Depremin 3. yılında adalet enkaz altında: ‘Biz bitti demeden bu davalar bitmez’
6 Şubat depremlerinin 3. yılında adalet arayışı sürüyor. Adalet Peşinde Aileler Platformu Sözcüsü Döne Kaya, kamu görevlilerinin korunduğunu belirterek 'Adalet sistemi enkaz altında' diyor.

6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti ama adalet hâlâ yerini bulmuş değil. On binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yüz binlerce ev ve iş yerinin yıkıldığı depremde; aradan geçen bunca zamana rağmen depremzedelerin yaşam mücadelesiyle birlikte, yakınlarını kaybeden ailelerin adalet mücadelesi de sürüyor. Üç yıl sonra geldiğimiz yerde “Adalet ne durumda?” sorusunun yanıtı ne yazık ki net değil. Bugünkü hukuki tablo, depremin yarattığı yıkımın sadece binalarla sınırlı olmadığını; adalet sisteminin de bu enkazın altında kaldığını gösteriyor. Deprem davalarında gelinen noktayı ve ailelerin adalet mücadelesini, Adalet Peşinde Aileler Platformu Sözcüsü Döne Kaya ile konuştuk.

Depremin üzerinden 3 yıl geçti. Bugün geriye dönüp baktığınızda, açılan davalarda adaletin neresindeyiz? Hâlâ firari olan sanıklar veya dosyası bir türlü ilerlemeyen binalar var mı? Mevcut hukuki tabloyu bize kısaca özetler misiniz?

Depremin üzerinden üç yıl geçti. Bugün geldiğimiz noktada ne yazık ki “adalet” hâlâ büyük ölçüde gecikmiş durumda. Açılan davaların önemli bir kısmı ya eksik soruşturmalarla ilerliyor ya da hâlen soruşturma aşamasında sürüncemede bırakılıyor. Üç yıla rağmen iddianamesi düzenlenmemiş dosyalar, bilirkişi raporu beklediği için ilerleyemeyen davalar ve kamu görevlilerinin yargı denetimi dışında bırakıldığı dosyalar mevcut. Evet, hâlâ firari sanıklar var; yakalama kararları etkili biçimde uygulanmıyor. Bunun yanında bazı binalara ilişkin dosyalar, sorumluluk zinciri daraltıldığı için ya hiç açılmadı ya da yalnızca alt düzey faillerle sınırlı kaldı. Ruhsat veren, denetlemeyen, göz yuman kamu görevlilerinin büyük bölümü hakkında ise soruşturma izni engeline takılan dosyalar ilerlemiyor.

Mevcut hukuki tablo bize şunu gösteriyor: Deprem yargılamaları münferit aksaklıklarla değil; kurumsallaşmış gecikmeler, cezasızlık riski ve sorumluluktan kaçınma pratikleriyle şekilleniyor. Bu nedenle bugün geldiğimiz yer, adaletin tecelli ettiği bir nokta değil; adaletin ertelendiği, hatta bazı dosyalarda fiilen askıya alındığı bir aşamadır. Bizim mücadelemiz tam da bu yüzden sürüyor: Bu davalar yalnızca geçmişin hesabı değil, gelecekte benzer felaketlerin yaşanmaması için bir toplumsal adalet sınavıdır.

Öncelikle ceza yargılamalarına bakıldığında; bilirkişi raporlarının kanunda öngörülen sürelerde hazırlanmaması, yargılamaların ilerlemesinin önündeki en temel engellerden biridir. CMK’ya göre en fazla altı ayda tamamlanması gereken bilirkişi raporları, deprem davalarında aylarca hatta yıllarca dosyalara sunulmamaktadır. Bu gecikmeler yalnızca teknik bir sorun değil; makul sürede yargılanma hakkının açık ihlalidir. Üzümkent Sitesi dosyasında olduğu gibi, üniversite bilirkişi heyetlerine tevdi edilen dosyalarda dahi bir yılı aşkın süredir raporların gelmemesi, yargılamaların fiilen kilitlendiğini göstermektedir.

