Hava eksi derecelerde. Ay başı. Ek mesailerle ancak asgari ücretin biraz üzerine çıkan maaşını hangi gidere nasıl böleceğini düşünüyorsun. Tam bunu düşünürken banka uygulamasından gelen bir bildirim var. Doğal gaz faturası gelmiş: 2 bin 500 lira! Daha doğru düzgün yakmadığın, çoğu gün soğuğu kırsın diye en kısıkta tuttuğun kombinin faturası bu. Ay sonuna kadar nasıl idare edeceğini bilmiyorsun. Kira, diğer faturalar, kredi kartı borçlarıyla hesapladığında cebinde kalan para bin lira. O bin lirayla hem ısınman, hem doyman, hem de ayakta kalman bekleniyor. Dolap dolmayacak. Yemekten kısılacak. Ekmek almak bile zorlaştığı için evde ekmek yapmaya başlamışsın.
“Maaşımızı artırdılar ama geri aldılar” diyorsun. Çünkü artan maaş, daha cebe girmeden faturalara gitmiş. Yukarıdakilerin ne yediğini biliyorsun; senin soğukta kısılmış hayatınla onların sofraları arasındaki mesafe artık lafla anlatılamayacak kadar açık. “Havyar yiyorlar” diyorsun. “O boğazlarına insin.”
Tek başına yaşadığın evde doğal gaz faturası 2 bin 500 lira gelmiş. Aklın çocuklu ailelerde. Çocuk üşümesin diye daha fazla yakmak zorunda kalanlarda. Sana bu geliyorsa, onlara 3, 4 bin lira gelecek. Bu hesabın sonunda kim dayanabilir, bilmiyorsun. Ankara’nın eksilerde seyreden havasında az açılan doğal gazla ev tam ısınmıyor. Yetmediği yerde elektrik sobası yakılıyor. Elektrik faturasının da kabaracağını bilerek.
Geçim zaten zorken her gün biraz daha zorlaşıyor. Bu hikaye Yenimahalle’den kadınların doğal gaz faturasını ellerine aldıklarında yaşadıkları şoku anlatmaları üzerinden olsa da tek bir evin, tek bir kadının hikayesi değil. Bu, soğukta ay sonunu hesaplayarak yaşayan yüz binlerce kadının ortak gerçeği.
Bu gerçek tesadüf değil. Yaşadığımız şey, bir ekonomik ve siyasal programın sonucu. Yoksullaşma bilerek üretiliyor, yönetiliyor ve derinleştiriliyor.
“Ne yaşıyoruz?” sorusunun cevabını tekrar tekrar vermeye gerek yok. Kadınlar zaten faturadan, mutfaktan, pazardan, çocuğa giydiremediği monttan, işsizlik tehdidi kaygısından biliyor. Zaten bu ortak bilgi de birbirimizi tanımasak bile bir yanımızdakiyle ortaklaştırıyor bizi. Yüz binlerin gerçeği, bizim gerçeğimiz, günlük sıkıntılarımızın ortaklığı mecbur bırakıldığımız gerçekliği değiştirme mücadelesinde bizi birbirimize bağlıyor.
Ne yaşadığımızı kadınlar Ekmek ve Gül’ün sayfalarında farklı biçimlerde yaşadıklarıyla anlatıyor.
Neden yaşadığımız ve bu yoksulluğun kimlerin çıkarına hizmet ettiğini yeniden yeniden birbirimize hatırlatmak, bunu konuşmak mücadelemizin de hattını çizmemizi kolaylaştırır.
Zinciri kırabilecek irade birleşik mücadelede!
Yıllardır önümüze konan ve günlük hayatımızın her alanına sirayet eden Orta Vadeli Program, sermaye için güvence, emekçiler için bir kemer sıkma planı. Ücretlerin baskılanması, sosyal harcamaların kısılması, kamusal hizmetlerin kısıtlanması, güvenceli çalışmanın kağıt üzerinde kalması, vergilerle geçimin daha da pahalı hale getirilmesi, halkın parasının sermayeye aktarılması, ülkenin topraklarının sermayenin yağmasına açık hale getirilmesi bu planın temeli. Daha spesifik olarak; öğrenciler için barınma sorunu, çocuklar için eğitimden kopuş ve MESEM adı altında resmi ya da kayıt dışı çocuk işçilik, kadınlar için bolca şiddet demek.
