Diyarbakır’da DEM Parti Kadın Meclisinin erkeklere yaptığı “birlikte tavır alma” çağrısının ardından, aralarında belediye eş başkanı, milletvekilleri, siyasi parti ve kitle örgütü temsilcilerinin de bulunduğu Kürt siyasi hareketinden erkekler, kadın cinayetlerine karşı bir açıklama yaptı. Burada 30 Eylül’deki yürüyüşe çağrı yapıldı. Açıklamada “Kadını öldüren erkeklikten utanıyoruz”, “Değişime kendimizden başlıyoruz”, “Egemen erkeklikle yüzleşiyoruz” sözleri öne çıktı. Çağrının kendisi ise erkekleri, kadınların yıllardır sürdürdüğü mücadeleden yükselen sözü duymaya, erkek şiddeti ve erkek egemenliği karşısında kendi sorumluluklarıyla yüzleşmeye çağırıyordu.
Peki, erkekleri erkeklikleri üzerine düşünmeye çağıran bu biçim, eylemin ilan ettiği daha büyük politik iddiayı ne ölçüde taşıyor?
Ahlaki bir mesele değil, toplumsal bir ilişki
“Kadını öldüren erkeklikten utanıyoruz” cümlesi ilk bakışta failin erkek olduğunu açıkça söylüyor. Ancak hemen ardından “utanıyoruz”, “kendimizden başlıyoruz”, “yüzleşiyoruz” dendiğinde, erkek egemenliği toplumsal bir ilişki olmaktan çıkıp erkeklerin kendi içlerinde halletmeleri gereken bir ahlak meselesine dönüşme riski taşıyor. Bir erkeğin kendi davranışını değiştirmesi elbette önemsiz değil, fakat erkeklikten utanmak ile erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü üreten ilişkileri değiştirmek aynı şey değil. İlki kişinin kendine dönük bir vicdan muhasebesi olabilir, ikincisi ise kadınların yaşamını belirleyen toplumsal ilişkilerin bizzat kendisini hedef alır.
Kadının şiddet gördüğü yerde failin erkek olması başlangıç noktasıdır, açıklanması gereken son nokta değil. Erkeklerin toplumsal olarak kadınlardan farklı haklara, hareket alanlarına, karar verme yetkilerine ve ekonomik imkanlara sahip olduğu ataerkiyi tek tek ya da gruplar halinde erkeklerin salt kendi ahlaki durumları üzerinden tartışması, asıl soruna bir yanıt oluşturmuyor. Kadının neden aile içinde eşitsiz bir konuma itildiği, bakım yükünün neden büyük ölçüde onun üzerinde kaldığı, ekonomik bağımsızlığın neden şiddetten çıkabilmenin koşullarından biri olduğu ve kadınların neden 6284 gibi hukuki koruma mekanizmalarına ihtiyaç duyduğu tam da burada önem kazanıyor. “Kadın cinayetleri politiktir” cümlesinin gerçek karşılığı, vicdani bir buluşmadan çok daha fazlasını gerektirir.
Kadınların yaşamlarının aile üzerinden düzenlenmesi, erkeğin aile içindeki konumunun ekonomik ve toplumsal ilişkilerle desteklenmesi, bakım yükünün görünmezleştirilmesi, kadının boşanma veya ayrılma halinde karşılaşacağı sosyal güvencesizlik birbirinden kopuk meseleler değil. Bu yüzden tartışma, söz ve eylem bu ilişkileri görünür kılmak ve tasfiyesi için mücadele etmeyi zorunlu kılar.
“Kutsal aile” politikaları ve yeniden üretilen erkeklik
2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesinin ardından Saray rejimi, 2026-2035 dönemini de “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak tanımladı. Hazırlanan vizyon belgesi, aile kurumunun ve nesillerin korunmasını, evliliğin teşvikini ve doğurganlığın artırılmasını uzun vadeli politika öncelikleri arasına koyuyor. Hal böyleyken, herhangi bir erkek grubunun yalnızca kendinden utanması yetmez; bu politikalarla daha da derinleşen tahakkümü teşhir etmesi ve bu tahakkümü görünür kılan eylem ve sözler üretmesi gerekir. Nitekim fail erkeklerin mahkeme salonlarındaki veya cinayet sonrası sergiledikleri tutumlara, kurdukları “namus” ve “tahrik” cümlelerine baktığımızda, bu egemen erkekliğin mevcut politik iklimden beslenerek nasıl sürekli yeniden üretildiğini açıkça görebiliriz.
Ekonomik bağımsızlık da bu koşulların merkezinde yer alıyor. Kadınların güvencesiz, düşük ücretli ve esnek işlerde yoğunlaşması; ücretli işin yanında ev içi bakım ve yeniden üretim yükünün devam etmesi, kadının şiddet gördüğü ilişkiden çıkmasını yalnızca bir “irade” meselesi olmaktan çıkarıyor. Neoliberal istihdam biçimleriyle kadın emeğinin güvencesizleşmesi ve bakım yükünün kamudan çekilerek kadının sırtına bırakılması arasındaki bağ devasa bir şiddet sarmalı yaratıyor.
Dolayısıyla “değişime kendimizden başlıyoruz” denilecekse, bu değişimin nereye doğru olduğu da net söylenmeli: Kadını ekonomik olarak bağımlı kılan, bakım yükünü görünmezleştiren, şiddet karşısında onu tek başına bırakan yapısal ilişkilerin değişmesine doğru...
Hukuki mücadele bunun en somut alanlarından biri. 6284, kadınların uzun mücadeleleri sonucunda ortaya çıkan; şiddet karşısında koruma, önleme ve müdahale mekanizmaları oluşturan bir çerçeve. İstanbul Sözleşmesi ise şiddeti aile içindeki “özel mesele” olmaktan çıkararak devletin önleme, koruma ve politika üretme sorumluluğunu tanımlayan hayati bir sözleşmeydi. Sözleşmeden çıkılması ve 6284’ün hedef alınmasıyla birlikte, kadınların tırnaklarıyla kazandığı bu araçlar tartışmaya açılıyor. Dolayısıyla Diyarbakır’daki gibi bir erkek eylemi, davranış sorgulamasının ötesine geçmek istiyorsa; koruma kararlarının uygulanmasını, kamu kurumlarının sorumluluğunu, ekonomik bağımsızlığı sağlayacak istihdam politikalarını ve bakım yükünün toplumsallaştırılmasını gündeme taşımalıdır.
Böyle bakıldığında sorun eylemde erkeklerin bulunması değil; erkeklerin hangi politik ilişkiyi görünür kılarak orada bulunduğudur. Kadınların yıllardır “şiddet politiktir” diye kurduğu söz, erkeklerin “biz utanıyoruz” cümlesinde eriyip kişisel bir vicdan muhasebesine dönüşürse, eylemin başlangıçtaki politik iddiası daralır.
Kadınların hem ev içinde hem sokakta öldürülebildiği bir tabloda, erkeklerin yürümesi elbette politik bir söz söyleme olanağı taşıyor. Fakat o sözün nereye bağlandığı her şeyi belirler. Kadınların örgütlü mücadelesinin açtığı alanda erkeklerin kendi konumlarını sorgulaması onların mücadelesinin politik hedeflerine bağlanabildiği ölçüde anlam kazanır. Yoksa erkekler bir günlüğüne erkekliklerinden utanır, yürüyüş biter; kadınların hayatını zindana çeviren ilişkiler ağı ise yerli yerinde kalır.
Fotoğraf: @diyarbakirbld/X
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















