Şiddet ne zaman bir eğitim kurumunun kapısını namluyla zorlasa, biz öğretmenler içeride yalnızca acil durum protokollerini ya da polisiye tedbirleri tartışmıyoruz; bir çocuğun dünyaya sığınabilme ve ötekine güvenebilme ihtimalini de gün be gün kaybediyoruz. Yakın geçmişte ülkemizde şahit olduğumuz, okulların koridorlarında ve kapılarında yankılanan silah sesleri, ardında adli vakalar bırakmanın çok ötesine geçerek eğitimin en temel ontolojik vaadini, yani "güvenli sığınak" olma vasfını kökünden sarsıyor.
Eğitim, binaların fiziksel nesnelliğine ve steril müfredatlara sıkıştırılamayacak kadar geçirgen bir ekosistem. Okul ise sokağın, medyanın ve dışarıdaki tüm toplumsal cinnet sarmalının bütün pürüzleriyle içeri sızdığı canlı bir alan. Tam da bu yüzden, son dönemde eğitim kurumlarında yaşanan silahlı saldırılar, hem çocuk dünyasında hem de kurumsal yapıda doğrudan, derin ve sinsi kırılmalara yol açıyor.
Somut güvensizlik ve iki katmanlı gizil müfredat
Çocuklar sadece tahtada yazılanı veya kitaplarda anlatılanı değil; sistemin satır aralarını, yani niyet edilmemiş olan o "gizil müfredatı" (hidden curriculum) okumakta da birer ustadırlar. Yaşanan silahlı saldırıların ardından okulların aldığı yeni biçim ise, çocuk zihnini iki katmanlı bir kuşatmayla esir alıyor.
İlki toplumsal bir katman. Bir çocuk henüz okul sırasına oturmadan önce, ilk gayri resmî eğitimini sokağın dilinden alır. Ekranlardan ve sokaklardan fütursuzca akan silahlı şiddet haberleri, yerleşik cezasızlık kültürü ve tahammülsüzlük, çocuğun zihnine ilk dersi şu şekilde fısıldar: "Dünya tekinsiz bir yerdir ve güçlü olan dilediğini yapar."
Bu gizil müfredatın ikincisi ise daha çok kurumsal bir katmanda işler. Çocuk, dışarıdaki bu hoyrat müfredattan kaçıp en güvenli sığınağına, yani okula geldiğinde onu şefkatli bir kucaklama yerine kapıdaki X-ray cihazları, turnikeler ve tel örgüler karşılar. Somut işlem öncesi dönemdeki o çocuk zihni, silahlı saldırılara önlem olarak getirilen bu polisiye manzarayı ise şu şekilde kaydeder: "Burası da güvenli değil. Öğretmenimi bile koruyamıyor. Korumasının tek yolu ise okulumu hapishaneye çevirmek oluyor."
Henry Giroux’nun da belirttiği gibi; okul bir keşif vahasından bir denetim panoptikonuna dönüştüğünde şiddeti pasifize etmekle kalmaz, onun korku iklimini de yapısal olarak yeniden üretir. Çocuk, barışı öğrenmesi gereken yaşta, güvenliğin ancak militarist bariyerlerle sağlanabileceği algısını içselleştirmeye başlar.
Sınıfın algısı: Silahın gölgesinde mikro-iktidar alanları
Eğitimin sadece okul binalarının içine sıkıştırılmasından ne kadar hoşlanmasam da kurumsal eğitimin sunduğu o yegane korunağı kabullenmeden edemiyorum. Bu yüzden, okul kapılarını zorlayan silahlı şiddet dalgasına karşı o dört duvarın içinin neden hâlâ hayati bir kale olduğunu iyi anlamak gerekiyor. Her şeye rağmen, kurumsal bir sorumlulukla neden bir “safe container” (güvenli çember) inşa etmek zorundayız? Çünkü bir anaokulu sınıfının halısına oturduğunuzda ya da bir ilkokul bahçesinde oyun oynayan çocukların yanına gittiğinizde, tam da o dış dünyadaki devasa güç savaşlarının minyatür bir laboratuvarıyla karşılaşırsınız. Sınıfın halısı; sokağın, hiyerarşinin ve o namlunun dilinin pürüzsüz bir aynası olur size.
Sınıftan somut bir örnekle bakalım: Evcilik köşesinde, sınıftaki en popüler oyuncağı elinde tutan bir çocuğun arkadaşına dönüp, "Eğer benim istediğimi yapmazsan seninle oynamam" dediği o an, dışarıdaki makro tahakkümün sınıftaki pürüzsüz yankısından başka bir şey değildir. Ya da legolarla oynarken bir çocuğun diğerine, "Sen çok yavaşsın, bizim aramıza gelemezsin" diye fısıldayarak ördüğü o minik dışlama mekanizması, dışarıdaki ayrıştırıcı dilin ta kendisidir. Fiziksel olarak baskın olanın sıranın en önüne geçmesine ya da gücü elinde tutanın kuralları tek başına koymasına sessiz kaldığımızda; kapıdaki turnikelerin fısıldadığı "güçlü olan hayatta kalır" gizil müfredatını kendi ellerimizle onaylamış oluruz.