Asgari ücretin açlık sınırının altında belirlenmesi ve kamu işçileri, kamu emekçileri ve metal işkolunda grup iş sözleşmelerinin durumuyla birlikte sermayenin “tahmin edilen enflasyona” göre ücretleri baskılama hamlesi örgütlü iş yerlerini de kapsadı, yaygınlaştı. İşten çıkarmalar yaygınlaştı. Sendikalı iş yerlerinde bile sözleşmeli işçi sayısı gittikçe artıyor, sendikalaşma oranları düşüyor. Örneğin metal sektöründe işten çıkarılan işçilerin yarısı sendikalı. İşçi grevleri yasaklarla, kolluk kuvvetleriyle bastırılmak isteniyor. İşçileri hiçbir haklarını vermeden işten çıkarmanın yolları patronlara sunuluyor. Her yerde dayatılan bir ücret rejimi sardı etrafımızı ve bunu kırabilecek irade de tek tek iş yerlerinde değil, kadınların, işçilerin, emekçilerin taleplerini ortaklaştıran, sektörleri, statüleri ve istihdam biçimlerini aşan birleşik bir mücadele hattında mümkün. Bugün ücretlerin, güvencesizliğin ve işten çıkarmaların bu kadar kolay dayatılabilmesinin nedeni, saldırının merkezi ve planlı; direnişin ise parçalı olmasından. Bu parçalanmışlığı aşmadan, bir yerde kazanılanın başka bir yerde geri alınmasının önüne geçmek mümkün değil.
Özellikle aile on yılı adı altında kadınları daha esnek, tüm işçilik ve emeklilik haklarından yoksun bırakacak güvencesiz ve esnek çalışma yaygınlaştırılıyor. Kadınlar için iş bulmak zorlaşıyor, bu da kötü çalışma koşullarına daha çok tahammül etme zorunluluğunu da getiriyor. Esnek çalışma, kadınlara “kolaylık” diye sunulurken, gerçekte daha düşük ücret, daha uzun mesai ve daha fazla denetim anlamına geliyor. Belediyelere ait kreş hizmetleri hedef alınıyor. Çocuk bakımı kamunun değil ailenin, ailede de kadının sırtına yıkılıyor. Sonuç ise çocuğunun üzerine kapıyı kilitleyip çıkan anneler, evde yalnız kaldığı için yanarak ölen çocuklar, kadınların tam zamanlı istihdamdan zorunlu kopuşu oluyor.
Bu ekonomik kuşatma, sadece cebimize değil, bedenimize ve hayatımıza yönelmiş bir şiddet biçimi. Neden? Çünkü sermayenin cebini doldurmak, ucuz işgücü ihtiyacı on yaşındaki çocuklardan 70 yaşındaki emeklilere kadar uzanıyor.
“Çocukların çürük yetişkinler olarak büyüdükleri tartışma götürmez bir gerçektir. Canlılık ve dayanıklılıktan yoksun, zayıf bacaklı, dar göğüslü, halsiz bir soy olan bu çocuklar örselenerek büyüyorlar ve taşradan istila edercesine gelen güruha karşı hayvanca bir ölüm kalım mücadelesine giriyorlar.”*
120 yıl öncesinin Londra’sına ait bu satırlar bir yılda en az 94 çocuğun iş cinayetinde can verdiği, yeterli beslenemediği için bodurlaştığı, açlıktan bayıldığı, yoksulluk ve koruma sistemi eksikliğiyle çetelerin kolay hedefi haline geldiği günümüze o kadar da uzak değil. İhtiyaç aynı: sermayenin mendil gibi kullanıp atabileceği, ucuz işgücü. Aile on yılı için ortaya konan tüm politikalar da, iktidar içindeki çatışmaların demokratik hak gasplarının aracı edilmesi de, yargıya güvenin yerle bir edilmesi de ucuz işgücünü garanti altına almanın bugün açısından yegane yöntemi olarak çıkıyor karşımıza.
O zamanın üzerinden geçen yüz yılda işçi sınıfının ısrarlı, güçlü mücadelesi bugün sendikalaşma hakkı, çocuk işçiliğin yasaklanması, eğitim hakkı, iş yerlerinde kreş hakkı gibi temel hakların kazanılmasına sebep oldu. Dergimizin orta sayfasında da yoksullaşmanın yarattığı etkilere karşı tarihin farklı dönemlerinden ekmek isyanlarını görüyoruz. Durduğumuz, yalnız kaldığımız her an sermaye açısından tüketilebilir yaşamlarımızı ancak mücadele edersek değiştirme ihtimalimiz olduğunu hatırlıyoruz.

