Güneşli güzel bir gün, insanın içini ısıtan bahar günlerinden biri... Saatler öğle vaktini gösteriyor. Anneler, okul kapısında çocuklarını beklemek üzere çoktan yola koyulmuştur. Hatta havanın güzelliği kadınları her zamankinden biraz daha erken düşürmüştür yollara; parkın gölgesinde soluklanıp iki çift lafın belini kırmak niyetiyle. Böyle düşünerek o laflamaya Ekmek ve Gül dergisinin kadın yoksulluğu anketini denk getirmek için parka doğru yürüyoruz.
Park tıklım tıklım... Vakit dar, çocukların bağrışları sokağa taşmadan, paydos zili çalmadan evvel en az beş altı kadınla görüşmeliyiz. Kalabalık grupların derin sohbetlerini bölüp “hayır” cevabı alma riskine girmek yerine, banklarda yalnız oturanları gözümüze kestiriyoruz. Derken, siyah çarşafının içinden sadece gözleri seçilen bir kadının yanına ilişiyoruz. Selamlaşmamız sıcak gelmiş olacak, nereden tanıdığını hatırlamaya çalışır gibi bakarken anketi anlatmaya koyuluyoruz. Nezaketle kabul ediyor sorularımızı.
55 yaşında olduğunu öğrendiğimizde hayretimizi gizleyemiyoruz. “Hiç göstermiyorsunuz, çok daha genç duruyorsunuz” dediğimizde yüzünde mahcup bir tebessüm beliriyor. Hele beş çocuğu olduğunu duyunca şaşkınlığımız katlanıyor. “Bir kız, dört erkek. Kızım okuyor” diyor.
‘Bir kadının mesleği olması kadar önemli ne var?’
“Kızım okuyor” cümlesi, dudaklarından gururla dökülüyor. “Hoca olsun dediler. Ablamlar çok baskı kurdu üzerimde. Ama ben direndim, karşı geldim onlara. Kızıma sordum, 'Sen ne istersin?' dedim. Akrabaların baskısından çekindi herhalde, başta Kur'an kursuna gitmek istedi. Gönderdim ama hep takip ettim. Ne öğretiyorlar, ne anlatıyorlar diye gözümü ayırmadım. Malum, neler duyuyoruz... Bir süre sonra kızım geldi, 'Anne, ben okuluma devam etmek, okumak istiyorum' dedi. Allah’ıma hüsnü senâlar olsun, dersleri de çok iyi. O istedi, ben de sonuna kadar arkasında durdum. Bir kadının mesleği olması kadar önemli ne var? Çarşafa girmek istedi bir ara, 'Hayır' dedim. ‘Daha çok erken, hem kapanmak zorunda da değilsin.’ Şimdi başörtüsü takıyor ama pantolon da giyiyor.”
Kaydıraktan kayan bir erkek çocuğun “Anne” seslenişiyle dönüp, çocuğu göstererek devam ediyor konuşmasına: “Bakın, bunun dünya umurunda değil, bu okumaz. Yapacak bir şey yok.”
“Kızınızın okuması neden bu kadar önemli sizin için?” diye sorduğumda, yüzü bir anda bulutlanıyor, bakışları çok uzaklara, belki de hiç hatırlamak istemediği o eski günlere gidiyor. Eteğindeki taşları dökmeye başlıyor:
“Eşim başka bir kadına gitti. Elde yok, avuçta yok. Ev kira. Öylece kalakaldım ortada. Yıllarca neler çektiğimi bir Allah, bir ben bilirim. Başkalarının yardımlarıyla ayakta kaldım. Eğer bir mesleğim olsaydı, kimseye muhtaç olmazdım. Belki de yıllar sonra dönüp gelen kocayı kapıdan içeri sokmazdım...”
Şimdi o günler geride kalmış. Evlerini almışlar, dükkanları var; gelirleri beş çocuğa bakacak kadar yerinde. Ne porsiyonları küçültmek zorunda kalmışlar ne de en ucuzunun peşine düşmüşler. Yoksulluğun temel nedenini sorduğumuzda, şıkları okumamızı beklemeden “Devlet politikaları” diyor. Kadınların fakirleşmesinin ardındaki asıl sebebin ise aile baskısı olduğunu, kız çocuklarının okuldan koparılmasına dayandığını savunuyor. Etrafımızda biriken kadınlardan biri söze giriyor: “Ortaokuldan sonra okuma zorunluluğunu kaldırdılar, aileler de bu yüzden göndermiyor. Bunu hükümet yaptı, aileler değil!”