Ancak o müdahale anında; yaşanan çatışmayı cezalandırmadan ama gücün hiyerarşisine de asla geçit vermeden; şefkatle, adaletle ve dinlemeyle araya girdiğimizde o mikro-iktidar alanını darmadağın ederiz. Silahlı saldırıların yarattığı o büyük travma dalgasına karşı en radikal duruş, tam da bu küçük ama devasa anların toplamıyla inşa edilen bir "karşıt-müfredat" (counter-curriculum) tasarımıdır. Kurumsal eğitim tam da bu yüzden vazgeçilmezdir; çünkü dışarıdaki tüm cinnete rağmen çocuğa "Başka bir dünya, başka bir çözüm dili mümkün" diyebilen yegane organize alandır.
Vahanın kuruması: 'Önleyici şiddet' ve otoriter biat
Okullar bu hayati savaşı kaybeder ve silahların gölgesinde o korunaklı çember tamamen zedelenirse, karşımıza çıkacak toplumsal maliyet abartılı distopyalardaki gibi ani bir suç dalgası ya da çeteleşme olmaz tabii ki. Ama bizi çok daha sinsi ve yaygın bir insani kriz bekler. Çünkü bugün sınıfın halısında oturan çocuk, yarın bu toplumun kamusal alanını inşa edecek olan aktördür ve bu aktör güvensizliği içselleştirmeye çoktan başlamıştır.
Okul o güven veren işlevini yitirdiğinde, çocuk zihnine bir savunma mekanizması olarak "önleyici (proaktif) şiddet" dili yerleşir. En korunaklı sayılan eğitim kurumunda bile öğretmeninin ve arkadaşlarının korunamadığını, namlunun içeri kadar sızabildiğini görerek büyüyen çocuk, dünyayı radikal bir tekinsizlikle kodlar. Bu derin güvensizlik hissi, çocuğu büyüdüğünde pasif bir kurban yapmaktan ziyade, hayatta kalmak için şiddeti proaktif bir araç olarak benimsemeye iter. Çocuk zihni şu örtük kabulle şekillenir: "Eğer en güvenli yer bile beni koruyamıyorsa, dışarısı her an tetikte olmam gereken bir mücadele alanı ve zarar görmemek için başkası beni ezmeden ben güçlenmeliyim."
Bugün sınıf içinde akran çatışmasında adil bir zemin bulamayan çocuk, ileride sokağa karıştığında sorunları diyalogla çözebileceğine olan inancını kaybeder. Trafikteki en ufak bir anlaşmazlıkta ya da iş hayatındaki bir tartışmada, proaktif bir savunma refleksiyle sesini yükseltmeyi, baskın gelmeyi ve güce sığınmayı bir hak arama aracı olarak görür. Kamusal alan; güvenle sosyalleşilen ortak bir yaşam alanı olmaktan çıkıp, herkesin potansiyel bir tehdide karşı sürekli gardını aldığı kronik bir izolasyon alanına dönüşür.
Bunun da ötesinde, bu kurumsal kırılma beraberinde otoriter bir biati getirir. İnsan psikolojisi, sürekli bir tekinsizlik ve kaos hissiyle uzun süre yaşayamaz; er ya da geç bir düzen ve sığınak arar. Okul koridorlarına kadar sızan bu kontrolsüz şiddetin yarattığı derin tekinsizlikten yorulan bireyler, ileride o kaosu dindireceğini vaat eden baskıcı, cezalandırıcı yapılara ve otoriteryen figürlere, sahte bir sığınak gözüyle bakarak dünden razı bir şekilde biat ederler. Özgürleştirici ve adil bir kurum deneyimi tatmamış nesiller için korkuyu hafifletecek her türlü otoriteryen sistem meşru görünmeye başlar.
Sonuç: Turnikeleri değil, güvenli çemberi inşa etmek
Bu kısımda biraz daha açık sözlü ve durumun getirdiği ciddiyetle biraz daha dobra olmak istiyorum. Türkiye’de tırmanan silahlı şiddete karşı geliştirilen "güvenlik" aklı, tam bir aciziyet vesikası! Okulları turnikelerle, metal dedektörleriyle tahkim ederek bu cinneti durduracağını sanmak, toplumsal çürümeyi mimari barikatlarla gizlemeye çalışmaktan ibaret sığ bir yanılgıdan başka bir şey değil.
Çözüm; okulları dışarıdaki vahşeti bizzat taklit eden "orta güvenlikli açık cezaevlerine" dönüştürmek, kapıları birer nöbetçi kulübesine çevirmek değildir. Bu fiziksel koruma çılgınlığından sıyrılıp, ilişkileri merkezine alan travma-duyarlı okul modellerini radikal bir biçimde acilen hayata geçirmezsek bu durumun maliyeti sandığımızdan daha vahim olacak.
Büyük reformların gökten inmesini bekleme lüksümüz yok; sığınağı demir parmaklıklarla değil, pedagojinin dönüştürücü bağıyla kurmayı başarmak zorundayız. Aksi takdirde, militarize ettiğimiz o duvarlar yıkıldığında, yarın hiçbirimizin sığınacak tek bir gölgesi, hatta ironik bir şekilde, arkasına saklanacağı tek bir turnikesi bile kalmayacak.
Görsel: Canva Pro yazay zeka
İlgili haberler
Polis, güvenlik, kameralar okullarda şiddeti önler mi?
Geçtiğimiz ay yaşanan okul saldırılarının ardından gündeme gelen okullarda güvenlik önlemlerinin artırılması ve suça sürüklenen çocuklara ilişkin ceza düzenlemelerini Hatice Kapusuz ile konuştuk.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN























