1 Mayıs’a giderken kadın işçiler: Mücadele ve güvenin yeniden inşasını meydanlara yansıtalım
1 Mayıs yaklaşırken Esenyalı’da bir araya geldiğimiz çeşitli iş kollarından kadın işçiler, yaşadıkları somut koşulların büyük bir “güvensizlik” ortaya çıkardığını ifade ediyor.

Geçtiğimiz 1 Mayıs’tan bu yana ülkede ve dünyada sermayedarların emekçi yığınları ve işçi sınıfının önemli bir bölümünü kapsayan kadınların başına ördüğü çoraplar bir yandan sefaleti derinleştirirken bir yandan Türkiye’de iki yönlü bir tartışmayı da ortaya serdi. Birincisi umutsuzluğun derinleştiği, “Ne yapsak olmuyor” cümlesini kuranların yaygınlığı ve ikinci ise Digel Tekstil, Şık Makas, Tapeten Mensucat, Smart Solar, TKIS Blinds’da yaşadığımız deneyimler gibi mücadelenin ve dönüştürmenin öznesi olma isteği ve somut adımlarıdır.

Her iki yön de sürpriz değil. Mehmet Şimşek programının başladığı günden bu yana kemer sıkma politikalarının en bariz kurbanı kadınlar oldu. Çünkü iktidarın “aile 10 yılı” politikalarıyla Şimşek’in OVP’si paralel bir şekilde ilerlemeye başladı. Yoksulluk ve daha fazla sömürü için sunulan programlar, kadınları günden güne şiddet dolu evlere, iş yerlerine mahkum etti. İstatistiklere bakalım.

Yoksulluk ve yaşam koşulları istatistiklerine göre yaş gruplarına göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olanların oranına bakıldığında, 2025 yılında toplam nüfusun yüzde 27.9’unun risk altında olduğu, bu oranın kadınlarda yüzde 30.1 iken erkeklerde yüzde 25.6 olduğu görüldü. Kadınların daha derinden yaşadığı yoksulluk verilerle sabit.

Ancak iktidarın aile yılı ve Şimşek OVP’si kadınlara iki temel şey daha “sundu”: Daha fazla yoksullaşma ve esnek, güvencesiz çalışma.

Aile Bakanlığının 2026 bütçesinin yüzde 4’ünden fazlasının “Ailenin korunması”na harcanacağını gösterirken kadınları, çocukları kapsayan programların bütçeden payı azaldı. Bakanlık bütçesine göre, sosyal yardımlardan “yararlanıcı”ların sayısı azaltılacak. Bu Bakanlık için yeni bir adım değil; 2023 yılında hükümetin orta vadeli programında ve kamusal hizmetlere yönelik “tasarruf tedbirleri” adı altında yapılan kesintiler ile paralel ilerliyor. Çocuk, yaşlı, engelli ve eşi vefat eden kadınların sosyal yardımları büyük oranda kesiliyor, aile planlamaları kapsamında evlilik kredilerine, vakıflara akıtılıyor. Örneğin özellikle kız çocuklarının eğitimi için ayrılan şartlı nakit transferlerinde yaklaşık 1 milyon çocuğun 117 lira tutarındaki sosyal yardımı kesilecek.

5 kadından yalnızca 1’i kayıtlı işlerde

Bir diğer yan, kadınların yoksullaştıkça yoksullaştığı tabloda yaşamak için esnek ve güvencesiz işlere mahkum edilmesi.

DİSK-AR, TÜİK verilerinden hareketle hazırladığı 2025 yılı “geniş tanımlı işsizlik raporu”na göre çalışma çağındaki 33.6 milyon kadının sadece 6.6 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı istihdamda yer almaktadır. Kadınlarda resmi istihdam oranı yüzde 31.1 olarak belirtilse de, KATİ oranı yüzde 19.8’de kaldı. Buna göre, her 5 kadından yalnızca 1’i kayıtlı ve tam zamanlı bir işte çalışabiliyor.

Bunun bir yanı iktidarın çeşitli geçici iş programlarıyla tazminat ve sigorta hakkını gasbeden bir döngü yaratması. Son iki yılda 1 milyon 250’den fazla kadın Aile Bakanlığının İŞ-Pozitif gibi programlarına dahil edilerek patronun “kullan-at” döngüsüne mahkum edildi.

Kadınlarda sendikalaşma oranı yüzde 7

İşsizlik ve işten atmalar da bu süreçte derinleşen sorunlar haline geldi. Kadınlarda geniş tanımlı işsizlik yüzde 39.1. Yani 12 milyon 89 bin kadın işsiz. İş arama döngüsünden yılmış kadınlar, sindirilmeye ve örgütlülükten daha uzak hale de geliyor.

Genel-İş Sendikasının 2026 martta yayımladığı raporda her 10 kadın işçiden yalnızca 1’inin sendikalı olduğu bilgisi yer alıyor. Yani gerçek kadın sendikalaşma oranı yüzde 7.

Kadın işçiler: İktidara güvenemiyoruz, birbirimize de

Bu tabloya karşı mücadele birçok yönüyle devam etse de memleketin dört bir yanında sohbet etme fırsatımız olan kadınlar, “Bu sene henüz 1 Mayıs ruhunu yaşayamıyoruz” diyor. Bir yandan memlekette yaşananlardan kadınlar derinden etkilemiş, öte yandan harekete geçecek alan bulamadığını ifade ediyor.

1 Mayıs’a giderken Esenyalı’da metal, tekstil, hizmet iş kolu gibi çeşitli iş yerlerinde çalışan kadın işçilerle bir araya geldik. Yukarıdaki tabloya rağmen 1 Mayıs ve mücadele olanakları tartıştığımız kadınların odak noktası “güven”di. İki yönlü bir tartışma olduğunu ifade edebiliriz. Birincisi iktidarın adım adım ördüğü ve bugün şekillenen Türkiye’de eğitimden sağlığa, yargıdan devlete duyulan güvensizlik. İkinci ise “birbirine” karşı hissedilen güvensizlik.

Bu iki his birbirinden ayrıksı dursa da, bir o kadar birbirine bağlı. En temel tartışmalardan biri son günlerde okullarda yaşanan facialar.

“Korku ve endişe içindeyiz. Pendik’teki velilerin telefonlarına ‘Çocuklarınızı okula göndermeyin bir ekip saldırı planlıyor’ gibi mesajlar geliyor. Kendimiz ve çocuklarımız güvende değil. Kapının önüne silahlı adam yığsalar ne fayda” diyor işçilerden biri.

23 Nisan’da çocukların gösterilerine dair ciddi endişeler var. İşçiler bir yandan çocukları kutlamaya göndermeye çekiniyor. Aslında iktidarın çocuk ve eğitim politikaları doğrultusunda Yusuf Tekin’in adım adım ördüğü bir karanlığın sonucunu yaşıyoruz.

Çocuklarda uyuşturucu, çeteleşme, depresyon, intihara sürüklenme ve kolay yoldan para kazanma eğilimi; Pendik’te kadın işçilerin yıllardır mahallede hissettiği güvensizlik ancak bu sefer başka türlü de kendini gösteriyor.

‘Eski kocamın 10 silahı vardı’

Öte yandan bu meseleyi tartışırken dikkat çeken bir diyalog da kadın işçilerin kendi yaşamına sirayet etmesiydi.

“Şimdi Maraş’taki çocuğun psikolojisi ve ailesi tartışılıyor. Çocuğun videoları magazinsel bir ortam yaratıyor. Ancak kimse de ‘O kadar silahın o evde ne işi vardı?’ diye sormuyor. Çünkü normal. Şiddet gördüğüm eski eşim polis memuru bile değil, mali müşavirdi ve evde 10 silah tutuyordu. Neden bu silahları tutuyordu, eve getirmemesi için türlü oyunlar çevirirdim. Ancak şiddet ve şiddetli geçimsizlik nedeni ile boşanma sürecinde bu silahlar ben ve çocuklar için de ciddi tehdide dönüştü. Can korkusuyla gittiğim karakollar ‘Silahların ruhsatı var’ diyerek beni öylece eve gönderdiler. Çocuklarımla çok sevdiğimiz şehrimizi terk etmek zorunda kaldık. Kaçıp, yaşayabilmek için” diyor işçi kadınlardan biri. İktidara ve onun mekanizmalarına güvensizlik işte tam bu somut tecrübelerden ortaya çıkıyor.

İşçi kadınlar özellikle son yıllarda yoksulluk ve yargıya güvenmemeleri sebebi ile türlü şiddetle boyun eğmek zorunda kaldıklarını anlatıyor. Kadınların, özellikle işçi kadınlar arasından psikolojik sorunlar çok daha görünür olduğuna dair gözlemleri var. Yaygın antidepresan kullanımı işçiler arasında çok doğal bir yere evrilmiş vaziyette.

İşsiz kalma en büyük korku ve baskı

 İkinci tartışma konumuz olan “birbirine” güvenmeme ise işçilerin de deyimi ile iktidarın adım adım ördüğü bir gerçek. “Fabrikamızda sürekli işten çıkarmalar oluyor, kimse işsiz kalmak istemiyor. Çünkü konuşanı kapının önüne koyuyorlar. Hele kadınsan ve yaşın 40 üstü ise başka yerde iş bulman da imkansız” diyor işçi kadınlardan biri. İstatistikler de bize işsizlik ve güvencesiz çalışmanın en büyük sorun olduğunu gösteriyordu.

İşçi kadınlar özellikle 1 Mayıslarda zorunlu mesai veya yaşam koşullarından dolayı mesaiye kalmanın da zorunluluktan olduğunu ifade ediyor. 1 Mayıs’a gidenler de birbirinden saklamayı tercih edebiliyor. “Diğeri bilirse beni mimlerler” yaklaşımı mevcut.

Tartışmanın en önemli noktalarından biri ise örgütlülük ve sendikalara güvensizleşmenin işçilerin de birbirine güvenini kırmasına neden olması tespitiydi.

Deri işçilerinin görkemli 1 Mayıs’ından Adapazarı tatiline

Uzun yıllardır deri fabrikalarında çalışan işçi bir kadın, ’90’lardaki görkemli 1 Mayısları, deri işçilerinin patronların “İşe geleceksiniz” baskılarına rağmen nasıl kitlesel örgütlenip alanda bulunduklarını anlatıyor: “Kamyonlara doluşup giderdik, 1 Mayıs o dönem tatil değildi ama sendika ve işçi el ele 1 Mayıs’ı mücadele ve alanda kalma günü olarak örgütlenirdi. İşten atma tehlikesi vardı ancak sendika orada işçinin arkasında duruyordu. Şimdi 1 Mayıs’a iki hafta kaldı ama tek bir bildiri, 1 Mayıs nerede, nasıl kutlanacak çağrısı bizlere ulaşmadı. İş arkadaşlarım çoktan Adapazarı tatil planı yaptı bile. Bir yandan sendika örgütlemiyor öte yandan işçi, sendika harekete geçsin diye zorlamıyor.”

Sendikalara güvensizlik ve soru işareti

Sendikaya güvensizlik bir yandan da kadın işçilerin zaman içinde tecrübelerinden doğan bir şey. Tekstil fabrika işçisi kadın, sağ gözünü iş kazasında kaybettiğini ve iş yeri sendikalı olmasına rağmen tek bir kuruş alamadığını anlatıyor: “Patrona çalışan sendikalar o kadar arttı ki o yüzden güvenemiyoruz. Çünkü işten çıkarmalar sürecinde de sendikanın fikri alınarak bu işten çıkarmalar yaşanıyor. Yağcı olmayan, sorgulayan işçi işten çıkarılıyor. Ben sağ gözümü kaybettim ama sendika benim yanımda değil patronun tarafında oldu.”

Kadın işçiler, bir yandan işten çıkarmaların ilk hedefi kadınlar olduğu için sendikalı veya örgütlenmeden uzak durduklarını ifade ediyorlar. Evdeki baskı da bunun tuzu biberi oluyor. Kadınlar eş, aile baskısının “Ne işin var, senin çoluğun çocuğun var” söylemi ile hak gasbının derinleştiğini ifade ediyor.

Böylesi bir tabloda kadınlar aynı zamanda güven tesisinde de zorlanıyor. Çünkü patron değil işçinin yanında olan sendikacılar tutuklanıyor. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutukluluğu bunun en bariz örneği. Antep’te, Urfa’da ve bugün örneğini gördüğümüz Şık Makas’ta kadınlar gerçek sınıf sendikacılığının, en güvenli alanın mücadele olduğunun farkında.

Adım adım inşa edilen güven: TKIS Blinds örneği

Bu tabloda TKIS Blinds işçisi bir kadın fabrikadaki örgütlenme sürecinden bahsederek adım adım mücadele, güven inşası ve örgütlenmenin örneğini ortaya koyuyor. Yoğunluklu kadın işçilerin çalıştığı TKIS’de iki kadının “Sendika olur mu olmaz mı?” sorusuyla başlattığı, örgütlenme sürecini beraberinde getirmiş. Tek tek kadınlarla toplantılar, “Ya bahsettiğin kişiye asla güven olmaz” dedikleri işçi kadının daha sonra mücadelede ön saflarda yer alıp direnç göstermesi ile birleşen şaşkınlık ve sevinç... Sendikal yetkinin alınması ve bu kazanıma kadar işten çıkarılan işçilerin grev çadırında hiçbir geri adım atmadan mücadele etmesi, yukarıda tartıştığımız tüm o karamsarlığın içinde somut ve gerçek bir hikaye. Emek isteyen ama kazanımları da olan bir süreç.

Bu hikayenin ardından 1 Mayıs’a kitlesel katılım ve sendikaları harekete geçirmek üzere bugün mevzilenmek kadınların bir o kadar da farkında olduğu bir nokta. Bütün engellere rağmen bugün hâlâ işçiler insanca yaşam için 1 Mayıs’ı sendikalara ve birbirine tekrar güvenme alanı olarak inşa etmeyi istiyor.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden