Kaygıyı öfkeye, öfkeyi örgütlü gücümüze dönüştürelim
2026’ya girerken kadın işçiler daha uzun mesai, daha düşük ücret ve daha güvencesiz bir hayata zorlanıyor. Yoksulluk, iş cinayetleri ve şiddet aynı düzenin ürünü. Biriken öfke iş yerlerine sığmıyor.

Yeni yıla derinleşen bir yoksullukla girdik. Artan iş kazalarıyla, her geçen gün biraz daha güvencesiz hale gelen çalışma koşullarıyla... Düşük ücret, esnek ve güvencesiz çalışma, bitmeyen bakım yükü ve şiddet sarmalı… Kadın işçiler açısından 2026, yalnızca bir takvim yaprağının değişmesi değil; daha zor bir hayatın kapıda olduğunu hatırlatan bir eşik olarak karşılanıyor. Çeşitli illerde mikrofon uzattığımız kadınlar 2025’i yoksullukla anarken, 2026’da ise her şeyin daha kötü olacağına dair kaygılarını dile getiriyorlar.

DİSK Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (BİSAM) Kasım 2025 verileri gerçekliği rakamlara döküyor. Dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 27 bin 289 liraya ulaşmış durumda. Bakın gıda harcaması! Ülkenin çoğunluğunun nasıl beslendiğini hatta beslenemediğini bu sayı rakam üzerinden anlayabiliriz. Türk-İş’in verilerine göre Aralık 2025’te açlık sınırı 30 bin 143, yoksulluk sınırı ise 98 bin 188 lira. Ücretlerle hayat arasındaki mesafe her geçen ay biraz daha açılıyor. Hele de ortalama ücret haline gelen asgari ücretin açlık sınırının altında kalmasıyla...

Üç kuruş daha fazla kazanabilmek için haftalarca 12 saat ve üzerinde çalışan, gece vardiyasındaki kumanyasını yemeyip sabah çocuğuna kahvaltı olsun diye çantasına koyan, markette sepetini ucu ucuna dolduran, her gün beslenme çantasına ne koyacağını hesaplayan kadınların hayatı bu sayıların arkasında duruyor.

“Kendimden vazgeçtim, lüks diye bir şey kalmadı. Karnımız doysun yeter” diyen kadınların sayısı artıyor. Hayat pahalılığı büyüdükçe, yoksulluk, kalıcı bir hal alıyor.

Sarayın 1 günlük gideri, 2 bin işçinin bir aylık geliri

Açlık istisna değil. Saray rejimi, bir kez daha milyonlarca emekçi için asgari ücreti, geçim ücreti olmaktan çıkarıp açıkça bir sefalet ücretine dönüştürdü. Bir yanda işçi kadınlar bir yıl boyunca 28 bin 75 liraya mahkum edilirken diğer yanda sarayın bir günlük harcaması 58 milyon lirayı buluyor. Kadın emeği üzerinden yaratılan milyarlar ile kadınlara reva görülen yoksulluk arasındaki uçurum, bu düzenin gerçek yüzünü ele veriyor. Bu durum kağıt üzerinde kalmıyor; kadınların hayatında, sofrada, çocuğun beslenme çantasında bütün ağırlığıyla hissediliyor. Bursa’da bir metal fabrikasında çalışan bir kadın işçi yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Kepçeyle verilen zam, kazanla geri alınıyor. İşçi mutsuz, umutsuz. İş yerinde akşam yemeğinde verilen elmayı yemeyip evine götüren işçiyi görünce insanın içi acıyor. Siz hangi akılla bunu halka layık görüyorsunuz? Yönetemiyorsunuz, peki neden hâlâ o koltukta oturuyorsunuz?”

Bu sözler, asgari ücretin bir sayıdan ibaret olmadığını açıkça gösteriyor.

