Hayat, bazen resmî evrakların söylediğinden çok daha derin, çok daha başka bir hikâyedir. Annem Sıdıka Aktaş’ın hikâyesi de bir nüfus kâğıdının ardına saklanmış hüzünlü bir aile gerçeğiyle başlamıştı.
Resmî kayıtlarda 1927 doğumlu görünürdü. Oysa asıl doğum yılı 1929’du. Kendisinden iki yıl önce bu dünyadan göç eden ablasının nüfus cüzdanı ona verilmiş, böylece annem ömrü boyunca kâğıt üzerinde iki yaş büyük yaşamıştı. Sanki hayata resmiyetin söylediğinden iki yıl daha erken değil de, iki yıl daha fazla acı, iki yıl daha fazla sabır, iki yıl daha fazla direnç yüklenerek başlamıştı.
Onun çocukluğu, kız çocuklarının kaderinin çoğu zaman evin duvarları arasına sıkıştırıldığı yıllara denk gelmişti. Okumak, öğrenmek, okul sıralarında yer almak her çocuk için doğal bir hak olması gerekirken, o dönemlerde pek çok kız çocuğu için ulaşılması zor bir hayaldi. Annem de bu hayalin peşinden büyük bir hevesle gitmişti. Okula başlamış, kalemle, defterle, harflerle tanışmıştı. Fakat bu sevinci uzun sürmedi. Daha bir ay bile dolmadan babasının katı tutumu yüzünden okuldan alınmıştı.
Bu yalnızca bir çocuğun okuldan ayrılması değildi; bir ışığın daha parlamadan söndürülmek istenmesiydi. Hatta babası, kızlarının okul yüzünden “gözünün açılmasından” korkarak okulun bulunduğu köyü bile terk edip ailesini başka bir köye götürmüştü. Annemin elinden kalemi alındı, okul yolu kapatıldı; ama içindeki öğrenme arzusu hiçbir zaman susturulamadı.
Çünkü onda kimsenin söndüremediği bir merak vardı. Ömrü boyunca nerede büyük bir yazı görse heceleyerek, sabırla, inatla okumaya çalışırdı. Harfleri ve rakamları kendi gayretiyle sökmüştü. Onun en büyük yoldaşı ise her yılbaşında bizden mutlaka istediği yapraklı Maarif takvimiydi. Her sabah o takvimin yaprağını heyecanla koparır, arkasındaki yazıları kendince okumaya çalışırdı. Dünya onun için bazen bir gazete sayfasında değil, o küçük takvim yaprağında açılırdı. Okul kapıları ona kapanmıştı ama o, kendi evini, kendi yüreğini bir okula çevirmişti. Yıllar geçince ben de ona okurdum, Ekmek ve Gül’de ona benzer kadınların hikayesini...

İçindeki pratik zekâ ve dünyadan geri kalmama isteği, yıllar sonra teknolojiyle karşılaştığında da kendini gösterdi. Telefonu başkasına ihtiyaç duymadan kullanmak, sevdiklerini kendi elleriyle aramak isterdi. Okuma yazması tam olmadığı için bize kendi dünyasından doğan, çok özel bir fihrist hazırlattı. Bu fihrist, aslında onun insanları nasıl gördüğünün resimli bir haritasıydı.
Arayacağı kişi çok temiz biriyse adının yanına süpürge simgesi yaptırırdı. Camiye yakın oturan bir akrabası için cami resmi çizdirirdi. Arabası olanı araba resmiyle, doktor olanı doktor işaretiyle rehberine kaydettirirdi. O çizgiler, şekiller ve küçük resimler onun harfleri olmuştu. Kendi kurduğu bu görsel dille, kimseye muhtaç olmadan istediği kişiye ulaşmanın özgürlüğünü yaşadı. Bugün onun o rengârenk, bilgelik dolu telefon rehberini, ellerinin değdiği en kıymetli hatıralardan biri olarak hâlâ sevgiyle saklıyorum.
Annemin hayatı, baştan sona emekle, sabırla ve mücadeleyle örülmüş bir ömür hikâyesiydi. Bir memur maaşının dar sınırları içinde altı evladı büyüttü. En büyüğü ve en küçüğü erkek, aralarında dört kız çocuğu... Altı canı aynı sevgiyle sarıp sarmalayan güçlü bir anneydi o.

Yokluk, onun ellerinde hiçbir zaman yalnızca yoksunluk olmadı. Annem yokluktan bereket, eskiden yeni, azdan çok çıkaran kadınlardandı. Biz küçükken giydiğimiz pantolonları bile kendi elleriyle örer, elbiselerimizi kendi dikerdi. Evde hiçbir şey ziyan olmazdı. Eskiyen, küçülen kazakları tek tek söker, başka kazaklardan söktüğü iplerle birleştirir, renkleri birbirine ekleyerek bize yepyeni giysiler yapardı. Bir büyüğümüzün eskisi, annemin ellerinde bir küçüğümüzün yenisine dönüşürdü. O kazaklar yalnızca ipten değil, sabırdan, sevgiden ve alın terinden örülürdü.
Evimizin kapısı da sofrası da her zaman açıktı. O dar bütçeye, o bitmeyen ev telaşına rağmen misafirimiz hiç eksik olmazdı. Annem misafiri çok severdi. Sofrasında uzaktan ya da yakından gelen bir konuk ağırlamadan içi rahat etmezdi. Altı çocuklu kalabalık sofraya her zaman bir tabak daha eklenirdi. Yokluğun ortasında bile bereketin nasıl çoğaldığını biz onun sofrasında öğrendik. Çünkü onun yüreği zengindi; sofrası da o yüreğin genişliği kadar herkese açıktı.
Fakat annemin hayatı yalnızca yoklukla, emekle ve fedakârlıkla sınanmadı. O, bir annenin taşıyabileceği en ağır acılarla da sınandı. Kızı Naime’yi ve oğlu Metin’i kendisinden önce toprağa verdi. Evlat acısı, onun yüreğinde hiç kapanmayan derin yaralar açtı. Ama o, bu büyük kayıplara rağmen dimdik durmaya, ailesine kol kanat germeye devam etti. Acısını içine gömdü; sevgisini, sabrını ve metanetini eksiltmedi.
80’li yıllar, annemin ömründe en ağır dönemlerden biri oldu. Kızı Naime gözaltına alındı ve tam 5,5 yıl boyunca cezaevinde kaldı. Annem o yıllarda cezaevi kapılarında, soğuk koridorlarda, bitmeyen görüş günlerinde yaşadı adeta. Bir anne için evladını demir parmaklıkların ardında görmek ne demekse, annem onu bütün ağırlığıyla yaşadı. Aynı yıllarda abim de gözaltına alınmış, kısa süreliğine Selimiye’ye, İstanbul Kadıköy’e götürülmüştü. Bir evladının ardından diğerine koşan, hayatını cezaevi yollarında bir nöbetçi gibi geçiren bir anneydi o. Daha sonra 90’lı yıllarda damadı da siyasi görüşlerinden dolayı 10 yılını cezaevinde geçirecekti.
Yine bir gün, kayınvalidesi oğlu cezaevine girdiği için gözyaşı döküp üzülürken, annem o bilge ve vakur hâliyle yanına oturmuştu. Kendi yüreğindeki en derin yarayı açarak onu teselli etmeye çalışmıştı:
“Bak dünür,” demişti, “benim kızım 5,5 yıl cezaevinde yattı. Ama şimdi toprağın altında yatıyor... Onu kanserden kaybettim, henüz 34 yaşındaydı. Ben hiç ağlamam. Cezaevine gidip görebilirsin, sarılabilirsin, sesini duyarsın; ama toprağın altında göremezsin.”
Bu sözler, annemin acıyı nasıl taşıdığının en sade ve en sarsıcı özetiydi. O, cezaevi kapılarını da toprağın altındaki sessizliği de bilen bir anneydi. Acıyla bilenmiş ama acıya teslim olmamıştı. Yüreği defalarca kırılmıştı ama umudu hiç eksilmemişti.
Tam 96 yıl yaşadı bu dünyada. Son anına kadar öğrenme isteğini, hayata bağlılığını ve memleket meselelerine duyduğu ilgiyi kaybetmedi. Ülkenin derdiyle dertlenir, güzel günlerin geleceğine inanırdı. Yaşadığı bütün fırtınalara, cezaevi yollarına, evlat kayıplarına ve hayatın ağır yüklerine rağmen içindeki ışığı hiç söndürmedi. Onun en büyük miraslarından biri de bu umuttu: Ne olursa olsun yarına inanmak, karanlığın içinden bile aydınlık bir yol aramak...
Annem Sıdıka Aktaş, bu hayattan bir direnç çiçeği gibi geçti. Kökleri acıyla, emekle ve sabırla beslendi; ama dalları hep göğe, sevgiye, öğrenmeye ve umuda uzandı. Kendi çizdirdiği süpürgeli, camili, arabalı fihristinde sevdiklerini saklayan; takvim yapraklarından dünyayı takip eden; eski kazakları söküp yeni giysiler ören; yokluğun ortasında sofrasına bir tabak daha koyan; acının karşısında bile dimdik duran bir kadındı o.
Bugün arkasında yalnızca hatıralar bırakmadı. İlmek ilmek örülmüş sevgiler, kalabalık sofraların bereketi, emekle büyütülmüş evlatlar, sabırla taşınmış acılar ve hiç sönmeyen bir umut bıraktı.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN





















