InsdustriALL Global Union, kasım 2025’te dördüncü kongresini düzenledi. Bu kongrenin tartışma konularından biri de feminizmin sendika içinde dönüştürücü bir proje olarak kabul edilmesine yönelikti. IndustriALL’ın Başkan Yardımcısı Rose Omamo bunun, baskının kök nedenleriyle yüzleşmenin bir aracı olduğunu dile getirmişti.
Kongrede bu konu üzerine yapılan değerlendirmeler, kongreye katılan kadın sayısındaki eşitsizliğe, sendikanın yönetim organlarındaki kadın temsiline, ücret eşitsizliğine ve bakım emeğine yönelikti. Kadınların sendikalardaki aktif pozisyonunun artırılması, iş yerinde şiddet ve tacizin önlenmesi gibi birçok konu gündeme getirildi. Bu tartışmada öne çıkan birçok sorun ve talep işçi sınıfı açısından yeni değil. Ancak yeni olan şey, feminizmin baskının ve ayrımcılığın tüm biçimlerinin ortadan kaldırılması ve demokratik sendikaların inşa edilmesi için yegane araç olarak öne çıkarılması oldu.
İş yerinde şiddetin engellenmesinden ev içi angaryanın ve bakım yükünün toplumsallaştırılmasına, eşit işe eşit ücret talebinden sendikalarda kadın işçilerin örgütlülüklerinin yalnızca görünür değil, karar alma süreci açısından da etkin olmasına kadar birçok talep, uzun süredir işçi sınıfının ana taleplerini oluşturuyor. Burada yalnızca kadınlar değil, işçi sınıfı ifadesini kullanmamızın çok temel bir sebebi var. Çünkü bu talepler, ilk elden ve en acil biçimde işçi kadınlar için öne çıkan talepler olsa da işçi sınıfının bütününün örgütlülüğü ve sermaye sistemine karşı mücadelesi açısından büyük önem taşıyor.
Dünya genelinde hem sermaye sisteminin yarattığı yıkımı göğüsleme hem 7’den 70’e güvencesiz bir biçimde işçileşerek sermaye üretiminin bir parçası olma hem de yeni işçi nesillerinden başlayarak, sermaye sistemi üzerinde şekillenen her türden üstyapı kurumunun çeşitli unsurlarının yeniden üretiminde çekirdek aileye yapılan vurgu oldukça öne çıkıyor. İşçi ve emekçilerin ücret ve örgütlenmeden birçok kamusal hizmet hakkına kadar yaratılan yıkım, bugün işçi ve emekçi aileler tarafından yüklenmeye terk edilirken kadınların medeni ve ekonomik hakları da erozyona uğratılıyor. Bu durum elbette işçi ve emekçi kadınların öz örgütleri olan sendikaların gündemine girmeden olmaz. Çünkü kadınların güvenli ve eşit yaşam taleplerinin unsurları olan bu hakların tırpanlanması, sermaye sisteminin kendisini güncel koşullara göre yeniden inşasının temel unsurlarından birini oluşturuyor.
Örneğin, bakım yükünün kadınlar üzerine bırakılması, işçiler tarafından üretilen zenginliğin patron sınıfının elinde daha fazla birikmesini sağlıyor. Bununla birlikte işçi kadınların esnek ve güvencesiz istihdamı ise daha fazla artı değer üretiminin ve sermayenin her türden saldırısına karşı daha örgütsüz bir işçi sınıfının oluşmasının kapısını aralıyor. Türkiye’de de örneklerini sıkça gördüğümüz gibi, çalışma hayatında şiddetin bir norm haline gelmesi (Bunun için Digel işçilerinin hazırladığı şiddet raporuna ve BİRTEK-SEN’in tekstil işçisi kadınlarla yaptığı çalışmalara bakılabilir), sermaye üretiminin devamlılığını garanti altına alırken, kadın işçilerin erkek işçilerden gördükleri ya da görebilecekleri şiddet nedeniyle bir araya gelmesinin önünde bir engel oluşturuyor.
Bu durum, işçi sınıfının, örgütlenme fikrinin kendisine dahi ayrımcılık ve güvensizlik gibi nedenlerle mesafeli olmasına neden oluyor. Ev içinde ve toplumdaki şiddet ve baskının işveren eliyle nasıl örgütlendiğini ve işçilerin örgütlülüğünü nasıl hedef aldığını ise Queen Flower’da büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu işçilerin sendikalaşma sürecinden hatırlayanlar olacaktır.
İlk elden işçi ve emekçi kadınların bu sistem içinde yaşadığı hak gaspları ve ayrımcılık cinsiyetler arası bir çelişki gibi görünse de yaşananları parçaları merkeze koyarak değil, bu parçaları da gözeterek bir bütün olarak ele aldığımızda asıl çelişkinin sınıf çelişkisi olduğu net biçimde görüyoruz. Bugün IndustriALL’ın ortaya koyduğu yaklaşım, işçi ve emekçi kadınların mücadelesiyle ortaya çıkan talepleri içerse de örgütlenme biçimi ve niteliği bakımından işçi sınıfının sermaye sistemine karşı bütünlüklü mücadelesinden uzak bir yerde konumlanıyor. Nitekim Madagaskar delegesinin, “Kotalar verebiliriz. Kadınlara ünvanlar verebiliriz. Ama bu kotalara güvenmiyoruz. Gerçek sorumluluk almıyorlar ve karar veremiyorlar” sözleri de bu duruma işaret ediyor. Çünkü ortaya konulan sendikacılık anlayışı, işçi sınıfının sömürüsünün gerçekleştiği alanlarda doğrudan örgütlenme ve kadın işçilerin deneyimleri üzerinden mücadele etme yerine, kurumsal yönetim ve görünürde bir temsiliyet üzerinden şekilleniyor.
İşçi ve emekçi kadınların yaşadığı hak gasplarını ve toplumdaki ikincil konumlarının politik olarak pekiştirilmesini sermaye sisteminin vazgeçilmez bir unsuru olarak ele aldığımızda; kadın işçilerin taleplerinin işçi sınıfının talepleri olduğu gerçeğini sınıf sendikacılığı perspektifiyle gördüğümüzde, kadın işçilerin özgün talepleriyle birlikte sınıf içinde güçlendiğini, karar aldığını, mücadele ettiğini ve dönüştürdüğünü görebiliriz. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde iş yerlerinde kadın işçilerin yaşadığı hayal kırıklığını hatırlayarak, 1 Mayıs’a yaklaşırken işçi sınıfının topyekûn mücadelesinin güçlendirilmesinin ancak bu biçimde mümkün olacağını anlamak büyük önem taşıyor.
Fotoğraf: Evrensel
İlgili haberler
Antep Başpınar OSB’den seslenen Sevda Karaca: Sarı sendikacılığa karşı sınıf sendikacılığını güçlendirmek için buradayız
Yeşil Sol Parti Gaziantep Milletvekili Adayı Sevda Karaca, kentte yüzlerce fabrikanın bulunduğu ve işçilere kölece çalışma koşullarının dayatıldığı Başpınar OSB'den seslendi.
İşçi kadınlar olmadan güçlü bir 8 Mart mümkün mü?
‘Yaygın, güçlü ve kitlesel 8 Martlar ancak ve ancak işçi ve emekçi kadınların iş yerlerinde, bizzat seçtikleri temsilcilerle doğrudan dahil oldukları mekanizmaların kurulması ile mümkündür.’
Sendikaları harekete geçirecek olan da biziz
‘Bu dönem, işçilerin ‘Bir şey yapmak lazım’ eğiliminde olmasının yanı sıra sendikaların durumunu da tartışıyor olmasını getiriyor.’
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