Yoksulluk, güvencesizlik ve iş cinayetleri

Yoksulluk yalnızca sofradaki ekmeği küçültmüyor, işçi kadınların hayatını bütünüyle kuşatan bir güvencesizlik rejimi yaratıyor. Artan geçim baskısı, kadınları daha uzun saatler çalışmaya, daha güvencesiz ve daha tehlikeli işlere razı olmaya zorluyor. İş kazaları ve iş cinayetleri ise bu düzenin olağan sonuçları gibi sunuluyor. Dilovası’dan Pendik’e, sanayi havzalarından atölyelere uzanan tablo değişmiyor. Güvensiz iş yerleri, kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşması, sendikasızlığın dayatılması ve “kriz” bahanesiyle artan işten çıkarmalar, kadınların yaşam güvencesini tehdit ediyor. Son yıllarda yaşanan katliamlar bunun tesadüf olmadığını gösteriyor. Beşiktaş Gayrettepe’de bir gece kulübünün tadilatı sırasında çıkan yangında 29 işçi yaşamını yitirdi. Bolu Kartalkaya’daki otel yangınında 34’ü çocuk 78 kişi hayatını kaybetti. Kocaeli Dilovası’daki parfüm dolum atölyesinde ise üçü çocuk altı kadın işçi katledildi. Yargı ise bu düzeni cezasızlıkla tamamlıyor. Hak arayanlara hızla işleyen mekanizma, işçi katillerine gelince sessizliğe gömülüyor.

Kadın işçiler esnek çalışma yaygınlaştırıldıkça işsizlik tehdidi büyüyor, kötü çalışma koşulları işçilere dayatılıyor, sessiz kalmaları bekleniyor. Bu tabloya karşı sendikalaşma mücadeleleri, insanca bir ücret, insanca çalışma koşulları mücadeleleri kadın işçilerin en ön saflarda olduğu şekliyle sürüyor. Bir yandan tehditlerle sindirilip susturulmaya, itaat ettirilmeye çalışılan kadın işçiler, çalışma ve yaşam koşullarını değiştirmek için iradelerini ortaya koyuyor, yan yana geliyor. Koşullarını değiştirmeye, bir yanındaki işçi arkadaşıyla rekabete girerek, birbirinden umutsuz olarak değil; birbirlerine güvenmeyi seçerek başlıyorlar. Çünkü dönem o kadar net gösteriyor ki bireysel bir kurtuluş mümkün değil. İşsizlik herkesin tepesinde bir tehdit, güvenceli çalıştığını düşündüğün iş yerin her an seni bir İŞKUR programı üzerinden geçici bir işçi ile değiştirebilir. Bu yıl maaşına yapılacak zam sözde enflasyonun bile çok altında kalabilir. Zorunlu mesaiye ses çıkardığında kodlarla işten atılmakla tehdit edilebilirsin. En hızlı ben çalışacağım diye performans hedefini tepeye çekip iş yerindeki rekabetçi ortama kapılmışken azaltılan mola süren ile hem fiziksel hem zihinsel olarak tükenebilirsin, yarın o performans çıtasının altına düşeceğin kadar işçilerin sınırları zorlanmaya çalışılabilir, işten çıkarmalar yapıldığı için üç işçinin işi, bir maaş alan sana yüklenebilir... Kaçış yok tek başına.

Sermayenin devleti

Hal böyleyken devlet açık bir biçimde sermayeden yana saf tutuyor. 2025 yılı, bunu en çıplak haliyle gösteren yıllardan biri oldu. Gerek belirlenen yeni asgari ücret, gerek işçilerin yükselttiği mücadelelere karşı tutumu, gerekse kadınlara layık görülen güvencesiz ve bağımlı yaşam bu gerçeği bir kez daha ortaya koydu. Sendikalaşan işçilerin değil yanında durmak grev kırıcılığının önünü açtı. Örneğin, Smart Solar grevi sırasında yaşananlar... Patronun grev kırıcılığını sürdürmesini engellemek için fabrikada bulunan malzemelerin çıkışını engelleyen işçilere mahkeme kararları çıkartıldı. Fabrika önüne çevik polisler yığıldı. Smart Solar patronu polis eşliğinde bir tır malzemesini fabrikadan çıkardı. İşçiler grev kırıcılığına tepki gösterirken polisin engeli ile karşılaştı.

Aile politikaları sermayeye destekten ayrı değil

Şunu açıkça gördük: “aile politikaları” ile güvencesiz hayat dayatması birbirinden kopuk değil; tam tersine birbirine göbekten bağlı. 2025’in aile yılı ilan edilmesi tesadüf değildi. Ekmek ve Gül dergisinde yıl boyunca farklı yazılarda da ele alındığı gibi kadınları eve, güvencesizliğe ve bağımlılığa mahkum eden bu politikalar, sermaye düzeninin ihtiyaçlarıyla birebir örtüşüyor.

Bu sürecin kadınlara dönüşü ise daha fazla şiddet oluyor, olacak. Devlet, bir yandan yaşamı güvencesizleştirirken diğer yandan şiddeti önleme sorumluluğunu da halka yüklüyor. “İşaret verin” diyerek sorumluluğu gizliyor. Kendi sorumluluğu ise ortada: Sermayedarların yüzü gülsün, saray düzeninin dayanakları güçlensin diye halkın yaşamını güvencesizleştirirken, kadınları bu uğurda şiddete mahkum ediyor ve bunun sorumluluğunu almıyor. Dergimizin orta sayfasında da bu tartışmayı derinleştiriyoruz.