İkinci büyük yapısal sorun, kamu görevlilerinin yargı önüne çıkarılmasının sistematik biçimde engellenmesidir. Üç yıl geçmesine rağmen Hatay ve Adıyaman başta olmak üzere birçok ilde, yıkılan binalarla ilgili kamu görevlileri hakkında hâlâ soruşturma izni verilmemiş dosyalar bulunmaktadır. Verilen izinlerin ise aylarca dosyalara eklenmemesi, kamu görevlilerinin fiilen yargı dışı kalmasına yol açmaktadır. Besni dosyalarında somut biçimde görüldüğü üzere, İçişleri Bakanlığı tarafından verilen soruşturma izinleri ile bu izinlerin dosyaya fiilen girişi arasında 8–9 aya varan gecikmeler yaşanabiliyor. Bu durum, adil yargılanma hakkını zedelediği gibi, kamu görevlileri bakımından fiili bir dokunulmazlık alanı yaratmaktadır.

Ceza hukukunun özü bakımından ise belki de en kritik mesele, olası kast tartışmasının sistematik biçimde bastırılmasıdır. Deprem davalarının büyük çoğunluğunda sanıklar otomatik olarak bilinçli taksir kapsamında yargılanmakta; riskli zeminlerde yapılaşma, mühendislik kurallarının bilerek ihlali ve denetim mekanizmalarının bilinçli şekilde devre dışı bırakılması gibi olgulara rağmen olası kast tartışması dahi açılmamaktadır. Rönesans Rezidans dosyasında olduğu gibi, sanıkların mesleki bilgisi, bölgeyi tanıması ve riskleri öngörebilecek konumda olması açıkken, bu tartışmanın yapılmaması cezasızlık algısını derinleştirmektedir.

Buna ek olarak, ceza davalarının tazminat davalarında otomatik biçimde bekletici mesele yapılması, deprem mağdurlarının yıllarca tazminata erişememesine yol açmaktadır. İdari davalarda ise depremin “kaçınılmaz doğal afet” olarak değerlendirilmesi, AFAD’ın bizzat kendi hazırladığı İRAP raporlarıyla ortaya koyduğu öngörülebilir ve önlenebilir risklere rağmen idarenin sorumluluğunu görünmez kılmaktadır. Sonuç olarak üç yılın sonunda geldiğimiz yer, adaletin sağlandığı bir nokta değildir. Bugün deprem davaları; geciken bilirkişi raporları, yargı dışı bırakılan kamu görevlileri, düzenlenmeyen iddianameler, etkisiz tazminat mekanizmaları ve cezasızlığı besleyen hukuki yaklaşımlar nedeniyle adaletin ertelendiği, hatta bazı dosyalarda fiilen askıya alındığı bir tablo ortaya koymaktadır.

Ayrıca baştan beri mahkeme salonlarında olumsuz bir tutum var olsa da özellikle son zamanlarda bu tutum giderek daha da sertleşmiştir. Mahkeme heyetlerinin zaman zaman acılı ailelerle söz dalaşına giren bir üslup kullanması, 6 Şubat depremlerinin yarattığı ağır psikolojik sürecin göz ardı edilerek hareket edildiğini göstermektedir. Oysa yakınlarını kaybetmiş mağdur aileler söz konusu olduğunda, yargı makamlarının travma, yas ve ruhsal kırılganlıkları dikkate alan bir dil ve tutum benimsemesi hukukun ve insan onurunun gereğidir.

Bu yaklaşımın yokluğu, adil yargılanma hakkını zedelediği gibi ailelerin yargı sürecine olan güvenini de derinden sarsmaktadır.

Adalet Peşinde Aileler Platformu’nun mücadelesinde kadınları hep en önde ve çok kararlı görüyoruz. Kadınların bu mücadeledeki özgün rolü nedir? Bu dayanışma süreci sizleri nasıl dönüştürdü?

Adalet Peşinde Aileler Platformu’nun mutfağında kadınların bu kadar görünür ve kararlı olmasının nedeni bir “tercih” değil; yaşadığımız kaybın bizi ittiği yerdir. Anneler, kız kardeşler, eşler; kayıplarının ardından birer hukuk takipçisine dönüştü çünkü başka türlü bu davaların sahipsiz kalacağını gördük. Savcılıklarda, mahkeme salonlarında, bilirkişi raporlarında adalet aramak bizim için teknik bir uğraş değil; bize yaşatılanların hesabını sormaktı. Unutulmasına, geçiştirilmesine, kader denilmesine razı gelmedik. Kadınların bu mücadeledeki özgün rolü, sürekliliği sağlamaları oldu. Davalar uzadığında da, kamuoyu ilgisi azaldığında da, gündem değiştiğinde de geri çekilmediler. Çünkü bu mücadele, bizim için sadece bir dava değil; kaybettiklerimizin hayatına sahip çıkmanın bir yolu.

