Gündem NATO, anlatılan memleket Nurtepe
'Kadınlardan biri kaşlarını çatıp, 'Niye geliyor o buraya? Onun peşinde dört dönen bizimki değil mi, o gitsin Amerika’ya o zaman' diye yapıştırıyor cevabı.'

Nurtepe Metro istasyonunun önündeyiz. M7 ringinden inen telaşlı kalabalık; metronun düzeltilmeyen arızası ve temmuz sıcağı birleşince iyice çekilmez olan o yolu hızlı adımlarla yürümeye çalışıyor. Herkes bir an önce gölgeye sığınma telaşında. Bizler ise Emek Partisi olarak, 7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesinin iptal edilmesi için bildirilerimizi kuşanmışız. Sıcağın ağırlığı insanların üzerine çökmüşken, bulabildikleri küçücük gölgelerde soluklanan mahalleliye doğru uzatıyoruz sesimizi.

Genç bir kadın yaklaşıyor, bildiriyi alıp hemen oradaki gölge bir köşeye çöküyor. Dikkatle okuyor yazılanları. Biz dağıtıma devam ederken, okumayı bitirip gözlerini bana çeviriyor ve sesleniyor: "Gerçekten NATO’dan çıkılabileceğini düşünüyor musunuz ya?" Başlıyoruz sohbete.

‘Olan en çok kadınlara olur’

Henüz 25 yaşında bir sağlık çalışanı. Hayatta bir tek kardeşi varmış, ona bakıyor. NATO’nun bir savaş örgütü olduğunu ve bizleri de bu karanlığın içine çektiğini anlatıyorum. O ise yüzyıllardır savaşların hep var olduğunu, bundan sonra da olacağını ve bu yapının dışında kalırsak yapayalnız kalacağımızı söylüyor. "Peki bu savaşlar kimlerin savaşı?" diye soruyorum ve sohbetimiz iyice hareketleniyor. "Zaten savaşı asla desteklemiyorum, bir savaş çıksa olan yine bize olur, yine en çok kadınlara olur" diyerek heyecanla anlatmaya başlıyor.

Sözü hiç kesilmesin istiyor, o kadar dolmuş ki konudan konuya atlayarak adeta hayata karşı serzenişte bulunuyor. Ben lafa girmeye çalıştıkça heyecanla bölüyor, anlatmaya devam ediyor. Ben de durup onu dinliyorum. Pandemi döneminde staj yapmış, o korkunç çalışma saatlerini anlatıyor. Bugün asgari ücretin birazcık üzerinde bir parayla geçinmeye çalışıyormuş. Konu memleketin haline geldiğinde ise bu ülkede artık ağızlarını bile açamadıklarını, aslında bir şeyler yapmak istediğini ama kardeşini düşünmek zorunda olduğunu söylüyor. "Başıma bir şey gelse kardeşime kim bakacak?" diye soruyor.

Mevcut iktidardan, bir türlü değişmeyen bu düzenden çok bıkmış. Sağlık meslek lisesinin ardından üniversitede de sağlık eğitimi almış, yani mesleğine dair bir birikimi var ama hâlâ atama bekliyor. Öte yandan sistemin nasıl tıkandığını en iyi o biliyor. Bir hastanın MR çekilebilmek için altı ay sonraya ancak randevu alabildiğini söylerken öfkesi yüzünden okunuyor. "Benim halkım randevu bile alamıyor" diyor.

Arkasından sokaktaki tacizler, şiddet ve güvensizlik hissi geliyor. Yolda askılı tişört giydi diye uğradığı haksız ithamları büyük bir öfkeyle anlatıyor. "Ben senin hayatını kurtarıyorum, hayatını" diye tepki gösteriyor. Her gün bir kadının öldüğü bu düzende artık hiçbir şeye ve hiç kimseye güveni kalmamış. Yolda bile rahat yürüyemediklerinden dert yanıyor.

“Geleceğe dair umudum bitti, gerçekten umutsuzum bu yaşta” diyor bir yandan da üzülerek. Belki yurt dışına gitmeyi deneyeceğini ekliyor. Ama bunu da hiç istemiyor aslında. Kendi ülkesinin insanına sağlık hizmeti vermek isterken, olanaksızlıklar yüzünden gitmek zorunda bırakılmaya isyan ediyor. Ben de “Bir şeyler hemen o an değişmese bile, yanı başımızda bizimle aynı kaderi paylaşan birilerinin olduğunu bilmek, yan yana durmak umut veriyor bana” diyorum.

Tam o sırada, oturduğumuz yerin yukarısındaki dairenin balkonundan aşağıya doğru bir sepet sarkıyor. Yukarı baktığımızda yaşlı bir erkeğin gülümseyerek, "Bana da koy o bildiriden" diyor. Hemen bir bildiri bırakıyorum sepete, yukarı çekiyor ve balkonunda oturup okumaya başlıyor. Biz aşağıda sohbete devam ederken, genç sağlık çalışanı kadın siyasete çok bulaşmak istemediğini ama kadın mücadelesinde yan yana durmayı çok istediğini belirtiyor. Kardeşini ne kadar güzel büyüttüğünden, kadınlara ve hayvanlara karşı nasıl duyarlı yetiştirdiğinden bahsediyor. Ama toplumun öteki tarafını çocuğa hiç göstermediğini, çocuk okula gittiğinde kiloları yüzünden akran zorbalığına uğradığını anlatıyor. "Ben ona hayatın bu yönlerini göstermemiştim ama toplum insanları bu hale getiriyor" diyor. “Bu toplum değişmez değişmez” diyerek yakınmaya devam ediyor.

