Bursa’da bir pazar günü… Kimimizin yoğun bir hafta sonrası tek izin günü, kimimiz akşam vardiyasına yetişecek. Evde rutin işler ve yarına çocukların okul hazırlığı bekliyor. Hiçbirimizin rahat bir hayatı olmamış; bulunduğumuz yere türlü çeşit zorluklara göğüs gererek gelmişiz.
Umutlu ya da mutlu değiliz. Ne memlekette ne dünyada koşulların dünden daha iyi olmadığını görüyoruz, biliyoruz, her gün yaşıyoruz. Peki buluşup birbirimize neler anlatıyoruz? Dünya olmuş dertlerimizi, bir türlü bitmeyen yoksulluğumuzu… Öldürülen kadınlara ve çocuklara içimizin nasıl yandığını ve öfkemizi... Nasıl oluyor da sorumlular bu insanları korumuyorlar? Yaşatmak istiyorlar mı ki? Önemli mi onlar için hayatımız? Yoksa hepimiz birer sayı mıyız? İnsan olmak sayı olmak değil biliyoruz! İplik iplik dokuduğumuz yaşamlarımızdan biliyoruz bunu; sevdiklerimize bir şey olacak korkumuzdan biliyoruz. Fabrikalarda yaşanan iş kazalarını konuştukça midemiz bulanıyor, dehşete düşüyoruz ve dişlerimizi sıkıyoruz. Razı mı geliyoruz?
Vakit yettiğince ve dilimiz döndüğünce birbirimizle ve Sevda Karaca’yla paylaşıyoruz bunları. Karaca, Türkiye’nin ve dünyanın pek çok yerindeki işçilerin çalışma koşullarının birbirine ne kadar benzediğini anlatıyor. Aslında hepimiz biliyoruz. Değişimi istediğimizi ama yıllardır mücadele etmemize rağmen neden her şeyin kötüleştiğini sorguluyoruz. Sahi, neden mücadele ediyoruz? Bize reva görülene sesimizi hiç çıkarmasak: evlerimizde, mahallerimizde, iş yerlerimizde, okullarımızda, üniversitelerimizde...
Bir felaket senaryosu kurguluyoruz: Dünyanın her yerinde aynı çalışma koşullarının karşılığında yalnızca yemekhanede yemek hakkımız olduğunu varsayıyoruz. “İlkel bile değil, vahşi” olan yaşam koşullarımız bugün daha vahşi olsaydı ve hiç kimse ses çıkarmasaydı patronlardan biri şunu sorar mıydı diye düşünüyoruz: "Bir insan karın tokluğuna çalışır mı?" Böyle olacağını sanmıyoruz.
Bu soruları elbette bugünkü halimize şükretmek ya da bizlere elini uzatacak birini beklemek için değil; kazanılmış hakların işçi ve emekçilerin mücadeleleri sonucu elde edildiğini, ısrar ve inadımızdan vazgeçersek neler olabileceğini kavramak için sorduk. Belli günlerde bir araya gelmemizin neden önemli olduğunu ve aslında yaşamın her anında neden mücadele ettiğimizi, etmek zorunda bırakıldığımızı hatırlamak için bir karşılaştırma yaptık. Geçmişe tutulmuş bu projeksiyon işçi sınıfı tarihinde kazanımları görmek içindi. Işığı geleceğe çevirdiğimizde yarını birlikte kurmak için birbirimize güvenmek zorunda olduğumuzu fark ettik. Bireylerden kaynaklanıyor gibi gösterilen sorunların üstesinden nasıl gelebileceğimizi tartıştık. "Bir eksik bir fazla hepimiz sömürülüyorsak birbirimizle mi olmalı kavgamız sahiden" diye sorduk. Bursa’da neler yapabileceğimizi konuştuk, tartıştık.
Anlıyoruz ki bize reva görülen üç kuruşa razı geldikçe karın tokluğuna yaşayıp gitmemizin saraylarda zevk içinde yaşayanlar için bir önemi yok. Biz onlar için sadece sayılarız. Hiçbir şeyden korkmuyorlar mı? Korkuyorlar elbette! Çoğunlukta olan bu açlığın "biz artık sömürülerek yaşamayacağız" diyerek hareket etmesi, birlikte ve belli bir amaç için hareket etmesi onların en büyük kabusu. Biz, ya her gün kabus gibi yaşadığımız hayatlarımıza devam edeceğiz ya da onların kabusu gerçek olacak!
Öyleyse tekrar soralım: Neden birlikteyiz ya da birlikte hareket etmek zorundayız?
Kazanılmış olanları kaybetmemek ve hakkımız olanları almak için!
Kolaj: Ekmek ve Gül
İlgili haberler
'1 Mayıs'ta çalışmak zoruma gidiyor'
'O coşkulu alandan çıkıp koştura koştura çalışmaya fabrikaya gittim. Çünkü hangi bölümler gelecek diye güvenliğe liste asılmıştı...'
1 Mayıs: Tatil değil, mücadele günü
‘Bugün taleplerimiz dinlensin, kadınlar olarak biz de varız diyorsak haklarımız için hep beraber savaşmaktan öte yol yok.’
Aynı ‘performansı’ 1 Mayıs’ta da bekliyoruz
Hükümet, patronlar, medya…8 Mart’ta hepsi eşitlikçi oldu. Gerçek olan emeği sömürülen, bedeni kuşatılan kadınların mücadeleyi sokaklara taşıdığı 8 Mart’tı. Şimdi aynı performansla 1 Mayıs’ta görüşelim
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