Dayanışma süreci bizi dönüştürdü. Yalnız kendi acımızı değil, başkasının acısını da taşımayı öğrendik. Platform, zamanla bir örgütlenmeden çok, birbirini ayakta tutan bir alan hâline geldi. Bu dayanışma sürecinde, kayıpla baş etmenin tek başına mümkün olmadığını, yan yana durmadan ayakta kalınamadığını gördük. Herkes kendi acısıyla geldi ama zamanla birbirinin yükünü de taşımaya başladı. Birlikte oldukça adalet arayışının sadece mahkeme salonlarında değil; bekleme hâlinde, takipte, ısrarda sürdüğünü öğrendik. Dosyalar uzadığında, duruşmalar ertelendiğinde, “Bugün de olmadı,” denilen anlarda birbirimize tutunduk. Kısacası süreç, bizi kolektif gücün ne kadar önemli olduğu bir yere götürdü.

Bu davalardan çıkacak kararlar sadece 6 Şubat depreminde kaybettiklerimiz için değil, Türkiye’nin gelecekteki güvenliği için de bir emsal teşkil ediyor. Bu davalarda gerçek suçluların cezalandırılmaması, potansiyel deprem suçlularına davetiye çıkarmak demek mi? Politik sorumlulara bu konuda ne söylemek istersiniz?

Bu davalardan çıkacak kararlar yalnızca 6 Şubat’ta kaybettiklerimiz için değil, bu ülkede yaşayan herkesin geleceği için belirleyici. Gerçek suçluların cezalandırılmaması, açıkça şunu söyler: “Aynı ihmalleri yapabilirsiniz, bedeli yok.” Bu da potansiyel deprem suçlularına davetiye çıkarmak demektir. Cezasızlık, sadece geçmişte işlenmiş bir suçu örtmez; gelecekte işlenecek suçların da zeminini hazırlar. Politik sorumlulara söyleyeceğimiz çok net: Adalet ertelendiğinde, felaket tekrar eden bir zincire dönüşür; bizim ülkemiz gibi. Güvenli kentler, ancak hesap veren bir sistemle mümkündür. Aksi hâlde her yeni deprem, yeni bir toplu ihmal ve yeni bir toplu ölüm anlamına gelir.

Bizim açımızdan bu davalar yalnızca geçmişin hesabı değil; gelecekte benzer felaketlerin yaşanmaması için verilmiş bir hukuk ve vicdan mücadelesidir. Bu nedenle deprem adaleti, infaz düzenlemelerine sıkıştırılamaz; bütün sorumluları kapsayan, insan haklarına dayalı ve hesap verebilir bir yargılama pratiğiyle mümkün olabilir. Bu ülkede afet yasasının yürürlüğe girmesi ile, bir afet hukukunun olması ile ancak gelecek depremler için adaleti oluşturabiliriz. Topluma da afet kültürünün kazandırılması gereklidir.

6 Şubat’ın 4. yılına girerken Ekmek ve Gül okuru olan kadınlara, işçilere, gençlere nasıl bir çağrıda bulunursunuz? Adalet arayışınızda 'yalnız kalmamak' sizin için neden bu kadar kritik?

Bu mücadele yalnızca depremde yakınlarını kaybeden ailelerin mücadelesi değil; yaşamak isteyen herkesin mücadelesidir. Adalet arayışında “yalnız kalmamak” bizim için hayati; çünkü yalnızlık hem yasın hem de adaletsizliğin en büyük müttefikidir. Yan yana geldiğimizde sesimiz çoğalıyor, görünür oluyoruz. Dayanışma; birlikte hatırlamak, birlikte sormak ve birlikte hesap sormaktır. Biliyoruz ki, biz yalnız kalmadıkça bu ülkenin geleceği de sahipsiz kalmayacak. Adalet, ancak birlikte yürüdüğümüzde mümkün. Bunu birlikte mümkün kılalım istiyoruz.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden