Bir çocuk ağır bir suç işlediğinde çocuk olmaktan çıkar mı? 14 yaşındaki bir çocuğun işlediği suçun ağırlığı onu 16; 16 yaşındaki bir çocuğunki ise onu yetişkin yapabilir mi? Bu yazının hazırlandığı sırada Adalet Komisyonunda kabul edilerek Genel Kurul gündemine alınan Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, bu sorulara fiilen “evet” diyor.
Teklif; çocuklara verilecek cezaların sınırlarını yükseltiyor, belirli suçlarda yaş küçüklüğü hükümlerinin uygulanmamasına imkan tanıyor, çocukluk dönemindeki mahkumiyetleri tekerrüre esas hale getiriyor. İnfazın kapalı ceza kurumunda başlamasını, eğitimevine geçişin “iyi hal” değerlendirmesine bağlanmasını öngörüyor.
Bu değişikliklerin tümü birlikte okunduğunda teklifin asıl yönelimi ortaya çıkıyor: Çocukluk, 18 yaşından küçük herkese ait nesnel bir hukuki statü olmaktan uzaklaştırılıp “hak eden” çocukların yararlanabileceği koşullu bir koruma alanına dönüştürülüyor. Oysa çocukların yetişkinlerden farklı hakları bulunduğunun kabul edilmesi; çalıştırılmalarına, evlendirilmelerine ve yetişkinler gibi cezalandırılmalarına sınırlar konulması uzun toplumsal mücadelelerin kazanımlarıdır.
Çocukluk ezelden beri var olan bir hukuki statü değildir
Sanayi Devrimi’nin fabrikalarında çocuk, daha ucuz ve kolay denetlenebilir bir işçiydi. Yoksul çocuklar için “çocukluk”, çalışmadan geçirilebilecek ayrı bir yaşam dönemi değildi. İngiltere’de çocuk emeğinin sınırlandırılması, işçi sınıfının ve toplumsal reform hareketlerinin uzun mücadelesi sonucunda gündeme gelebildi. 1833 Fabrika Yasası dokuz yaşından küçük çocukların tekstil fabrikalarında çalıştırılmasını yasakladı; daha büyük çocukların çalışma sürelerini sınırladı ve çocuk işçiler için eğitim zorunluluğunu getirdi. Ardından gelen düzenlemeler çocukların ve gençlerin çalışma sürelerini giderek daralttı.
Bu kazanımlar bugünün ölçüleriyle yetersizdi. Fakat önemli bir ilkeyi hukuk alanına taşıdı: Çocuk, ailesinin geçim sıkıntısı veya işverenin ucuz emek ihtiyacı karşısında sınırsızca tasarrufa konu olabilecek küçük bir insan değildi. Çocuğun gelişimi, eğitimi ve korunması toplumun ve devletin sorumluluk alanına giriyordu.
Çocuğun çalıştırılmasını sınırlamak ise tek başına yetmezdi. Çocuk çalışmayacaksa nasıl beslenecek, kim tarafından bakılacak, nasıl eğitim görecekti? Çocukluğun gerçek bir hak statüsüne dönüşebilmesi için bakımın, eğitimin ve sağlığın ailenin imkanlarına bırakılamayacağının kabul edilmesi gerekiyordu.
1917 Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği’nde eğitim, kreşler, çocuk yuvaları ve sağlık hizmetleri kamusal sorumluluk olarak örgütlendi; çocukların bakımı devletin görevi kabul edildi. Bakımın toplumsallaştırılması, kadınların eğitime, üretime ve siyasal yaşama katılabilmelerinin de koşullarından biriydi. Bu anlayış uluslararası hukukta da karşılık buldu. 1924 Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi çocukların gelişme koşullarının sağlanması, aç ve hasta çocukların korunması gerektiğini ilan etti. 1959 Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi ayrım gözetmeme, eğitim, sosyal güvenlik ve sağlıklı gelişme ilkelerini benimsedi. Ancak bildirgeler devletler bakımından bağlayıcı değildi.
1989 tarihli Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile 18 yaşından küçük herkes çocuk kabul edildi; çocuk kendisine ait hakları bulunan bir kişi olarak tanındı ve üstün yararı temel ilke haline geldi. Çocuk adaletinde amaç yalnız cezalandırmak değil, çocuğun onurunu korumak ve toplumla bağ kurmasını sağlamaktı. Özgürlüğünden yoksun bırakma ancak son çare olarak uygulanabilirdi.
“Suça sürüklenen çocuk” kavramı da bu tarihsel kavrayışın ürünü olup çocuğu işlediği suçla özdeşleştirmek yerine, onu suçla buluşturan toplumsal koşulların ve devletin koruma sorumluluğunun sorgulanmasını gerektirir.
Çocukluk suçun ağırlığına göre geri alınabilir mi?
Teklif sahipleri çocukları suçtan korumayı amaçladıklarını söylüyor. Düzenlemede silahların çocukların ulaşamayacağı biçimde saklanması, çocuklara kesici alet satışının yasaklanması gibi hükümler de var. Fakat teklifin bütünü, çocuğa özgü ceza rejimini daraltıyor ve kapatmayı esas haline getiriyor.
Teklif hem 12–15 hem de 15–18 yaş grubundaki çocuklara verilebilecek cezaların sınırlarını yükseltiyor. Kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarında ise hakime, 15–18 yaşındaki çocuk hakkında yaş küçüklüğü hükümlerini uygulamama; ceza sorumluluğu bulunan 12–15 yaşındaki çocuğa da bir üst yaş grubunun ceza rejimini uygulama yetkisi veriyor. Oysa farklı ceza rejimi, çocuğa işlediği suç hafif olduğu için tanınmış bir hoşgörü değildir. Çocuğun algılama, sonuçları değerlendirme, dürtülerini denetleme ve davranışlarını yönlendirme kapasitesinin gelişme halinde olduğu kabulüne dayanır. Suçun ağır olması bu gerçeği ortadan kaldırmaz. 14 yaşındaki bir çocuk ağır suç işlediğinde 16; 16 yaşındaki çocuk da yetişkin olmaz.
Fiilin ağırlığı temel cezada zaten karşılığını bulur. Aynı ağırlığın yaş güvencelerini kaldırmak için de kullanılması, çocuğun ikinci kez cezalandırılması anlamına gelir.
Üstelik bu sonuç kastın ağırlığı, amaç ve saik, suçun işleniş biçimi ve önceki mahkumiyet gibi geniş ölçütler üzerinden hakimin takdirine bırakılarak aynı yaştaki ve benzer gelişim düzeyindeki çocuklar hakkında farklı kararlar verilmesi mümkün hale getiriliyor. Çocukluk statüsünün sonucu, yaş gibi nesnel bir olguya değil, yargıcın değerlendirmesine bağlanıyor.
Çocuğu geçmişindeki fiile sabitlemek
Bugün 18 yaşından önce işlenen fiiller, daha sonra işlenen suçlar bakımından tekerrüre esas alınmıyor. Teklif bu sınırı 15 yaşa indiriyor. Böylece 15 yaşını doldurmuş bir çocuğun mahkumiyeti, sonraki yargılamalarda infaz rejimini ağırlaştırabilecek.
Bu değişiklik, çocuk hukukunun temelindeki gelişme ve değişme olasılığının kabulünü tersine çeviriyor. Tekerrür, çocuğu geçmişteki davranışından ibaret sayarak çocukluk dönemindeki fiili gelecekteki tehlikeliliğin göstergesine dönüştürüyor.
Teklifin gerekçesi düzenlemeyi, suç örgütlerinin çocukları tekrar tekrar kullanmasını önleme amacıyla açıklıyor. Ancak devletin görevi çocuğu suç örgütlerinden korumak ve çocuğun o çevreden çıkabileceği koşulları yaratmaktır. Aksi, örgütlü suçun sorumluluğunu yetişkinlerden ve kamudan alıp çocuğun sırtına yüklemektir.
Önce kapat, sonra eğitime layık olup olmadığına karar ver
Aynı tersine dönüş infaz sisteminde de görülüyor. Mevcut sistemde çocuk hükümlülerin cezalarının çocuk eğitimevlerinde infaz edilmesi esas. Teklif ise infaza kapalı ceza infaz kurumunda başlanmasını, çocuğun ancak “iyi halli” bulunduğunda eğitimevine ayrılmasını öngörüyor.
Böylece eğitimevinde infaz, çocuğa özgü infaz rejiminin başlangıç noktası olmaktan çıkar; çocuğun kapalı kurumda göstereceği uyum karşılığında yararlanabileceği koşullu bir olanağa dönüşür. “İyi hal” değerlendirmesinin kurum kurallarına uyum üzerinden yapılması ise eşitsiz sonuçlara yol açar. Travma, bağımlılık, ruhsal sorun veya davranış güçlüğü yaşayan çocuklar, en fazla desteğe ihtiyaç duyanlar oldukları halde kapalı kurumdan çıkmaları en güç olanlar haline gelir.
Bütün bu düzenlemeler aynı cümlede birleşiyor: Çocuklara özgü hukuk, bütün çocuklar için geçerli bir güvence olmaktan çıkarılıp suçun adına, çocuğun geçmişine ve kurum içindeki davranışlarına göre daraltılabilen bir ayrıcalığa dönüştürülüyor.
Devletin sorumluluğundan çocuğun sorumluluğuna
Teklifin gerekçesinden, çocukların suça sürüklenmesinin nedenlerinin pekala bilindiği anlaşılıyor. Yoksulluk, aile içi sorunlar, okuldan kopma, bağımlılık, dijital ortamlar, akran etkisi ve suç örgütlerinin çocukları kullanması gibi nedenler metinde açıkça sayılıyor. Çocuğun suçla ilişkisinin toplumsal koşullar ve yetişkinlerin müdahalesi içinde şekillendiği kabul ediliyor.
Fakat bu tespitin ardından yoksulluğu azaltacak, çocuğun okulda kalmasını sağlayacak bağlayıcı politikalar gelmiyor. Mahallelerde yeterli uzman görevlendirilmesi; ücretsiz kültür, sanat ve spor alanları açılması; okullarda ücretsiz bir öğün yemek verilmesi, okuldan kopuşu önleyecek destek hizmetleri öngörülmüyor. Yoksulluk ve güvencesizlik düzenine dokunulmazken çocuğun cezası artırılıyor.
Bu sorumluluk değişimi teklifin dilinde de görülüyor. Mevzuattaki “suça sürüklenen çocuk” tanımı çıkarılarak yerine “adli süreçteki çocuk” tanımı getiriliyor. Teklif sahipleri bunun masumiyet karinesini koruyacağını savunuyor. Oysa “suça sürüklenen çocuk”, çocuğu işlediği ileri sürülen fiille özdeşleştirmekten kaçınan bir kavramdır.
Daha önemlisi, “suça sürüklenme” çocuğu bu noktaya getiren koşulları görünür kılar: Çocuğu kim sürükledi? Hangi yoksunluklar, hangi yetişkinler, hangi kurumların ihmali onu suçla buluşturdu? “Adli süreçteki çocuk” ise yalnızca çocuğun yargı mekanizması içindeki yerini tarif eder. Artık çocuğun neden burada olduğu değil, hakkında hangi işlemin yapılacağı konuşulur.
Çocuk hukukunun tarihsel gelişimi, çocuğun davranışları karşısında yetişkinlerin, toplumun ve devletin sorumluluğunu büyütmüştü. Teklif bunun tersini yapıyor: Devletin önleme ve koruma sorumluluğunu küçültürken çocuğun cezai sorumluluğunu büyütüyor.
Koruma mı, gözetim ve disiplin mi?
Teklifte “yönlendirme tedbirleri” adı altında yeni uygulamalar da var. Ceza sorumluluğu bulunmayan çocukların sosyal hizmetlerde görevlendirilmesi, okuma faaliyetlerine katılması, çevre temizliği yapması, bağımlılık tedavisine yönlendirilmesi ve dijital risklerden korunması öngörülüyor.
Çocuğun kültür, kitap ve sporla buluşması; bağımlılık yaşayan çocuğun tedaviye erişmesi gereklidir. Ancak bunların kamu hizmeti olarak değil, adli süreç sonunda saatle ölçülen zorunluluklar biçiminde düzenlenmesi koruma ile cezalandırma arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.
Burada çocuğa sosyal hak sunan değil; onu izleyen ve uyum göstermediğinde karşısına kolluğu çıkaran bir devlet modeli beliriyor. Dijital takibin sınırları da yeterince açık değil; koruma amacı ölçüsüz gözetimin gerekçesi haline gelebilir.
