Geçtiğimiz günlerde Manifest grubunun kurucusu ve menajeri Tolga Akış, hakkında yürütülen soruşturma kapsamında “müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek” suçlamasıyla tutuklandı. Akış hakkında uyuşturucu kullanımı ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama gibi başka suçlamalar da bulunuyor. Ancak tutuklamaya gerekçe gösterilen suçlamalara baktığımızda Manifest grubunun paylaşımları ve sahne performansları üzerinden yapılan değerlendirmeler özellikle dikkat çekiyor.
Savcılığın sevk yazısında Manifest’in sosyal medya paylaşımlarının LGBTİ yönelimleri “özendirici ve teşvik edici” nitelikte olabileceği, çocukların bu içeriklere filtresiz şekilde ulaşabildiği ve bu durumun toplumun ahlaki değerleri ile ailenin korunması açısından değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.
Dolayısıyla burada yalnızca bir müzik grubunun sahne performansının ya da paylaşımlarının tartışıldığını söylemek yeterli değil. Bir grubun sahne üzerindeki görünürlüğü, kadınların kendilerini ifade etme biçimleri ve LGBTİ’lerin görünür olması aynı “müstehcenlik”, “ahlak” ve “çocukları koruma” söylemi içerisinde değerlendiriliyor.
Manifest’in hedef gösterilmesi de aslında yeni değil. Geçtiğimiz yıl grubun KüçükÇiftlik Park’ta düzenlediği +18 konserin ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” suçlarından soruşturma başlatılmıştı. Bir süre önce de grubun Gaziantep konseri çeşitli vakıf ve dernekler tarafından hedef gösterilmişti. Aralarında Ensar Vakfı, Hayrat Vakfı ve İHH’nin de bulunduğu kuruluşlar konserin iptal edilmesini istemiş, grubun sahne performansının toplumsal değerlere aykırı olduğunu savunmuştu. Konser bütün bu tartışmalara rağmen gerçekleşti.
Bugün Akış’ın tutuklanmasıyla birlikte Gaziantep’te yaşananlara yeniden bakmak gerekiyor. Çünkü orada konserin iptal edilmesi için kullanılan dil ile bugün hukuki bir soruşturmanın içerisinde karşımıza çıkan dil arasında ciddi bir benzerlik var. Bir tarafta “ahlaka aykırı”, “çocuklara kötü örnek” gibi ifadeler kullanılıyor; diğer tarafta ise bunlar “müstehcenlik”, “özendirme” ve “teşvik” kavramlarıyla hukuki bir zemine taşınıyor.
Sanatın işlevi
Sanat yalnızca sahnede olup biten bir eğlence değil. İnsanların neyi konuştuğunu, neyi normal bulduğunu, nasıl düşündüğünü ve birbirini nasıl gördüğünü etkileyen bir alan. Bir şarkının, bir klibin ya da bir sahne performansının milyonlarca insana ulaşabilmesi, sanatın toplumsal hayatta ciddi bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Bu yüzden sanat alanını denetlemek, yalnızca birkaç sanatçının ne yapabileceğine karar vermek anlamına gelmiyor; toplumda hangi hayatların görünür, hangi ilişkilerin kabul edilebilir ve neyin kamusal alanda yer alabilir olduğunu da belirlemeye çalışmak anlamına geliyor. “Aile” ve “ahlak” söylemlerinin burada bu kadar sık kullanılmasının bir nedeni de bu. Sanatın insanlara başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu gösterebilme ihtimali, denetlenmek istenen şeyin tam da kendisi oluyor.
Müstehcenlikten ne anlıyoruz?
Burada üzerinde durulması gereken en önemli kavramlardan biri “müstehcenlik”. Çünkü müstehcenlik, sınırları her zaman açık ve kesin biçimde çizilebilen bir kavram değil. Bir görüntünün, performansın ya da sanat eserinin müstehcen olup olmadığı değerlendirilirken kişinin kendi ahlak anlayışı devreye girebiliyor. Böyle bir durumda hukuk, toplumdaki farklı yaşam biçimlerinin sınırlarını belirleyen bir araca dönüşme tehlikesi taşıyor.
Üstelik Akış hakkında hazırlanan sevk yazısında mesele yalnızca çıplaklık ya da cinsel içerik değil. LGBTİ görünürlüğünün “özendirme” olarak değerlendirilmesi, “müstehcenlik” kavramının nasıl genişletilebildiğini gösteriyor. Bir eşcinsel ilişkinin bir klipte gösterilmesi, LGBTİ bir sanatçının kendi kimliğini saklamaması ya da eşcinsel bir aşkın sanat yoluyla anlatılması, bu bakış açısıyla “teşvik” olarak yorumlanabiliyor.
Bunun bir başka örneğini Mabel Matiz hakkında açılan soruşturmada görüyoruz. Matiz’in “Ha Leylim” şarkısı ve klibi hakkında TCK 226 kapsamında müstehcenlik soruşturması başlatıldı. Matiz daha önce de “Perperişan” şarkısı nedeniyle benzer bir soruşturmayla karşı karşıya kalmış ve beraat etmişti.
Burada sormamız gereken soru aslında oldukça basit: Bir eşcinsel aşkın sanat eserinde görünür olması neden diğer aşklardan farklı olarak “özendirme” veya “müstehcenlik” olarak değerlendiriliyor?
Bu soruyu yalnızca LGBTİ’lerin yaşadığı bir hak ihlali olarak görmek de yeterli değil. Çünkü aynı anlayış, kadınlar üzerinde de uzun zamandır söz sahibi olmaya çalışıyor. Kadınların nasıl giyineceği, nasıl davranacağı, kiminle ilişki yaşayacağı “aile”, “ahlak”, “edep” ve “toplumsal değerler” üzerinden tartışılıyor.
Manifest örneğinde genç kadınların sahnede dans ederken “çocuklara kötü örnek” olduğu söylenirken, Mabel Matiz’in klibindeki erkekler arasındaki aşkın “müstehcen” bulunması birbirinden tamamen ayrı meseleler değil. Son dönemde gündeme gelen yargı paketlerinde LGBTİ’lere yönelik “özendirme” ve “teşvik” ifadelerinin cezalandırılması üzerine yapılan tartışmaları da bu gelişmelerden bağımsız düşünmemek gerekiyor. Taslaklarda yer alan düzenlemelerin değişmesi veya geri çekilmesi elbette önemli. Fakat bugün mevcut yasalar üzerinden açılan soruşturmalar, bu yaklaşımın yalnızca yeni bir suç tanımı üzerinden kurulmadığını da gösteriyor.
Asıl tehlike burada ortaya çıkıyor. “Müstehcenlik” gibi sınırları açık ve giderek daha da genişletilen bir kavram, devletin insanların bedenleri ve kurduğu ilişkiler üzerinde daha fazla söz sahibi olması anlamına geliyor.
Üstelik bu durumun kadınlar açısından sonuçları da oldukça somut. Kadınların kendi hayatları üzerindeki söz hakkının sürekli olarak “toplumun ahlakı” ile sınırlandırılmaya çalışıldığı bir yerde, LGBTİ’lerin görünürlüğünün de aynı gerekçelerle hedef alınması tesadüf değil. Çünkü her iki durumda da kimin “makbul” olduğuna ilişkin bir tanım oluşturuluyor.
‘Karar verme hakkı kime ait?’
Çocukların şiddetten, istismardan ve sömürüden korunması elbette hepimizin ortak sorumluluğu. Fakat LGBTİ bir insanın varlığını görmek ya da bir eşcinsel aşk hikayesiyle karşılaşmak kendi başına bir tehdit olarak görülmeye başladığında, “çocukları koruma” söylemi de başka bir anlam kazanıyor.
Bu yüzden bugün “Manifest’in sahnesi müstehcen mi?” ya da “Mabel Matiz’in klibi müstehcen mi?” diye sormak doğru değil. Asıl soru şu: Hayatlarımız hakkında karar verme hakkı kime ait?
Bugün bir konseri, bir klibi veya bir şarkıyı tartışıyor olabiliriz fakat tartışmanın geldiği yer çok daha geniş. Kadınların ve LGBTİ’lerin hangi koşullarda kabul edilebilir olduğuna devlet, yargı ya da herhangi bir kurum karar verdiğinde, bunun sınırının nerede duracağını bilmek mümkün değil.
Bugün gerçekleşen müdahalelere karşı çıkmak ise yalnızca Manifest’i, Mabel Matiz’i ya da başka bir sanatçıyı savunmak anlamına gelmiyor. Kendi hayatımız üzerinde söz sahibi olma hakkımızı savunmak anlamına geliyor.
Fotoğraf: Manifest
İlgili haberler
Melike Şahin ve Mabel Matiz ödülünü ödülünü kadınlar ve LGBTİ'lere ithaf etti
Dün düzenlenen Elle Style Awards Ödülleri‘nde ‘Yılın Stil Sahibi Müzisyeni’ ödülünü alan Melike Şahin ile yine ödül alan Mabel Matiz ödülün kadınlara ve LGBTİ’lere adadı.
Çocukların ‘Manifest-Müslüman atışması’ videosu neyi gösteriyor?
Müftülüğün çocuklara çektirdiği "atışma" videosu, çocukların ve gençlerin yaşamını saran daha büyük bir mekanizmanın görünen minik bir yüzü.
Manifest konseri videoları 'milli güvenlik' gerekçesiyle erişime engellendi
Manifest grubunun Küçükçiftlik Park konserine ait görüntüler 'milli güvenlik' gerekçesiyle erişime engellendi.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