Yoksulluğa, savaşa, şiddete karşı mücadelemiz var
Dünyadaki gelişmeler ve ABD’nin saldırganlığı da sermayedarların planlarından azade değil. Deli bir adamın vukuatları değil. Dün sabah elimize alıp dertlendiğimiz doğal gaz faturasından kopuk da değil. Dosyamızda geniş olarak tartışacağımız bu bağ, önümüzdeki günlerde daha çok gündem olacak gibi görünüyor.
Sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenen bu düzen, faşizmin inşa sürecinde her türlü baskı aracıyla tamamlanıyor. Yoksulluk derinleştikçe, şiddet artıyor. Evde, sokakta, iş yerinde kadınları hedef alıyor. Bu şiddet nafaka gaspından 6284’ün uygulanmamasına, cezasızlık politikalarından kadınların yaşam alanlarının daraltılmasına kadar uzanıyor. Devletin koruma mekanizmalarının işlememesi, kadına yönelik şiddeti fiilen teşvik eden bir denetimsizlik ve cezasızlık rejimi yaratıyor. Barınacak ev bulamayacak geçim sıkıntısı içinde olması şiddet dolu evliliğe daha çok mahkum ediyor, eğitimini parasız sürdürememesi ailesinin şiddetine mahkum bırakıyor. Bu yüzden yoksulluk, kadınlar için doğrudan bir şiddet meselesi.
Yaşanan yoksullaşma tekil sorunlardan, sadece “yanlış politikalardan” ya da geçici krizlerden ibaret değil. Bu düzen yoksulluk üreterek, güvencesizliği kalıcılaştırarak ve kadınların emeğini ucuzlatarak, çocukların bedenlerini güçsüzleştirerek ayakta durabiliyor.
Isınma hakkı, barınma hakkı, güvenceli iş, kreş, şiddetsiz bir yaşam, savaşsız bir dünya… Bunların hiçbiri birbirinden kopuk değil. Kadınların derinleşen eşitsizlikle şiddete mahkum edilmesiyle, iş yerinde daha ucuza çalışması aynı politikanın sonucu. Çocukların eğitimden koparılmasıyla kadınların işten çekilmesi aynı ihtiyaçtan besleniyor. Yoksulluk derinleştikçe şiddetin artması da tesadüf değil; itaati sağlamanın, itirazı bastırmanın yolu olarak işliyor.
Bu yüzden taleplerimizi birleştirmek zorundayız. Çünkü karşı karşıya olduğumuz şey tek tek hak gaspları değil, sistemin kendisi. Bu sistem, kadınların hayatını ucuzlatmadan, emeğini değersizleştirmeden, bedenini ve zamanını denetim altına almadan sürdürülemez. Uluslararası bir gün olan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne giderken hattımızı da buradan kurmak zorundayız. Yoksulluğa, şiddete ve savaşa karşı mücadele birbirinden ayrı değil.
Bu yüzden talebimiz açık: İnsanca yaşayacak ücret, güvenceli iş, kamusal hizmetlere erişim ve şiddetsiz bir hayat. Yoksullaşmaya, şiddete ve savaşa karşı bizim mücadelemiz var.
*Jack London, Uçurum İnsanları
8 Mart’ın tarihi kökleri
8 Mart işçi ve emekçi kadınların 200 yıllık tarihlerinde çıktıkları ekonomik ve politik hak mücadelelerinden doğmuştur ve üzerinden kazınması mümkün olmayan “sınıf mücadelesi” damgasını taşır.
8 Mart’ın tarihi köklerini okumak için TIKLAYIN
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
İlgili haberler
Çivisi çıkan dünyada, çekiç emekçi kadınların elinde
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne hazırlanırken bizde emperyalizme, barbarlığa, zorbalığa karşı mücadele eden kız kardeşlerimizden aldığımız güçle mücadeleye devam edeceğiz...
Patronların planı işliyor, işçilerin planı ne olacak?
‘Ya öfkemizi doğru yere, doğru örgütleyeceğiz ya da öfkemiz biraz dindiğinde yine uzun mesai saatlerine ek iş arayışına gireceğiz.’
Kaygıyı öfkeye, öfkeyi örgütlü gücümüze dönüştürelim
2026’ya girerken kadın işçiler daha uzun mesai, daha düşük ücret ve daha güvencesiz bir hayata zorlanıyor. Yoksulluk, iş cinayetleri ve şiddet aynı düzenin ürünü. Biriken öfke iş yerlerine sığmıyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN
