Devlet çekilirken yük yine kadınlara kalıyor
Teklif, ailenin çocuğa karşı bakım ve destek yükümlülüklerini yerine getirmemesine ilişkin cezaları artırıyor. Ancak kamusal destek mekanizmaları güçlendirilmeden ailenin cezai sorumluluğunun büyütülmesi, çocukların yaşadığı toplumsal sorunları yeniden evin içine kapatma tehlikesi taşıyor.
Çocuğun okuldan kopmaması, bağımlılıktan ve suç örgütlerinden korunması, cezaevi ziyaretlerinin yapılması ve tahliye sonrasında yeniden hayata tutunması “ailenin görevi” sayıldığında, bu görevleri fiilen kimin üstleneceğini biliyoruz. Okul ve hastane yollarıyla, sosyal hizmet kurumlarıyla, karakol ve adliye kapılarıyla çoğunlukla anneler uğraşıyor.
Devlet ücretsiz, sürekli ve nitelikli bakım ile sosyal destek hizmetlerinden çekildikçe çocukların yaşadığı her sorun annenin yetersizliği gibi gösteriliyor. Teklif çocuğu daha ağır ceza ve infaz koşullarıyla karşı karşıya bırakırken sürecin maddi ve duygusal enkazını da kadınların omuzlarına yüklüyor.
Savunduğumuz cezasızlık değil, çocukluk hakkı
Bu düzenlemelere yöneltilen her itirazın karşısına aynı soru çıkarılacaktır: “Ağır bir suç işleyen çocuk cezasız mı kalsın?”
Mevcut hukukta ceza sorumluluğu bulunan çocukların fiilleri yaptırımsız değildir; ağır suçlara bugün de uzun süreli hapis cezaları verilmektedir. Tartıştığımız şey, çocuğun ceza sorumluluğunun yetişkinle aynı esaslara göre değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve işlediği fiil nedeniyle çocuklara özgü hukuki güvencelerden mahrum bırakılıp bırakılamayacağıdır.
Mağdurun adalet talebi değerlidir ve görmezden gelinemez. Fakat mağdurun acısıyla çocuk hakları arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur. Suçun nedenlerini ortaya çıkarmak, tekrarını önlemek, mağdurun zararını gidermek ve çocuğun toplumla yeniden bağ kurmasını sağlamak adaletin parçasıdır.
Kaldı ki daha uzun hapis cezalarının çocukları suçtan uzaklaştırdığına dair bir güvence de yoktur. Kapalı kurumlar ise onları eğitimden, ailelerinden ve toplumsal yaşamdan uzaklaştırır. Çocuğun değişme ihtimalini güçlendirmeyen ceza, toplumu daha güvenli kılmaz.
Çocukluk hakkı yalnız “masum” veya yetişkinlerin korunmaya layık gördüğü çocuklara ait değildir. En ağır fiili işleyen, en çok öfke duyulan, yaşamı boyunca en az korunmuş çocuk da çocuktur. Hukukun temel ilkeleri tam da toplumun öfkesinin yükseldiği yerde gereklidir. Bir hakkın gerçek bir hak olup olmadığı, en zor durumda olanlar için de geçerli olup olmadığıyla anlaşılır.
Çocukluk biyolojik bir yaş aralığından ibaret değildir. İşçi sınıfının çocuk emeğine karşı mücadelesiyle, kadınların bakımın toplumsallaştırılması talebiyle ve çocuk hakları mücadelesiyle kurulmuş bir koruma alanıdır. Bu alanın sınırları, çocuğun işlediği fiile göre yeniden çizilemez.
Bugün savunduğumuz yalnız suçla temas eden çocuklar değildir. Bütün çocukların, ne yaşamış ve ne yapmış olurlarsa olsunlar, çocuk olmaktan doğan haklarının pazarlık konusu yapılamayacağını savunuyoruz. Çünkü çocukluk, iyi davranış karşılığında kazanılan bir ayrıcalık değil; hiçbir çocuğun elinden alınamayacak bir haktır.
Görsel: Canva pro yapay zeka
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















