“Dünya, onu nasıl kullanacağını bilene aittir.”
Max Stirner
Kıymetli hazirun,
Siz bu satırları okuduğunuzda Janus eşiğinden geçmiş, yepyeni bir rakamla başlıklandırdığımız bir yılın taptaze günlerini yaşıyor olacağız. Zaman öyle izafi ve isimlendirilemez bir şey ki ben bu satırları geride bıraktığımız yılın son haftasında yazıyorum ve sizinle birlikte oradaki gelecekte yeni yıla girmiş gibi hissediyorum. Hatta günlerden 21 Aralık ve tam şu an saat 22.19, Savage Garden dinliyorum; yazımı okuyacağınız on küsur gün sonraki cumartesine benim uyanacağımın garantisi bile yokken geldim oraya…Çılgınca! O arada ölmüş olsam bu satırları X’te paylaşırsınız, viral olur. Sonra yine adımı yalnızca hayattaki dostlarım ve akrabalarım hatırlar. Bu hiçbir şeyi daha anlamsız yapmıyor, aksine her anı yeniden anlamlı kılıyor.
Son zamanlarda anarşist külliyattan okumalar yapıyorum ve beklenmeyen bir netice olarak nihayet babamı anlıyor ve onu daha iyi tanıyorum! Size babama çok benzettiğim bir Alman filozoftan bahsedeceğim bugün. Max Stirner olarak biliniyor ama asıl adı Johann Kaspar Schmidt. Yok yok, babam filozof olarak tanınmıyor ne yazık ki… Çok başka türlü tanındığını söyleyebilirim.
Stirner, 1806 yılında Almanya’da doğmuş, bir böcek ısırması sonucu ölene kadar bu dünyada 49 yıl yaşamış. Çok istikrarlı bir hayatı yok; okuduğu okulu iki defa bırakmış, sınavlarını zor vermiş, iki evlilik yapmış, ilk eşini doğum yaparken kaybetmiş, ikincisiyse sıtkı sıyrılınca onu terk etmiş. İş olarak yine ara ara bıraktığı lise öğretmenliği yapmış, ikinci eşinin parasını batırdığı bir sütçülük girişimi olmuş. Bir zamanlar aşkından perişan olan ikinci eşi Marie Dähnhardt’ın “borçlu, bencil ve kurnaz” diye tanımladığı bir adam olan Stirner arkasında “Biricik ve Mülkiyeti” adında ayrıntılı bir felsefe kitabı bırakmış. Eseri vaktinde ona para kazandırmasa bile epey ses getirmiş, öyle ki Karl Marx dahi bu esere sayfalarca polemik yazmış.
Babam, İbrahim Gür, babası ölünce dilsiz ve sağır annesi tarafından küçük yaşta terk edilmiş, babaannesi tarafından bakılmış, ilkokulu bitirmemiş, evden kaçtığı geceler bazen mezarlıklarda dahi uyumuş, geçici işlere girip sıkılınca çıkmış bir adam. Annem de onu “bencil, kurnaz ve yalancı” olarak tanımlar rahatlıkla.
Kahveci İbraam çizgi roman, mecmua ve gazete okumayı çok severdi. Etkileyici bir ses tonuna ve bir yığın hikayeye sahip olduğu için etrafında dolandırabileceği bir dolu gönüllü insan eksik olmazdı. En çok da bizi dolandırmıştır sanırım.
Fırıncılıktan mandıracılığa, çay ocağı işletmekten nehirden botla mülteci kaçırmaya bir dolu marifeti olsa da o bu işlerde altı aydan fazla duramaz, hele yaz gelince soluğu Tunca kıyısında balık tutmakta alırdı. Nehir kıyısında yazsaydı birkaç ciltlik Oblomov külliyatı olurdu onun da. Abarttığımı sanıyorsanız çok yanılırsınız.
