bombalamasını da emperyalist bir saldırı olarak reddettiler. Böylesi bir dönemde kadınlar sokağa çıkarak, "Ne rejiminizin etnik temizliğini ne de NATO'nun emperyalist bombalarını kabul ediyoruz" şiarıyla enternasyonalist bir mücadele ağı kurdular.

Şimdi geldiğimiz noktada tarihten ders çıkarmanın eşiğindeyiz. Dünya emekçilerinin yine kapitalist devletler tarafından çeşitli yöntemlerle en örgütsüz, en zayıf olduğu dönemden geçiyoruz. Ancak bunu değiştirmek için her bir adım çok kıymetli.

Şalter bizim elimizde!

Haklarımız için mücadele ettiğimiz her gün, emperyalizmin çarklarının arasına bir avuç kum atmak demek. Ama bunu başka bir bilince taşımak zorundayız. Emperyalizme karşı mücadele bugün her birimiz için hayat memat meselesi.

Fabrikada teşhir, sendikaları harekete geçirmek, gücümüzün farkına varıp örgütlenmek, bütün bu sürecin işçi sınıfı lehine kazanımla sonuçlanmasının bir parçası. “NATO’ya hayır!” demek bile bir başlangıç. 

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden