Markete girip bir kilo domates aldığımızda aklımızdan geçen genellikle fiyat oluyor. Domatesin içinde ne olduğunu pek sormuyoruz, sorsak da öğrenmenin bir yolu yok. Oysa bu soru, Türkiye tarımının son 70 yılının hikayesini içinde taşıyor.
Türkiye'nin kimyasal ilaçla tanışması aslında tarladan değil, sıtmayla mücadeleden başladı. 1940'ların sonunda sivrisineğe karşı uçaklardan DDT atıldı, sonuç başarılı sayılınca yöntem hızla yaygınlaştı. Oysa DDT baştan beri bir tarım ilacıydı. Böcek öldürücü etkisini keşfeden kimyager, bir tarım ilacı şirketinde çalışıyordu ve madde ilk olarak patates tarlalarındaki zararlılara karşı satışa sunulmuştu. Savaş yıllarında askerleri bitten, halkı sıtmadan korumak için kullanılınca ünlendi. Savaş bitince de geri döndüğü yer yine tarla oldu. Türkiye'de de sivrisineğe karşı ilaç atan uçaklar, pilotlar ve ekipler kısa sürede tarlaya yöneltildi. 1950'de Çukurova'da pamuk tarlaları uçakla ilaçlanmaya, buğday tarlalarında yabancı otlara karşı ilaç kullanılmaya başlandı. Marshall yardımlarıyla devlet üreticiyi traktöre ve makineye özendirirken, makinenin yanında ilaç da köye girdi. Halka söylenen, ilaçla verimin artacağı ve köylünün kazanacağıydı. Ama asıl kazanan kimya sanayisiydi.
‘Ürün garanti olsun’ diye bol bol atılan ilaçlar…
İlk yıllarda ilaçlamayı büyük ölçüde devletin zirai mücadele teşkilatı yapıyordu. 1980'den sonra devlet sahadan çekildi, yerini ilaç şirketleri ve zirai ilaç bayileri aldı. Bugün çiftçiye hangi ilacı ne kadar atacağını çoğu zaman o ilacı satan kişi söylüyor. Üretici girdiyi borçla alıyor, ürünü kaybetme korkusuyla "garanti olsun" diye fazlasını atıyor. Sonuç ortada: Resmi verilere göre son 30 yılda ülkede kullanılan pestisit miktarı neredeyse ikiye katlandı. En çok ilacın atıldığı yerler de Adana, Antalya, Manisa gibi yoğun sera ve meyve üretiminin yapıldığı iller.
Türkiye, pestisit nedeniyle geri çevrilen ülkeler arasında
Yasaklamak da tek başına bir şey değiştirmiyor. Türkiye'de yıllar önce yasaklanmış ilaçların kalıntıları, bugün hâlâ Avrupa'ya ihraç edilen ürünlerde çıkıyor ve Türkiye, pestisit nedeniyle geri çevrilen ürünlerde her yıl listelerin ilk sıralarında yer alıyor. Demek ki yasaklı ilaçlar hâlâ bir şekilde satılıyor ve tarlaya ulaşıyor. Her seferinde hepimizin aklına şu soru geliyor: Avrupa'nın sınırdan geri çevirdiği domates, biber, limon nereye gidiyor?
Marketlerin ‘kontrol ediyoruz’ sözünün içi boş
Bugün sebze meyve satışında belirleyici güç büyük market zincirleri. Pazarın yarısından fazlası birkaç büyük zincirin elinde. Pazarın bu kadarını kontrol eden şirketler, raftaki ürünün sorumluluğundan da kaçamıyor. Geçtiğimiz ay Greenpeace'in İstanbul'da A101, BİM, CarrefourSA, Migros ve ŞOK şubelerinden aldığı 20 domates bağımsız bir laboratuvarda incelendi. Üç domateste mevzuata aykırı kalıntı çıktı. A101'in Ataşehir şubesinden alınan domateste 2010'dan beri yasak olan bir madde, BİM'in Sultanbeyli ve CarrefourSA'nın Kadıköy şubelerinden alınan domateslerde ise domateste kullanılmasına izin verilmeyen ilaçların kalıntısı bulundu. Üstelik bu iki domates, reyondaki kayıtlara göre "iyi tarım" logoluydu. Greenpeace'in marketlerin hem analiz sonuçlarını hem de pestisit politikalarını puanladığı karnede A101, BİM ve CarrefourSA 100 üzerinden sıfır aldı, ŞOK 30, Migros ise 20 puanda kaldı.1 Örneklem küçük ve sonuçlar bütün şubelere genellenemez, ama tablo marketlerin "biz kontrol ediyoruz" sözünün ne kadar içi boş olduğunu gösteriyor.
Aslında market zincirlerinin bir kısmı yıllardır pestisit analizi yaptırıyor, yani bu yeni bir şey değil. Yeni olan, sonuçların kamuoyuyla paylaşılması. Bugüne kadar bu analizlerin sonuçları tüketiciye açıklanmıyordu. Sonuçları paylaşma yönünde ilk adımların atılmaya başlanması, tüketicinin raftaki meyve ve sebzenin sağlıklı ve güvenilir olduğuna dair şüphelerinin arttığını gösteriyor.
Güvenilir gıdaya ulaşmak, marketlerin insafına bırakılamaz
Oysa pestisit analizinin yapılması, sonuçların açıkça paylaşılması ve güvenilir gıdaya ulaşmak, marketlerin insafına bırakılacak bir iş değil. Bunu herkes için eşit biçimde sağlayabilecek olan devlet. Bugün hangi ilacın kime, ne kadar satıldığını, yıllar önce yasaklanan maddelerin nasıl hâlâ tarlaya ulaşabildiğini, Avrupa'dan geri dönen ürünlerin sonunda kimin sofrasına gittiğini bilmiyoruz. Bunları sormak ve cevabını kamuoyuyla paylaşmak da devletin işi.
Tarımdaki ilaç yükünü azaltmanın yolları da aslında biliniyor. İlacı yalnızca gerçekten gerektiğinde kullanan entegre mücadele, zararlıya karşı doğal düşmanlarını ya da feromon tuzaklarını kullanan biyolojik ve biyoteknik yöntemler, ilacın kaydının tutulduğu ve denetlendiği iyi tarım, sentetik ilaç kullanılmayan organik tarım bunlardan bazıları. Devlet bu uygulamalara destek veriyor ama bu destekler yeterli değil. Bu yola giren çiftçi verim kaybının, belgelendirme masraflarının, pazar bulma derdinin altında yalnız kalıyor. Üstelik çiftçiye hangi ilacı atacağını hâlâ ilacı satan bayi söylüyor. Devletin bu konudaki teşvik ve desteklerinin artması, yaygınlaşması ve üreticinin bu geçişte yalnız bırakılmaması gerekiyor.
Meselenin görünmeyen yüzü: Mevsimlik tarım işçileri
Bir de meselenin en görünmeyen tarafı var: tarladaki işçiler. Bu zehrin bedelini ilk önce onlar ödüyor, sonra da o ürünü sofrasına koyan bizler. Tüketici olarak biz kalıntıyla karşılaşıyoruz, onlar ise ilacın kendisiyle. Mevsimlik tarım işçileri çoğu zaman eldivensiz, maskesiz, sırtında pompayla ilaç atıyor, ilaçlanmış tarlaya beklemesi gereken süre dolmadan girip hasada başlıyor. Tarla kenarına kurulan çadırlarda boş ilaç bidonları su kabı olarak kullanılıyor. Bu işçilerin büyük kısmı kadın; kimi hamile, kimi yanında çocuğuyla tarlada. Baş ağrısı, bulantı, ciltte yanma çoğu zaman "yorgunluktandır" diye geçiştiriliyor, uzun yıllar maruz kalmanın bedeli ise hiçbir kayda geçmiyor. Bu işçilerin sağlığını düzenli olarak kim takip ediyor, koruyucu ekipmanı kim sağlıyor, ilaçlama sonrası bekleme süresine uyulup uyulmadığını kim denetliyor? Bu sorular cevapsız kaldıkça, marketlerin yayımladığı raporlar da raftaki domatesin hikayesinin yalnızca küçük bir parçasını anlatacak.
1 Greenpeace Türkiye, "Greenpeace'ten marketlere pestisit karnesi: İçinde Ne Var?", 1 Eylül 2026. greenpeace.org/turkey
Fotoğraf: Freepik
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