2026’ya girerken mücadele zorunluluğu

Tam da bu nedenle, 2026’ya girerken kadın işçi ve emekçilerin karşı karşıya olduğu tabloyu parçalı değil, bütünlüklü görmek zorundayız. Yoksulluk, güvencesizlik ve iş cinayetleri birbirini besleyen bir zincir haline gelmiş durumda. Bu karanlık tablonun karşısına dayanışmayı, örgütlü mücadeleyi ve eşit, güvenceli bir yaşam talebini koymak bugün bir tercih değil; kadın işçiler için hayati bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor.

İktidar, yoksulluğu ve güvencesizliği derinleştirirken bu koşulları aynı zamanda yönetilebilir kılmayı hedefliyor. Düşük ücret, işten atma tehdidi ve cezasızlık politikalarıyla işçi ve emekçiler kontrol altında tutulmak isteniyor. Ancak başka bir gerçeklik daha var: biriken öfke. Bu öfke yalnızca geçinememekten değil yok sayılmaktan, değersizleştirilmekten, güvencesizliğe mahkum edilmekten ve her gün biraz daha hayattan vazgeçmeye zorlanmaktan besleniyor. Asıl soru, bu öfkenin nereye akacağı.

İnsanca bir ücret, güvenceli iş, iş cinayetlerine karşı yaşam hakkı, kamusal kreş ve bakım hizmetleri, sendikal hakların önündeki engellerin kaldırılması, iş yerlerinde ve hayatın her alanında şiddetin önlenmesi… Bunlar kadın işçilerin mücadelesinin temel başlıkları.

2026, işçi ve emekçi kadınlar açısından yalnızca daha fazla yoksulluk ve güvencesizlik yılı olmak zorunda değil. Bu düzenin dayattığı koşullara karşı biriken öfkenin, dayanışma ve örgütlü mücadeleyle birleştiği ölçüde eşit, güvenceli ve insanca bir yaşam mücadelesinin yılına dönüşmesi mümkün. Bu öfkenin dağılıp gitmesine değil, ortak talepler etrafında birleşerek örgütlü bir güce dönüşmesine ihtiyaç var. İşçi ve emekçi kadınların 2026’ya giderken yükselttiği itiraz, ancak somut ve kazanılabilir taleplerle birleştiğinde gerçek bir karşılık bulabilir. Bugün kadınların yaşamından süzülen ihtiyaçlar, aynı zamanda mücadelenin de başlıklarını oluşturuyor:

• Asgari ücret insanca yaşam düzeyinde belirlenmeli.

• Eşit işe eşit ücret güvence altına alınmalı.

• Güvenceli ve tam zamanlı istihdam esas olmalı.

• İş cinayetlerine karşı yaşam hakkı temel alınmalı.

• Kreş hakkı sosyal yardım değil, kamusal bir hak olmalı.

• Kayıt dışı çalışmaya son verilmeli.

• Barajsız sendika, yasaksız grev hakkı tanınmalı.

• İşten çıkarmalar yasaklanmalı, güvenli çalışma ortamları sağlanmalıdır.

Bu talepler yalnızca kadınların değil, tüm işçi sınıfının ortak talepleridir. Belirleyici olan ne kadar yüksek sesle söylendiği değil; ne kadar örgütlü ve kararlı biçimde savunulduğudur. Biriken öfke ancak mücadeleyle birleştiğinde bu düzenin dayattığı yoksulluğa, güvencesizliğe ve ölüme gerçek bir karşılık yaratabilir.

Fotoğraf: Evrensel

İlgili haberler
‘Ev kirasına çalışıyoruz’

Sincan’da kadın işçiler, açlık sınırının altındaki asgari ücretle kirayı, faturaları ve çocukların ihtiyaçlarını karşılamanın imkânsızlığını anlatıyor.

‘Hayatlarımız olmuş arabesk: borçlar, krediler...’

‘Yine bir gün derneğin önünden geçen bir arabadan yine bir arabesk şarkı dertli dertli yükseliyor. Kadınlardan bazıları gülüyor: Hayatlarımızın fon müziği bu.’

Bir fabrika, üç sömürü

‘22 yaşında genç bir işçi olarak fabrikada üç ayrı sömürü düzeni görüyorum. Çok can yakıcı ama biz işçi sınıfı güçlüyüz.’


Editörden