Rahatsızlığını belli ederek cevaplıyor: “Yok, hükümet yapmaz öyle şey, ben onlara güveniyorum. Aileler vermiyordur çocuklarını.”
Az önce “Devlet politikaları” diyen kadının bu çelişkili güvenini anlamlandırmaya çalışırken, diğer soruya geçmemiz için elimizdeki kağıtlara bakmaya başlıyor. “Yoksulluğun çözümü nedir?” dediğimizde ise cevabı bilindik: “İsraf önlenmeli; israf biterse yoksulluk da biter.”
Teşekkür edip yanındaki kadına doğru kayarken pantolonum ahşap bankın çatlağındaki kıymığa takılıyor. Baldırımın bir kısmını açıkta bırakacak şekilde yırtılıyor. Şaşılacak şey, kadınlardan hiçbiri yırtığımı kapatmaya çalışmıyor. Gerçi çok uzun sürmüyor, montumu çıkarıp belime bağlamam.
Dört boğaz, tek maaş
Sıradaki kadın Semiha... Konuştuklarımızı duymuş, sıranın kendisine gelmesini sabırsızlıkla beklemiş. Üç çocuk annesi Semiha’nın iki yıldır sürüyor boşanma davası. Çocuklarıyla kiralık bir evde, hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuklar küçük olduğu için işe giremiyor. Eşi ise Semiha’nın deyimiyle onu “dize getirmek için zırnık koklatmıyor.” Devletten aldığı 20 bin liralık yardımın yarısı kiraya gidiyor. Kalan on bin lira ile dört boğazı doyurmaya çalışıyor. Ailesi “Giderken çocukların yoktu, döneceksen onları bırakıp geleceksin” deyince Semiha bu şartı reddedip resti çekmiş. O bunları anlatırken, yanına gelen küçük çocuğu eteğini çekiştirerek “Anne, dondurma al!" diye tutturuyor.
‘Külüstür bir araba var diye yardım vermediler’
Başka bir bankta tek başına oturan bir kadına yöneliyoruz. Semiha'nın anlattıklarının ağırlığı omuzlarımıza binmiş, adımlarımız ağırlaşmış. Kadın, anket ricamızı “Tabii neden olmasın, sizin de ekmek paranız sonuçta” diyerek karşılıyor. Bu masum yanılgıya gülümseyerek sorulara geçiyoruz. Onun da üç çocuğu var, üçü de okul yolunda, eşi üç aydır işsiz. “Hayatımda ne çok üç varmış” deyince beraber gülüyoruz.
“Eşim boya badana işi yapar. Kışın işler kesilince işsizlik uzuyor. Bayramı nasıl atlattık, bir ben bir Allah bilir. Çocuklar bayramlık diye tutturuyor. Bir kredi kartından çekip diğerine yatırarak dönüyoruz. İnanır mısın, çocuklara süt bile alamıyorum bazen. Eşimin işi için eski, külüstür bir arabamız var. Adam boyacı; kovası var, merdiveni var... Uzak yere işe gidince bunları otobüsle mi taşısın? Ama kapıda araba görünüyor diye devlet yardım vermiyor. Araba da araba olsa bari... Bayramda çocuklara 'Patron para verince bayramlık alacağım' dedi babaları. Her gün 'Baba, patronun hâlâ para vermedi mi?' diye soruyorlar. Gittim ikinci el kıyafetlere baktım ama şimdiki çocukları kandıramıyorsun; hemen anladılar, giymediler. Götürüp geri verdim. Hayat çok adaletsiz; kimileri sefa içinde, biz çocuklarımıza bayramlık alamıyoruz."
Sohbeti bitirirken “Kafanızı şişirdim, paydos zili de çaldı zaten” diyerek ayağa kalkıyor, okula doğru yöneliyor.
Parktan ayrılırken, çocuklarının dondurma ya da bayramlık isteyen seslerini yüreklerinin derinliklerine gömen bu kadınların direnci, yorgunluğumuza eşlik ediyordu. Pantolonumdaki yırtık mı? O kadar büyük dertlerin arasında, artık sadece küçük bir ayrıntı.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