Sonunda kuaföre gitmesi gerektiğini söyleyerek ayaklanıyor. "Çok memnun oldum, çok dolmuşum vallahi seni de tuttum" diyerek gülümsüyor. Tekrar görüşmek üzere sözleşip ayrılıyoruz. O sırada balkondaki yaşlı erkek okumasını bitirmiş, "Amca okudun mu, nasıl?" diye sesleniyorum. "İyi, çok iyi" diyerek yukarıdan bize el sallıyor.

‘O gitsin Amerika’ya o zaman’

Biz dağıtıma devam ederken karşıdan iki yaşlı kadın yaklaşıyor. Bildiriyi uzatıyorum, merakla ne olduğunu soruyorlar. "NATO Türkiye’ye gelecek, ona karşı dağıtıyoruz, Trump gelecek" diyorum esprili bir dille. Kadınlardan biri kaşlarını çatıp, "Niye geliyor o buraya? Onun peşinde dört dönen bizimki değil mi, o gitsin Amerika’ya o zaman" diye yapıştırıyor cevabı. “Türkiye bitti bitti, hiçbir şey olamaz artık” diyor. Ben de gülerek "Daha 25 yaşındayım teyze; nasıl bitti, ben ne yapacağım?” diyorum. Onlar da gülüyorlar ve metroya doğru yollarına devam ediyorlar.

‘Kandırmaca falan değil?’

Az sonra gözüm küçük bir çocuğa takılıyor. Yanına gidip bildiriyi uzatıyorum. "Yok abla" diyor çekinerek. "Okuma yazman yok mu yoksa?" diye soruyorum. Başını sallıyor, "Oo abla ben çalışıyorum bile" diyor. Oldukça küçük göründüğü için yaşını soruyorum, 15 olduğunu söylüyor. MESEM’li misin diyorum "Evet" diyor. Bir elektrikçinin yanında çalışıyormuş. Asgari ücretin üçte birinden birazcık fazla bir para geçiyormuş eline. "Benim koşullarım yine de iyi" diye ekliyor. MESEM’lerde yaşamını yitiren çocukları hatırlattığımda, "Evet, oralar çok kötü oldu, iyi bir yer bulmak lazım, diğerlerinin işi gerçekten zor" diyor. Bizlerin MESEM projesinin iptalini savunduğumuzu anlatıyorum. Şaşırıyor, "Niye kapatılsın abla, çalışıyoruz ne güzel, iki yıla ustalık belgemi alacağım, sonra Muğla’ya gidip orada elektrikçilik yapacağım" diyerek heyecanla planlarını paylaşıyor benimle.

Onu ve arkadaşlarını daha iyi anlayabilmek için bir anket yaptığımızı söylüyorum. Önce çekiniyor, "Benim yerim iyi ama abla" diyor. Arkadaşlarıyla da yapabileceğimizi söyleyip telefon numaralarımızı alıyoruz. Aradan çok kısa bir zaman geçmeden telefonuma bir mesaj düşüyor. "Abla bir şey yok değil mi, kandırma falan değil?" yazmış. Yaşadığı dünyanın getirdiği o güvensizlik 15 yaşında başlamış tabi. "Yok yok, sadece MESEM üzerine güzelce sohbet ederiz" diye yanıtlıyorum. "Tamam o zaman, mahallede görüşürüz" diyerek kapatıyor konuyu.

Güneş yakmaya devam ederken biz de bugünkü dağıtımın sonuna geliyoruz. Nurtepe’nin sokaklarında, sıcağın altında yankılanan bu sesler, umutsuzluğun ancak yan yana gelerek kırılabileceğini bir kez daha gösteriyor. İnsanların tartışmaya, kendilerini ifade etmeye ne kadar aç olduğunu da tekrar hatırlatıyor.

Tam da bu yüzden, sadece konuşmakla kalmayıp bu enerjiyi mahallede kalıcı bir birlikteliğe dönüştürmek, geleceğimizi kendi ellerimizle nasıl kuracağımızın da somut adımı olacak. Bugün kapı eşiklerinde, sokak aralarında paylaştığımız her fikir, yarın bu mahalleyi ve yaşam alanlarımızı hep birlikte nasıl yöneteceğimizin, sorunlarımıza nasıl ortak çözümler üreteceğimizin yolu aynı zamanda. Değişim bu sokaklarda kurduğumuz her bağla yan yana gelerek gerçekleşecek.

Fotoğraf: DHA

İlgili haberler
Ankara Kadın Platformu: ‘NATO’ya hayır’

7-8 Temmuz’da gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi’ne karşı Ankara Kadın Platformu 'NATO’ya Hayır' diyerek basın toplantısı düzenledi.

NATO Zirvesi öncesi siyasi partilerden NATO'ya karşı mücadele çağrısı: 'Savaşın yükü kadınların omzuna yıkılıyor'

Ankara’da 7-8 Temmuz’da düzenlenmesi planlanan NATO liderler zirvesi öncesi EMEP, TÖP, EHP ve TİP'ten yöneticiler, NATO’nun savaş politikalarının kadınlar üzerindeki etkilerini değerlendirdi.

Nurtepe ve Güzeltepeli kadınlardan kız kardeşlik mektupları

Nurtepe ve Güzeltepeli kadınlar, 25 Kasım öncesi buluşarak hazırladıkları mektuplar ve afişlerle kız kardeşleri dayanışmayı büyütmeye çağırdı.


Editörden