Parasız kaldığında annemin elindekini bir şekilde alır, annemde yoksa evdeki kap kacağı, küçük tüpü, ne bileyim satılacak her şeyi satabilirdi. Sigara ve şaraba ekmekten fazla ihtiyaç duyar, tek kişilik odalarda hepimizi zehirleyecek bir bencillikle tüketir, bulamazsa genel ahlaka uygun bulmayacağınız değişik yollara sapabilirdi. 50 küsur yaşında mide kanserinden vefat ettiğinde hâlâ eşi ve çocukları tarafından bakılıyor olduğuna göre, yalnız ölüp arkadaşları tarafından gömülen Stirner’e göre daha şanslı olduğunu düşünebiliriz. Ah, ama aynı şekilde bir önemle anılmıyor olması onun için bir şey değiştirmez. Çünkü YAŞADI. Hem de nasıl istiyorsa öyle.
Ben tabii ki şu yaşıma kadar annemin, yani babamdan ıstırap çeken bizim tarafımızı tutmaktaydım. Bunda şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan şey şu ki babamın bu dünyada bir tek kendisi varmış gibi yaşama halini de anlayabiliyorum nihayet. Bu yaşıma kadar etrafımdaki herkese karşı sorumlu hissetmiş, öyle yaşamış biri olarak içimde gölgeli bir yerde taşıdığım babamı buldum.
Ne kadar insan varsa o kadar farklı yaşama hali de var. Öyle ya da böyle dünyada yaşarken ürettikleriyle, neden olduklarıyla, sadece var olarak dahi değiştirdikleri pek çok şey var. Ben özellikle sosyal normların dışında ve onlara karşı olan insanları tanımaya temayül gösteriyordum, o insanlar nasıl oluşuyorlardı? Kurallara uymayan öğrencilerime, isyanın kıyısında, içinde, yöresinde olanlara dikkatle bakıyordum. Son yıllarda da yön değiştirip itaati benimseyenlere, iradeli bir şekilde çalışanlara, sabırla hedeflerine ilerleyen disiplinli insanlara dikkat kesildim. Her birine baktığımda kendimi aynı ve farklı yönlerimle biraz daha tanıyıp tanımladım. Potansiyellerimiz neler ve ne kadarıyla ne yapabiliyoruz?
Teori ve pratiğin asla dengede olmayan doğasında, düşünülenle yaşananın mümkün mertebe tutarlı olduğu yerleri çok seviyorum. Mümkün olmadığında da mümkün olmayışı, derin bir anlayışla anlıyorum. Max’i, babamı, kendimi. Eşsiz biricikliğimizi. O biricik halimizle koca bir insanlık kumaşında motif olan halimizi.
Evet, yepyeni yıla bu doğuştan gelen bakma ve anlama halimin güncellenmiş haliyle giriyorum. Siz nasıl girdiniz?
Yazdıklarımı okuduktan sonra aşağıdaki mail adresime üşenmeden mektup yazan herkese çok teşekkür ederim. Sayenizde hiç yalnız değildim…
Fotoğraf: feng cheng/ Pexels
İlgili haberler
Duvara yazmak
İnsanlığın öfkesini, aşkını, müstehcenliğini ifade ettiği en eski yollardan biri duvar yazıları. Filiz Gür, duvar yazılarını, insanın öfkesini ve arzularını yazdı.
Niye Ceyda’nın Şeyma’nın, Hülya’nın hayatının peşindeyim?
Çeşit çeşit diyet, değişik değişik instagram filtreleri, hepimizin üstünde bir “daha zayıf, daha güzel, daha seksi” olma baskısı. Peki neden? Filiz Gür bu ay ‘İdeal kadın da kim?’ diye soruyor.
Adler’in gözünden yaralı ve şifacı
‘Keşke herkes eksikliğini fazlalığa dönüştürebilse senin gibi. Hasede, fesada ve savaşa dönen komplekslerle dolu dünya…’
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























